Ali Bulaç
Giriş Tarihi : 11-02-2020 21:16   Güncelleme : 14-03-2020 22:45

Ali Bulaç Yazdı: Deprem Üzerine Bir Tez

“Hiç bir şehir (ve halkı) yok ki kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma uğratacağız veya şiddetli bir azabla azablandıracağız. Bu (muhakkak) o Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır.”

Ali Bulaç Yazdı: Deprem Üzerine Bir Tez

Deprem salt bir tabiat olayı mıdır?

Depremle ilgili ana tez şu: Deprem (kara veya deniz) coğrafi bir bölgede bulunmakta olan fay hattının kırılmasıyla meydana gelmektedir. Kırılmanın meydana geldiği merkez üssü üzerinde veya ona yakın olan yerleşim birimlerinde belli bir sarsıntı meydana gelmekte, bu sarsıntının şiddet derecesi veya aletsel büyüklüğüne göre yerleşim birimleri hasar görmekte, yani binalar yıkılmakta, insanlar ölmekte veya yaralanmaktadır. Jeoloji ve sismoloji bilimleri açısından olayın özeti bu olmakla beraber, tabii ki deprem olayı bundan ibaret değildir.

Buraya kadar modern bilimin öne sürdükleri ve muhtemelen bilimsel araştırmalar ile teknolojik imkanların gelişmesiyle ileride daha da iyi şekillenecek “depreme ilişkin açıklama modelleri” bakımından herhangi bir mesele yok. Ancak bilime ait bu bilgilerin, bize sadece tabiatta, yerin derin tabakalarında meydana gelen jeolojik bir olay hakkında bilgiler vermekten yani deprem olayının “nasıl” vuku bulduğuna ilişkin açıklamalar sunmaktan ibaret olduğunu unutmamak lazım. Varlık görüşü pozitivist veya materyalist olan insanlar, depremin sadece bir tabiat olayı olduğunu, açıklanabileceğini, fay hattının bir yerde bulunması, burada biriken enerjinin ortaya çıkması, vuku bulan kırılma ile meydana gelen ağır veya hafif hasarın “başkaca faktörlerle ilişkilendirilmesi”nin metafizik veya teolojik zamanlara ait insanların ilkel varlık görüşlerinden kalma olduğunu düşünürler.

Deprem olayının bugünkü bilimsel açıklaması bizim de tezimizin birinci ayağını teşkil eder. Bu modeller bilgilerimiz arttıkça doğrulanibilir de, yanlışlanabilir de. Binaenaleyh inanmış olsun olmasın, bu konuda çalışma yapan herkesin çabasından yararlanmak hem mümkün hem gereklidir. Ancak olay burada bitmiyor. Tezimizin ikinci ve üçüncü ayağına sıra gelince, depremi  dünyanın jeolojik evreninde başlayıp orada biten salt dünyevi (seküler: pozitivist ve materyalist) bir tabiat olayına indirgeyenlerle çok ciddi sorunlar ortaya çıkıyor. Bu sorunlar doğrudan varlık tasavvuruyla ilgilidir ve paradigmatiktirler. Şöyle ki:

