Atasoy Müftüoğlu
Giriş Tarihi : 13-01-2020 08:26   Güncelleme : 14-03-2020 22:39

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Rakip mezheptekiler emperyalistlerin zulmüne maruz kalınca alkışlar hale geldik, bunun İslami bir açıklaması yok!

‘Müslümanların, rakip gördükleri mezhep mensuplarının emperyalistlerin zulmüne maruz kaldıklarında, emperyalistleri alkışlayabildikleri, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz’

Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Rakip mezheptekiler emperyalistlerin zulmüne maruz kalınca alkışlar hale geldik, bunun İslami bir açıklaması yok!

Atasoy Müftüoğlu, İslami Analiz'de yayımlanan yeni yazısında Kasım Süleymani'ye verilen mezhepçi tepkileri değerlendirdi.

Atasoy Müftüoğlu, Müslüman toplumların mezhepçi-hizipçi savrulmalar yaşadıklarına değindiği yazısında İranlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin ABD suikastine uğramasının ardından gelen tepkileri ‘Müslümanların, rakip gördükleri mezhep mensuplarının emperyalistlerin zulmüne maruz kaldıklarında, emperyalistleri alkışlayabildikleri, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz’ ifadeleriyle yorumladı.

İşte o yazı:

 

Bir toplumun ya da kültürün yapısal bir dönüşüm yaşayabilmesi, ilgili toplumun ve kültürün, geleneğin ya da modernitenin vesayetinden bağımsızlaşabilmesi, geçmişe doğru, çok yönlü, çok boyutlu, derin sorgulamalar yapabilmesiyle mümkün olabilir. Eleştirel tefekkürün ve ruhun gelişmediği toplumlarda bu tür sorgulamalar yapılamaz, yapılamamıştır. Kendisini yeniden üretebilecek bir toplumun ve kültürün bütün bunları ancak eleştirel düşünceyle yapabileceğini bilmek-anlamak gerekir. Hangi toplumda olursa olsun, eleştiri/muhalefet/direniş bilinci ve kültürü gelişmediği taktirde, ilgili toplumlarda teslimiyetçilik kaçınılmaz bir kader, bir hayat tarzı haline gelir.

Teslimiyetçiliklerin bir geleneğe dönüştüğü, dönüştürülebildiği İslam toplumları, bu sürece/iklime bilinçsizlikleri nedeniyle girdiler. İslam toplumlarında, bugün de, eksiksiz bir biçimde etkisini sürdüren Batıni akımlar/fikirler/ilgiler/yapılar sebebiyle, toplumlarımız/kültürlerimiz entelektüel keşifler ve fetirler yapamıyor. Batıni akımlar/fikirler/ilgiler ve yapıların etki alanı içerisine giren toplumlar ve kültürler, “muhafazakarlık” etiketine tutunarak, materyalizmle, kapitalizmle, liberalizmle, sekülerizmle, makyavelizmle, oportünizmle kolaylıkla uzlaşabiliyor. İslam toplumlarında muhafazakar halklar, muhafazakar firavunlarla, muhafazakar karunlarla iftihar ediyor. Muhafazakarlık, bugün, toplumlarımızda her tür kültürsüzlüğün, görgüsüzlüğün, bayağılığın, yozlaşma ve ilkesizliğin örtbas edilebilmesi için çok uygun bir maske haline gelmiştir.

İslam toplumlarında, her tür kültürsüzlük, yozlaşma, bayağılaşma, ilkesizlik ve yabancılaşma sıradanlaştığı, normalleştiği ve içselleştirildiği için, toplumlarımız, ırkçı-sömürgeci-ideolojik-militer gerçekliklerin fiili belirleyiciliğini sorgulayamıyor, nasıl sorgulayabileceğini ve nasıl aşılabileceğini bilmiyor. Makyavelist ve oportünist muhafazakarlıklar içselleştirildiği için, bugün, Müslümanlar olarak, İslami temel ilkeleri, temel tercihleri, tarzı ve tavrı somut olarak doğrulayamıyoruz.

İslami bilincin, etnik parçalara, mezhepçi-hizipçi parçalara, partizan parçalara bölünerek çürümesi, bilinç olmaktan çıkması, hangi etnik aidiyeti, hangi mezhebi, hangi partizanlığı temsil ediyor olurlarsa olsunlar, bütün bunlar, hepimizi İslami bütünlüğe, İslami geleceğe yabancılaştırıyor. İslami varoluşun etnik-mezhepçi-partizan-bencil-narsist parçalara bölünerek meşrulaştırılabilmesi, hakikatle birlikte yaşamak yerine, bağnazlıklarla, dar görüşlülüklerle, tektipliliklerle, tekboyutluluklarla ve ufuksuzluklarla birlikte yaşamak anlamına geliyor. Emperyalizmlerin, militarizmlerin, ideolojik ırkçılıkların, savaşlar/katliamlar/suikastler/işgal ve istilalar, ambargolar yoluyla siyaset yaptığı bir dönemde, Müslümanlar, rakip gördükleri mezhep mensuplarının emperyalistlerin zulmüne maruz kaldıklarında, emperyalistleri alkışlayabildikleri, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz.

