ANALİZ
Giriş Tarihi : 05-01-2020 11:10   Güncelleme : 05-01-2020 11:10

Harun Yılmaz Yazdı: Ziyanda Olan Kitlelerdir, Şahsiyetler Her Zaman Kazanır

Harun Yılmaz Yazdı: Ziyanda Olan Kitlelerdir, Şahsiyetler Her Zaman Kazanır

Yıl 1978.

Türkiye’de anarşi denilen bir illet hali vardı.

İnsanlar, siyasi görüşlerindeki ideolojik farklılıklar nedeniyle birbirine işkenceler ediyor, birbirlerini öldürüyorlardı. Hatta babalar ve evlatları, kardeşler bile…

Belleri silahlı, elleri bıçaklı, korkutucu ve heybetli görünmek için kapüşonlu gocuk giyen anarşist tipler, yolda yürüyenleri çevirip, sağcı mısın, solcu musun, diye soruyorlardı.

Bugünün tıfılları bilmez; hangi cevabı vereceğiniz, sizin için saniyelerinizi bir ömür gibi upuzun eden bir belirsizliğe bürünüyordu; sağcıyım demek istersiniz, ama ya solcuysalar!..

Solcuyum ben, diyecek olursunuz, adamlar sağcı çıkar…

Bir ananın evladının canı üzerinde tasarrufları olduğu zannıyla yolunuzu kesen bu anarşistlerin tarafında değilseniz, ya dayak yersiniz ya da kafanıza sıkarlar…

Daha çocuk yaştadır çoğu, ancak bellerinde tabanca, onları dağ gibi heybetli yapıvermiştir; evde bekleyeninizin olup olmamasının bir önemi yoktur onlar için.

İşte böyle bir dönemde yaşanmış gerçek bir anısını, 1976-1978’de Dev-Yol gençlerinin Sakarya il başkanlığını yapmış Metin Gülfidan anlatmıştı bana.

12 Eylül İhtilali öncesiydi.

Sakarya’da iki grup vardı; biz Dev-Yol gençliğiydik. Bize Komünist derdi diğer grup.

Karşı taraf ise, kendilerine Faşo dediğimiz Ülkücü gençlikti.

Koca Sakarya şehri ikiye bölünmüştü.

Öbür grubun bölgesine giren karşıt görüşlü olanlar, mutlaka sorguya alınır, genelde de dayak yerdi.

Ülkücü gençliğin lideri benim ilkokuldan, ortaokuldan ve liseden arkadaşım Oktay’dı. İhtilal öncesi sokakta vurularak öldürüldü.

Dev-Yol’un il başkanı sıfatıyla genel başkanımız ve başbakanımız, Karaoğlan lakaplı Bülent Ecevit’e ayda bir rapor vermeye giderdim.

Babaannem de Karaoğlan’la iyi tanışırdı. Bülent Başkan, Sakarya’dan her geçişinde, mutlaka babaannemin elini öpmek için mola verir, hâl hatır sorar, gönlünü hoş edip giderdi.

Ben de Sakarya’daki çalışmalarımızla ilgili bilgi vermek için Ankara’ya, TBMM’ye gidecek olduğumda, babaannem, “Metin evladım, Karaoğlan’a selamımı söyle, meclis sigarasını unutmasın, göndersin bana.” diye söylerdi. Karaoğlan da babaanneme selamlarını, hürmetlerini iletmemi söyler, sonra bana, “Git kantinden bir karton sigara al, benim hesabıma yazsınlar.” derdi.

Yine böyle mutad Ankara ziyaretim söz konusu oldu.

Meclis’e vardım. Bülent Ecevit odasında değildi. Sordum, Türkeş’in odasında dediler.

Başbuğ Türkeş’in odasına vardım, saygıyla kapısını çaldım.

İçeriden, “geeeel” diyen tok bir sesin ardından, yavaşça kapıyı açıp girdim.

Gördüğüm manzara şöyleydi; şimdi hiçbirisi hayatta olmayan dört partinin lideri de odadaydı. Bülent Ecevit’le Alparslan Türkeş karşılıklı oturmuşlar tavla oynuyorlar, bir siyasi parti lideri yanlarına oturmuş onları izliyor, bir diğeri de ayakta, kolunu konsola dayamış, elinde telefonla konuşuyordu.

İçeride şen şakrak bir tablo vardı.

Başkanıma raporumu yazılı şekilde sundum. İznini istedim çıkmak için.

Bülent Bey, Metin oğlum, kantine uğra, bir karton sigara al, babaannene ver, elini de öp benden dolayı, dedi.

Emredersiniz başkanım, dedim çıktım.

Sigarayı aldım, Ankara otogarına gittim, Sakarya otobüsüne bindim, ama bir türlü gözüme uyku girmedi yol boyu.

Düşündüm, düşündüm, düşündüm…

Gece vakti vardım Sakarya’ya.

Aynı düşünceli hâl ile eve kadar yürüdüm.

Sabah oldu, bütün kafa karışıklığım gitmiş, zihnim berraklaşmıştı.

Tek başıma yürüyerek Ülkücülerin kontrolünde olan bölgenin girişine kadar yürüdüm.

Hemen önümü kestiler. Hepsinin gözünde, dünkü çocukluk arkadaşlarına karşı hışım ve öfke hâli vardı.

Bağırdım ileriye doğru; “Hiçbirinizle uğraşamam, başınız Oktay gelsin.”

Sesimi duyan Oktay yanıma kadar geldi; “ne o Metin? Yürek yedin sabah sabah herhalde! Canına susadın galiba!” dedi.

“Oktay, biz çocukluk arkadaşıyız. Senin şahsınla hiçbir kavgam yokken, siyaset yüzünden birbirimize düşman olduk. Oğlum, dün Ankara’ya gittim…” deyip, gördüğüm manzarayı anlattım.

“Oğlum biz dünkü çocukluk arkadaşlarıyız, ama birbirimizi yiyoruz burada. Kimin kendileri için ölüp öldürdüğü umurlarında bile değil Ankara’dakilerin.” dedim ve ardından Dev-Yol başkanlığı kimliği cebimden çıkarıp, Oktay’ın gözleri önünde, önce ikiye, sonra dörde, sonra sekize bölüp yere attım.

“Artık benim siyasi bir görüşüm yok. Kimse için canımı sokakta bulmadım ben. Artık tek partim var benim; ekmek partisi.” dedikten ve Dev-Yol gençliği başkanlığı ile de, siyaset ile de, hatta haberlerle bile yollarımı ayırdım.

Metin Abi’nin böyle bir anısı var; gelmiş geçmiş, yaşanıp bitmiş bir anı…

Ancak hâlâ bitmeyen bir şey var, değil mi?