Depremle birlikte her türlü tabiat olayının dünyanın maddi sınırları ve şartları içinde başlayıp orada bittiğini iddia etmek, tabiatın tamamen objektif ve bütünüyle özerk (kendi başına var ve bağımsız) olduğunu farzetmenin bir sonucudur. Biz ise maddi tabiatın büyük bir bütünün parçası olduğunu; gözlem ve deney alanı olan objeler dünyasının (Alemu’ş-şehade/mülk) onda içkin ve onu aşkın bir başka varlık düzeyleriyle (Alemu’l-ğayb/melekut) mutlak anlamda ilişkili olduğunu düşünürüz. Bu bizim alem tasavurumuzla ilgili temel kabullerden biridir. Maddi tabiattaki fiziki olaylar kuşkusuz objektif kurallara göre işlemektedirler; bu Allah’ın sünneti (Adetullah)tir. Ama bazı tarihsel kırılmalarda bu objektif kurallar işlemeyebilir; sözgelimi bazan ateş yakmaz, su boğmaz olur. Bizim varlık düzeyimizle ilgili her türden yasa objektiftir ve bu varlık düzeyinde vuku bulduğu sürece değişmez; ama bazan bir başka varlık düzeyinin etkisiyle geçici olarak yasalar değişir. O halde tabiattaki objektiflik mutlak değildir. Eğer tabiat mutlak anlamda objektif ve otonom olsaydı -yasalara göre işlese dahi- hiçbir şekilde ve nihai anlamda "Allah'ın mülkü" olamazdı, hakiki ve mutlak uluhiyetten söz edilemezdi ve Allah varlık üzerinde dilediği şekilde herhangi bir tasarrufta bulunamazdı. Bu da bizi Allah'ın tabiatı yaratmadığı; ya da yaratıp kendi başına bıraktığı, varlıkla ilgilenmediği, unuttuğu; veya kendisinin yaratmadığı tabiatı zorla temellük etmeye kalkıştığı gibi paradoksal ve muhal sonuçlara götürürdü.

Varlık dünyasının veya maddi tabiatın kendi başına var ve özerk olmadığı hususu, bizzat belli yasalara göre meydana gelen tabiat olaylarından da anlaşılabilmektedir, bu gözlemlenebilir apaçık bir gerçekliktir. Allah, Aristo’nun ve Newton’un farzettiğinin aksine yarattığı evreni bir kereleğine kurup da elini ondan çekmiş değildir. Hem onun maddi (kozmik, ekolojik vd.) yasalarını vaz’etmekte, hem de bu (görece objektif) yasalar çerçevesinde işlemesini sağlamaktadır. Ayrıca “Göklerde ve yerde olan ne varsa O’ndan ister. O her gün bir iş ve durumdadır” (55/Rahman, 29).

 "Her gün bir iş ve durum"da olan Allah, demek ki tabiata müdahildir ve dahli her an yeni ve hep süren yaratmalarla sürüp gitmektedir. İbn Arabi'nin benzetmesiyle, Allah ve yaratma ilişkisi, kalem ve kağıt üzerinde yazı yazma ilişkisi gibidir. Kalem sürekli yazmaktadır. Kalem yazdıkça varlık alemi "süren yaratma eylemi"yle varoluşuna devam ediyor. "Var olmak" yaratmasız "olmak" demek değildir; aksine yaratma ile varoluşa çıkmak ve varolmayı sürdürebilmektir. Alemin yaratıcısı Allah, varoluşunun devamını sağlayan Allah'ın nuru'dur. Allah'n nuru aynı zamanda hayatın kaynağıdır.

O zaman kendimize şunu sorarız: Belli bir süre (ecel) ve belli bir amaçla yarattığı mülküne olan ilgisinin bir sonucu olarak peygamberler ve kitaplar aracılığıyla insana seslenen Allah, varlığa müdahele etmez mi? Cebaril, Mikail, İsrafil, Azrail ve diğer melekler, bazı modernist müfessirlerimizin zannettiği gibi -haşa- “kör birer tabiat kuvveti” olmadıklarına göre, hangi iş ve nesne konusunda hangi emri almışlarsa harfiyyen onu yerine getirmektedirler. Binaenaleyh Allah tarihe ve hayata müdahil olduğu gibi tabiata da müdahildir. Ve Allah’ın tarihe ve hayata müdahalesi, bazan tabiat dolayımında olmaktadır. Bu bizi deprem gibi (fırtına, kasırga, çığ, göçük, sel baskını, toprak kayması vd.) büyük tabiat olaylarının ilahi bilgi, takdir ve iradeden habersiz ve bağımsız meydana gelmedikleri, yani Allah’a rağmen ve kendi kendilerine vuku bulmadıkları sonucuna götürür. Bu da bizim tezimizin üçüncü ayağına işaret etmektedir.

Deprem bize verilmiş bir cevap mı?