Yerleşik, geleneksel, konformist, muhafazakar kabullerin ötesini göremeyen topluluklar/halklar her durumda çok derin bağnazlıklara mahkûm oluyor ve geleneğin diktatörlüğünü bir şekilde içselleştirebiliyor, bu diktatörlüğü heyecanla tesahüp edebiliyor. Geleneğin diktatörlüğünü içselleştiren bir bünye-toplum ve kültür, kurucu İslami değerleri, varoluşu, bilinci ve otoriteyi hiçbir şekilde umursamıyor, kurucu değerlere, varoluş ve bilince yabancılaşma pahasına milliyetçiliklere ve mezhepçiliklere dokunulmazlık kazandırabiliyor.

İslam toplumlarında kurucu temel ilkeler, ölçütler ve değerlerin otoritesinin yerini, geleneğin otoritesinin almasıyla birlikte, etkin/aktif/üretken/bağımsız/eleştirel sorgulayıcı değerlerin yerini; edilgin akıl, edilgin kültür, edilgen kimlik/kişilik/karakterle birlikte, edilgin teslimiyetçisel değerler aldı. Teslimiyetçi, içsel-batıni değerlerle, teslimiyetçi bir dünya görüşü ve hayat tarzı oluşturuldu. Geleneğin otoritesi, her tür etnik ve mezhepçi bağnazlığı, aşırılığı ve bayağılığı maalesef meşrulaştırıyor. Teslimiyetçi edilgin kimlik/kişilik ve karakter sebebiyle asalet ve izzet duygularımızı kaybediyoruz. İslami otoritenin yerini geleneğin otoritesinin alması ve bu otoritenin meşrulaştırılmasıyla birlikte, toplumlarımız ve kültürlerimiz İslami aklın, bilincin ve idrakin özgürlüğünü kaybettiler. Toplumlarımız ve kültürlerimiz dini/politik popülizm uyuşturucuları, karizmatik kişi kültü uyuşturucuları ile malûl hale geldikleri için, aklın, bilincin, idrakin kaybının telafisi mümkün olmayan bir kayıp olduğunun farkına varamadılar. İslami aklın, bilincin, idrakin özgürlüğünü ve otoritesini kaybettiğimiz günden bu yana, bağımsız eleştirel düşünürler, filozoflar, bilginler, belgeler yetiştiremiyor, milliyetçi/mezhepçi/partizan memurlar/aparatçikler yetiştirebiliyoruz. Toplumlarımız, yüzlerce yıldır geçmişi aşamıyor, bugünü/şimdi’yi anlamlandıramıyor, tanımlayamıyor, bilinç ufkunu kaybettikleri için, insanlığı etkileyebilecek hiçbir içerek üretemiyor, bu nedenle de yüzlerce yıldır kurtarıcı kahraman, mehdi vb. bekliyor.

İslami aklın, bilincin, idrakin özgürleştirilmesi ve otoritesi sağlanmadan, toplumlarımızın hakikate, tarihe, geleceğe ve gerçek umutlara uynmaları beklenemez. Zihinsel fosilleşme, milliyetçi ve mezhepçi bağnazlıklar, milliyetçi-mezhepçi bağnazlıkların resmi himayeye mazhar olarak toplumsallaşması, İslami ortak bilinci, ortak dayanışmayı ve ortak umut’u imkansız kılıyor. Günümüzde, İslam toplumlarında, geleneğin otoritesi, bağnazlıkların toplumsallaşması ve dokunulmaz kılınmasına katkıda bulunuyor, bilinçsizliği derinleştiriyor, bilinçisizlik derinleştikçe parçalanmalar çoğalıyor, parçalanmalar çoğaldıkça zillet de çoğalıyor. Bu tür toplumlarda, eleştirel bilinci, eleştirel farkındalığı temsil etmeye çalışmak bir tür ihanet gibi algılanıyor. Her bencillik, etnik ve mezhepçi bencillik, bu çevreleri ortak insanlığa, ortak ilgi ve hassasiyetlere, ortak ufuklara yabancılaştırıyor. Her bencillik, sahiplerini, insani ahlaki değerler/anlamlar bağlamında yoksullaştırıyor.

Bağnazlık alanları genişledikçe, bilgelik alanları, iletişim ve etkileşim alanları bütünüyle yok oluyor.

Bilgelik alanları yok olunca, birbirimizle konuşma imkanlarını kaybediyoruz.

Bilgeliğe giden yolların, bilmediklerimizin farkına vardığımızda açılacağını her nasılsa unutuyoruz.

Yazını tamamını okumak için tıklayınız