MAKALE
Giriş Tarihi : 29-01-2020 21:35   Güncelleme : 02-02-2020 09:38

Ali Bulaç Yazdı: Toplumsal Düzenin Zemini...

Mevlana der ki: “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşacak yan yoktur, asıl şaşılacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir!”

Ali Bulaç Yazdı: Toplumsal Düzenin Zemini...

Büyük ölçüde liberal bakış açısından hareketle formüle edilen tanımsal çerçeveye göre, karşılıklı ilişki içinde olan iki taraftan birinin kaybı düşünülemez. Serbest irade (icab ve kabul) ile teşekkül eden ilişki her iki tarafın da yararınadır. Çünkü iki taraf da kazanmak üzere bir araya gelmiş, dolayısıyla ilişkilerini belirleyen çerçeve serbest iradeyle oluşmuş bulunmaktadır. Birinin kazancı diğerlerinin kaybı ilişkinin sona ermesini gerektiğinden, karşılıklı çıkar veya optimal faydanın temini için her defasında ortak çıkar temel alınmakta ve bu böyle sürüp gitmektedir.

Teorik olarak bu böyle olsa da pratikte, mesela serbest piyasa kurallarının geçerli olduğu iktisadi ve ticari düzende, uluslar arası ilişkilerde, avantajları ve imtiyazları yüksek olan zümre ve sınıfların etkili olduğu siyasi mücadelelerde genellikle taraflardan birinin, -bu da genellikle ve bir piyasa teamülü olarak zayıflar oluyor- kayba uğradığı müşahede edilmektedir. İnsanın doğa durumunda güçlüler zayıfları nasıl elimine edebiliyordu ise, denetimsiz ve kuralsız serbest piyasanın da vahşileşerek büyük kesimlerin aleyhinde dönen bir çark olması tabiidir. Buna tabii hukuktan meşruiyet arandığında, tabii olanın dışına çıkmak tabiata ve tabii olana suç fiiline dönüşür; bunu Tanrı'nın düzenine karşı cürüm sayanlar bile çıkabilir; iktisatçı rahip Malthus gibi.

Bu çerçevede oluşmuş piyasanın henüz sınıflar arasında adaleti ve tatmin edici memnuniyeti ortaya çıktığı görülmüş değildir. Liberal hukukun kendini dayandırdığı tabii düzende de belirleyici mahiyette rol oynayan koruyucu mekanizmalar ve ilişkiler vardır. Wallerstein, kapitalist piyasada en etkili aktörün aslında devlet olduğunu göstermiştir. Eğer St. Thomas'nın sözünü ettiği hiyerarşiye göre tabii hukuk, kendi üstündeki kutsal hukuktan, o da ilahi hukuktan ilham veya referans alıyorsa, deneyin ve modelin ilahi ve kutsalın muradına uygun adaleti gerçekleştirmesi gerekir, çünkü adaletsizlik ilahi iradenin ve kutsalın zıttıdır. Her bir varlık mertebesi dikey olarak kendi üstündeki olandan güç ve yardım alır, kendi altında olanlara güç aktarır ve yardım eder. Hiçbir obje veya mertebe kendi başına özerk veya bağımsız değildir; hiçbir varlığın veya nesnenin kendinden kaynaklanan bir gücü ve varoluş potansiyeli yoktur. Hepsinin üstünde Halik, Kadir, Müdebbir ve Malik olan Allah vardır. Müşahede ile de bilebiliriz ki, varlık aleminde bir dayanışma ve karşılıklı maslahat ve kemale dayalı bir yardımlaşma (teavun/tesanüd) söz konusudur, varlık varoluşunu ancak bu sayede devam ettirmektedir.