Bunlardan sonra şimdi şu sualin cevabını aramaya sıra gelmiştir:

Allah, asla insanlara zulmetmediğine ve onların kötülüğünü istemediğine, yani onları he rtürlü bozgunculuk (fesad), sosyal karışıklık ve kışkırtıcılık (fitne)tan; ahlaki bozulmadan (yalan, rüşvet, usulsüzlük, kamu kaynaklarını yağmalama); zina, fuhuş, alkol tüketimi, cinsel sapkınlıklar, medyanın cinselliği kitlesel tüketime sunmasından; adaletsizlik ve zorbalıktan (baskıcı siyasi rejimler) menettiğine; hatta tam aksine iyiliği, güzelliği, doğruluğu, adaleti; yoksulları ve güçsüzleri korumayı; haksızlığı ve hukuk ihlallerine karşı direnmeyi; inanca, temel hak ve özgürlüklere saygıyı; bir arada ve farklılıkları koruyarak barış içinde ve “hayırlarda yarışarak” yaşamayı; karşılıklı sevgi ve müsamahayı; kısaca insanın kendiyle, ötekiyle, tabiatla ve Yaratıcı ile barışık olmayı önerip emrettiğine göre, acaba daha manevi bir bakış açısından bizim varoluşa katılma biçimlerimiz; ideolojilerimiz, politik, sosyal ve ekonomik sistemlerimiz; hayat tarzımız, eylemlerimiz, yani kısaca “amellerimiz ile deprem arasında bir ilişki” yok mu? Evlerin, şehirlerin, ülkelerin sahipleri ve gözetleyicileri var da, bu namütenahi güzellikler ve nimetlerle donatılmış tabiat, kainat sahipsiz mi? Varsa eğer, kendi mülkünün nasıl kullanıldığına bakmaz mı?

Bizim varoluşa katılma biçimimizin esası tabiatın yerine ikame edilemez kaynaklarını tüketmekse; kamçılanmış ihtiraslarımızın, güç, iktidar ve refah tutkularımızın tatmini için sosyo-politik sistemimizi ve hatta uygarlığımızı habire yerin altındaki petrol, doğalgaz, kömür ve diğer madenleri yağmalama esasına dayandırmışsak, acaba biz kendi ellerimizle yerin altını boşaltıp birtakım kütlelerin yer değiştirmesine, bir jeolojik bölgeyi bir başka bölgenin sıkıştırmasına (mesela Arabistan yarım adasının Anadolu’yu sıkıştırması gibi) sebep olmuyor muyuz? Kendi altımızı kendimiz oymuyor muyuz? Sel baskınları ve hızı saatte 250 km’ye varan kasırgalar (örneğin Floyd) ve tayfunlar iklim değişikliğinin bir sonucudur. Bunun da insanın tabiata sorumsuzca müdahale etmesinden ve tabii hayatı hızla yok etmesinden kaynaklandığını artık herkes biliyor. Yani “karada ve denizde (dolayısıyla havada) jeolojik ve ekolojik düzen değişikliği demek olan fesadı”  (30/Rum, 41) biz çıkarmıyor muyuz? Akılsızca ve sorumsuzca işler yaparken, onların acı verici sonuçlarıyla karşılaştığımızda nasıl cahilce “Tanrı’ya meydan okuyoruz” veya “bu sadece açıklanabilen bir tabiat olayıdır” deyip geçiştirebiliyoruz? Ya da bizim hiç kusurumuz ve akılsızlığımız  (fay hattı üzerinde şehirler kurmak) ve suçumuz (inşaat malzemesinden çalmak, irtifa hakkı 4 kat olan bir zemin üzerinde 7-8 kat çıkmak) yokmuş gibi bütün sorumluluğu Allah’a yükleyip “bu takdir-i ilahidir” diyebiliyoruz?

Kur’an-ı Kerim’in 7. suresinin (A’raf) 4. ayeti şudur: “Biz nice şehirleri (veya halkı) helake (yıkıma) uğrattık. Geceleri uyurlarken, ya da gündüzün dinlenirlerken zorlu azabımız onlara (birden) geliverdi.”

Allah, niçin durup dururken, yani suç ve ağır kusurları yokken, nice şehirleri ve orada yaşayan insanları gece veya gündüz apansız bir azabla (deprem, sel felaketi, göçük, kasırga, tayfun,  vs. ile) yakalayıversin? Yoksa onlara yapıp-ettiklerinin bir karşılığı olarak tabiat dolayımında bir cevap mı veriyor? Allah, asla insanlara zulmetmediğine, onlara haksız ceza vermediğine göre (10/Yunus, 44), insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar ve fakat çoğu zaman bunun bilincinde olmuyorlar.

Aynı surenin devamı (7/5). ayet tam da bir deprem anında uyanık bir bilince sahip kalabilmiş insanların acılı itiraflarını dile getirir: “Zorlu azabımız onlara gelince yakarabildikleri (tek şey) ‘-Biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka olmadı.” (A’raf/ 7,5)

Bundan Hurufi bir sonuç mu çıkıyor, yoksa bütün varoluşa katılma biçimimizi ve yaşama tarzımızı bir daha gözden geçirmemizi gerektiren bir tetabuk mu var, bu sorunun cevabına döneceğiz.

Şimdi zihnimizi meşgul eden şey, depremde diğerleri gibi Müslümanlar’ın da hasar görmesi ve hayatlarını kaybetmiş olmasıdır.      

Müslümanlar da depremde ölür

Depremi, “Allah’ın laik kesimlere fikri ve siyasi tutumları ve Müslümanlara reva gördükleri zulüm dolayısıyla verdiği bir ceza” olarak görmek mümkün mü?  Eğer mümkünse, bu açıklama çerçevesini zayıf kılan önemli bir husus var ki, o da, depremde hayatını kaybeden onbinlerce insan arasında çok sayıda namazlı niyazlı insanın da bulunmuş olmasıdır. En başta Gölcük ve Adapazarı olmak üzere depremin yerle bir ettiği bazı belediyelerin başkanları FP’lidir. Şimdi haklı olarak bazıları çıkar ve der ki, “İyi de kardeşim bu insanlar niye öldü?” Prof. Bedri Gencer, Elazığ depreminden "ahlaki yozlaşma"ları sorumlu tuttu. Ama Elazığ-Sivrice ülkenin en mazbut ilçelerinden biridir. İstanbul'da yaşanan bir ahlaksızlıktan neden Sivriceliler ilahi cezaya uğradılar?

Hadisler’de “Kıyametin sadece kötü (şerir) insanlar üzerine kopacağı” (Müslim, Fiten, 131) belirtilir. Yani iyi insan kalmayacak ve artık yeryüzünün her tarafında bozgunculuk yapan insanlar kıyamete maruz kalacaktır. Böyle bir zamanda -zamanın sonu zaman diliminde- yeryüzünde mü’min kalmışsa dahi, “Allah Yemen taraflarından ipekten daha yumuşak bir rüzgar gönderir ve kalbinde zerre miktarı iman olan herkesin ruhunu aldıktan sonra kıyameti koparır.” (Müslim, İman, 185) Bu durumda kıyamet olmayan, ama belki de kıyametin yaklaştığına işaret olan büyük tabiat olaylarının vuku bulması esnasında inkarcılar yanında Müslümanlar da bundan zarar görüyorlarsa, o zaman bu olayı başka şekilde yorumlamak gerekir.

Tarihi örneklerden biliyoruz ki,  Allah bazı kavimlere isyanları ve kötü eylemleri dolayısıyla “toplu ve şiddetli azablar” vermiştir; ancak Nübüvvet’in sona ermesi dolayısıyla artık Allah hiçbir kavme sadece onları cezalandırmak için toplu azab vermez: "Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah onları azablandıracak değildir. Ve onlar bağışlanma dilemektelerken de, Allah onları azablandıracak değildir." (8/Enfal, 33.)