Toplum hayatında bireylerin veya zümrelerin tümüyle kendi özgür iradeleri ve sadece çıkarları doğrultusunda hareket edip mahiyet iradesi dışında sosyal, iktisadi ve politik bir tasavvura sahip olduklarını düşünmek, bireylerin veya insan teki varlıkların salt kendi güçleriyle varolduklarını, kendi potansiyelleri dışında hiçbir varlıktan ve güçten yardım almadıklarını, başka bir ifadeyle bir tür uluhiyet vasfına sahip olduklarını düşünmek gerekir ki, bu insanın varlık içindeki konumu itibariyle mümkün değildir. İnsan ister fizyolojik, ister entelektüel ve psikolojik boyutları itibariyle olsun; sonludur, sınırlıdır, gücü bir yere kadar yetebilmektedir. Şu halde hem dikey olarak üstten yardım almak durumundadır, hem düşey olarak kendi dunundaki varlıklar üzerinde mutlak bir tahakküm kurma iddiasına sahip olmamalıdır.

Bu tarz bir tasavvur (bireyi varlığın merkezine koyup beşeri durumların tümünü piyasa perspektifi içinden okumaya çalışmak) sonuç itibariyle Muhammed İkbal’in dediği gibi timsahlar ile ördeklerin aynı serbest sularda yüzdürülmesi doktrini olarak ortaya çıkacaktır. Bu serbest sularda hiç kuşkusuz her defasında timsahlar ördekleri veya müdahaleden arındırılmış ormanda kurtlar kuzuları ya da korumasız kümeslerde tilkiler tavukları yutacaktır. Timsahların, kurtların ve tilkilerin yaptıkları tabiatın düzenine uygundur; kapitalizm bu düzeni referans verdiği zaman "vahşileşir" ama tabiata uygun olan karakteri dolayısıyla da tabii (!) karşılanır. Mevlana der ki: “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde şaşacak yan yoktur, asıl şaşılacak husus, kuzunun kendini kurda yedirmek istemesidir!”

Her ne olursa ve her ne amaçla olursa olsun -mesela yoksulların ve zayıfların lehine olan düzenleme ve iktisadi kaynak transferi gibi- her türlü müdahaleye karşı olmak ve bu amaçlı müdahale veya düzenlemeleri sosyalist ekonomilerdeki devlet planlamacılığıyla aynı kefeye koymak, bütün yer küreyi piyasa içinde serbest sulara veya ormana çevirmek isteyen timsahların, tilkilerin ve kurtların -bunlara çakalları da eklemeli- ideolojisi olarak savunulmaktadır.

“Er red ale’d Dehriyyun” adlı küçük risalesinde Cemaleddin Efgani, herkes kendi hakkını korumaya kalkışırsa bunun sonu zulüm ve kargaşa olur der. Çünkü insan bencil ve kendi çıkarlarına düşkün bir varlıktır. Bencillik ve çıkar düşkünlüğü düzen ve adaletin önündeki engellerdir. Sosyalist müdahale de, doktriner samimiyetine rağmen haksızlıkları gözden kaçırabilir ya da kendisi hükümete tebelleş olmuş küçük bir azınlığın çıkarını, konofor ve hegemonyasını toplumun geneline yayabilir. Bunlar olmamış şeyler değildir. Komünizm öncesinde roman yazan Dostyoveski bu gerçeği sezmiş olmalı ki, “Tanrı yoksa her şey mübahtır” deyip Dimitri yerine Hıristiyanlıkta İsa’nın rolünü oynayacağını umduğu Alyoşa’yı kurtarıcı olarak işaret etmişti. Efgani de, Allah ve ahret inancı olmadıkça hakların korunyacağını ve adaletin tesis edilmeyeceğini söyler.

Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: Hukukun üstünlüğüne dayalı kanun, kanunların ve hukukun Allah ve ahret inancıyla beslendiği bir toplumsal düzen ki, bundan özgürlüklerin korunduğu, ahlaki erdemlerin etkisini gösterdiği, adaletin en büyük değer kabul edildiği ve farklı grupların ihtiram içinde bir arada yaşadığı bir toplumsal düzen çıkar.  

alibulac.net