Eğer bir azab söz konusuysa, bunun iki anlamı var: Birincisi insanların kendi yapıp ettikleri konusunda bir kere daha düşünmelerini sağlamak üzere azabın sadece bir “ikaz/uyarı” niteliğinde olması; ikincisi buna Müslümanlar’ın da dahil edilmiş olmasıdır. Bir bakıma “çevrimin sonu”na yaklaşıldığını gösteren evrelerde, yani zamanın “ikindi vakti (Vaktu'l asr)”ni yaşadığımız bu süreçte, “Allah-insan ve azab ilişkisi” eski zamanlardakinden farklı bir mahiyettedir. Yani geçmişte Allah bazı kavimlere azablar verirken, Nuh ve Lut kavminin başına gelenlerde olduğu gibi Allah, o topluluklar içinde iyi ve salih insanları ayırıyordu. (Bkz. 7/A’raf, 164-165) Şimdi ise Allah’ın tabiat dolayımında eğer bir ceza vermesi söz konusuysa bundan mü’minler de paylarını almaktadırlar. “Ve sizlerden yalnızca zulmedenlere isabet etmekle kalmayan bir fitne (felaket ve masibet)den korkup-sakının. Bilin ki, gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.” (8/Enfal, 25.)

Geçmişte Allah bazı kavimlere ceza verirken, bu ceza, onların sadece kuru kuruya inanıp inanmamalarıyla ilgili değildi; doğrudan onların varoluşa katılma biçimleri ve yaşama tarzlarıyla ilgiliydi:

Sebebi şu: Bir topluluk kendinde olanı değiştirmedikçe Allah da onlara nimet olarak verdiklerini değiştirmez. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı (sonucunda ortaya çıktığı) gibi. Onlar Rablerinin ayetlerini yalanladılar, biz de günahları dolayısıyla onları helak ettik.” (8/Enfal, 53-54.) Ülkenin en mazbut yörelerinden biri olan Elazığ veya Malatya'da çöken binalar altında mazbut insanlar da ölüyorsa, ilahi sünnete, tabiatın muhkem yasalarına meydan okuyup çürük zemin üzerinde çürük malzeme ile bina yapanların; çürük bina yapımına göz yuman kamu otoritesinin ve bu binalarda oturmayı göze alanların veya oturmak zorunda bırakanların tercih ve eylemlerinin karşılığı olmasın?

Aşırılaştırılmış tutkular, siyasi baskılar ve ahlaki çürümelerle hayat tarzları belli bir sınıra  gelip dayandığında, sanki ontolojik bir yasa hükmünü icre etmeye başlar ve bu suçlu ve günahkar (mücrim) kavimler Allah’ın azabına müstahak olurlardı. Bu azab da tıpkı bugünkü gibi baskınlar, kıtlık, depremler, kasırgalar, yerin altına göçmeler, tayfunlar vs. şeklinde vuku buluyordu. Bir gündönümü şeklindeki çevrimin ikindi vakti’ne (Asr) tekabül eden bu zaman sürecinde bütün yeryüzü gezegeni üzerinde yaşayan bizlerin varoluşa katılma biçimimiz ve artık küresel düzeyde yaygınlık kazanan yaşama tarzımız (Kur’an, buna gidiş tarzı anlamında “de’b” demektedir) bizi yakın ve uzak büyük ekolojik felaketlerle karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. Büyük bir cennet rüyasının gerçekleşeceği umulan 21. yüzyılın şimdiden felaketlerin peş peşe geleceği bir yüzyıl olacağı söylenmeye başlandı bile. O zaman dürüstçe kendimize şu suali de sorabiliriz:  Müslümanlar bu sürecin dışında mı yaşıyor?     

"Masum değiliz, hiç birimiz!"

 Hadisler’de sosyal, ahlaki ve ekolojik bozulma (fesad)ın yayılması veya bir tür kurumlaşması ile tabii afet ve felakteler arasında doğrudan ilişki kurulmuştur:  “İnsanların birbirini öldüren topluluklar haline gelmesi;  şiddet, baskı ve kitlesel ölüm olaylarının artması;  ve deprem yıllarının gelmesi.”

Cibril Hadisi’nde sözü edilen “Davar çobanlarının birbirleriyle yarışırcasına (yüksek) binalar yapması” (Müslim, İman,1) bir deprem olayının gerisinde yatan sosyal dinamiklere işaret ediyor.

Bir bakıma yerin derin tabakaları altında bulunan bir fay hattını o yerin üzerinde yaşayan insanların fikri, ahlaki ve siyasi tutum ve davranış biçimleri tetikliyor. Türkiye örneğine bakalım:  Müteahhitler bugün şehirleri kuruyorlar. Hakikaten düne kadar göçün başladığı 1960 ve 1950’lerden önce bunlar dağda bayırda keçi, koyun otlatıyordu. Müteahhitler hangi bilimsel verilere riayet ediyorlar? Zemin etüdü bir yana, müteahhitlerin ezici çoğunluğu ne statik  hesaptan anlar, ne mühendislikten, ne yer biliminden veya ekolojiden. Her türlü estetikten uzak kurdukları binalarla, kentlerin sadece tarihi ve kültürel kimliklerini tahrip etmekle kalmıyorlar, tabii dokusunu da bozuyorlar. Acaba enkaza dönüşen kaç binanın müteahhidi namazında, niyazında ve hatta dini bir cemaate mensup insanlardır! Okumuş mimar, mühendis ve kamu yöneticisi de aynı vahşi sürecin bir parçasıdır. Bugüne kadar hangi Müslüman mimar, hiç değilse insanların abdest almasına uygun bir lavabo tasarlayabildi? Müslüman, laik, herkes bu sürecin hızla rant toplayan aktörü durumunda. Demek ki  bu varoluşa katılma biçimi ve yaşama tarzı genel ve küresel olup, Müslümanlar’ın da -ne epistemolojik ne farklı bir dünya muhayyilesi yönünden- köklü bir itirazına maruz kalmış değil. Dolayısıyla Müslümanlar da bu suçun ve kusurun iştirakçisidirler.

Eğer Kur’an’a bakarsak, öncelikle suçu ve kusuru kendimizde aramamız gerekecek. Biz bu sürecin bir parçası değil miyiz? “Öteki”lerden çok mu farklı düşünüyor ve yaşıyoruz? Bizim farklı bir projemiz var mı? Yine Kur’an’a göre, bizim de katıldığımız bu süreç genel ve küresel bir karakterdedir. Dolayısıyla küresel suçlara küresel cezalar verilecek:  “Hiç bir şehir (ve halkı) yok ki kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma uğratacağız veya şiddetli bir azabla azablandıracağız. Bu (muhakkak) o Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır.” (17/İsra, 58.)   

 Geçmişte müfessirlerimiz, “bu şehirlerin aşırı güven duygusuna sahip kafirlerin şehri” olduğunu söylemişler. Günümüz dünyasında bütün şehirler birbirine benziyor ve Müslümanlar neredeyse bütün dünyanın ülkelerine ve şehirlerine kalıcı sakinler olarak dağılmış bulunuyorlar. Müslümanlar da modern kentlerin kurucu aktörleri arasında yer almaktadırlar. Yerin altının boşalmasında veya iklim değişikliğine yol açan küresel ısınmada Müslümanların hiç mi rolü yok? Az mı refah tutkunuyuz da Peygamber ve Ashabı gibi yaşıyoruz? O halde yaptıklarının bir sonucu olarak tabiat dolayımında insana bir cevap verilecekse, geçmişte olduğu gibi, bu ceza sadece inanmayanlara, laiklere veya başka dinden olanlara gelmekle sınırlı kalmayacak, biz de o şehirlerin kuruluşunda, şehir tasarımında, yönetiminde ve sosyal hayatın kurgusunda aktif roller almış bulunan Müslümanlar olarak cezanın müstahak olduğumuz kısmına maruz kalacağız. Çünkü biz öncelikle kusuru kendimizde aramıyor ve “Allah’ın bizleri insanlar için çıkarmış olduğu iyiliği (ma’ruf) emreden ve kötülükten (münker) sakındıran hayırlı bir ümmet olduğumuzu” (3/Âl-i İmran, 110) unutuyoruz.

alibulac.net