KÜLTÜR-SANAT
Giriş Tarihi : 29-12-2019 14:11   Güncelleme : 29-12-2019 14:11

Mahmut Şevket Serik yazdı: Simurg’a varmak için aşılan yedi vadi ne anlama gelir?

Feridüddin Attar’ın “Kuşlarının İlahisi” kitabında kuşlar yedi vadiyi geçerek Simurg’a nasıl ulaştılar?

 Mahmut Şevket Serik yazdı: Simurg’a varmak için aşılan yedi vadi ne anlama gelir?

Hz. Mevlâna`nın `Feridüddin Attâr yedi aşk şehrini dolaştı, bizse hâlâ bir küçük sokağın başındayız!` diyerek övdüğü bir İslâm sûfî-şairinin, yine Hz. Mevlâna`nın `Ben söz söylemede Şeyh Feridüddin Attâr`ın kulu kölesiyim! Ey dost, her ne söyledimse onu Attâr`dan duymuşum!` dediği bir üstadın kaleminden çıkma bir eser olan, Gülşen-i Râz`ın yazarı Şebüsterî, `Yüzlerce yıl geçer de Attâr gibi bir şair gelmez!` dediği ve. Hüsn ü Aşk`ın yazarı, dâhî şairimiz Şeyh Galib de ilhamını Attâr`dan aldığını söylediği Feridüddin Attâr’ın, Kuşların İlahisi eserinde Hüthüt’ün reisliğinde (rehberliğinde ) Hakk’a doğru yolculuk, bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ımızı bulabilmenin yolculuğuna çıkan kuşların geçmeleri gereken yedi vadi şunlardır: Telep vadisi, Aşk vadisi, Marifet vadisi, İstiğna vadisi, Tevhid vadisi, Hayret vadisi, Fakr ve fena vadisi olan yedi vadi bulunmaktadır.

Yüz binlerce kuş yola düzüldü. Güneşi bulut gibi gizleyip bütün cihanı baştanbaşa gölgeleriyle doldurdular. Bu yolda vadinin başı görününce çığlıkları aya kadar yankılandı! Yolun dehşeti bütün benliklerini sardı yakıcı bir ateş yüreklerini kavurdu! Birbirleriyle yarışırcasına tüy tüye, kanat kadana, ayak ayağa baş başa var güçleriyle uçtular! Hepsi de kendilerini bütünüyle o arayışa vererek hiçe saydılar! Yürekleri ağır, yol ise çok uzundu! İzsiz, nişansız bir yoldu. Yegâne sevgilimiz yani rabbimize varmak için çıkılan yoldu.

Birinci vadi: Talep vadisi

Talep (Allah’a yakınlaşmayı yürekten arzulamela, Hakk’a yakın olmayı canı gönülden isteme) vadisine girdiğinde yüzlerce elem ve keder tepene biner. Her nefeste yüzlerce bela üzerine üzerine gelir. Kuşların en güzeli, orada basit bir sineğe döner. Bu vadide yıllarca uğraşıp didinmeli ve sık sık kendini kontrol etmelisin. Bu vadide mal mülk kaygısından ve her türlü dünyevi imkan ve iktidardan arınman gerekir. Kalbin bütün beşeri şeylerden temizlenince, hak katından gelen zat nuru kalbinde ışıldamaya başlar. O nur kalbinde görünür hale gelince de, gönlündeki o asıl Talep (Allah’a yakınlaşmayı yürekten arzulama. Hakka yakın olmayı canı gönülden isteme) bin kat daha artar. Öyle ki, yolunda ateşler olsa ve önüne yüz korkunç vadi açılsa sen Allah’ın aşkıyla tutuşan bu kalbinle çılgıncasına ileri atılır ve pervane (Geceleri ışık çevresinde dönen küçük kelebek) gibi alevlerin içine dalarsın. Allah’a olan özleminden sırrı aramaya koyulursun. O sırlar kadehinden bir yudum şarabı tadınca her iki alemi de tamamen unutursun. Deryaya dalmış olduğun halde dudakların kupkuru kalır ve senin canın cananın sırrını talep (Allaha yakınlaşmayı yürekten arzulama. Hakk’a yakın olmayı canı gönülden isteme) edersin.

Hikaye: Hz. Yakup gibi

Asrın en büyük imamı, dünyevi ve uhrevi sırların sahibi basiretli bilge Yusuf Hemedani şöyle diyordu: “Var olan şeylerin hepsini kalp gözüyle gözetleyen biri için, en yukarıdakilerden en derinlere varıncaya kadar her bir varlık ve her bir zerre, kaybettiği Yusuf’undan haber sorup duran bir Yakup’tur.”

Onun yolunda dert ve bekleyiş gerekir ki ömür bu iki şeyle yani dert ve bekleyişle, sonlansın! Bu iki şeye dayanamazsan, bari o sırlara karşı uzak durmaktan kaçın. Talepte (arayışta) insanın canla başla sabretmesi gerekir, fakat Allah’a bir an evvel kavuşma derdiyle dertlenen nasıl sabredecek? Sen istesen de istemesen de sabırlı ol! Belki bir yerlerde biri sana kat edilecek yolu gösterir!

Anne karnında büzülmüş çocuk gibi, sende kendini derle topla kendinde ol! Kendi öz kimliğinden bir an bile ayrılma iç dünyandan kopma! Ekmek gerekse de, sen kan iç ve orada kal! Ana rahmindeki o çocuğun besini de kandır ya! Senin her türlü ihtirasların hep dışarıdan gelir, unutma!

Kan iç her türlü acıya katlan ve gerçek er gibi sabır göster ki çektiğin bu acı, önünde ki bütün düğümleri bir bir çözsün! Böylece sende muradına erersin.

İkinci vadi: Aşk vadisi

Birinci vadinin ardından aşk vadisi görünür. O vadiye giren kimse ateşin ortasına dalmış olur. Bu vadiye giren kimse bütünüyle ateş kesilsin. Gerçek aşık ateş gibidir, kor gibidir, alev alevdir, coşkudur! Asla yarın kaygısı taşımaz ve yüz cihanı hiç duraksamadan ateşe verir. Bir an olsun ne iman bilir, ne küfür. Hayır ve şer onun yolunda eşit hale gelir. Aşka düştüğü için ne hayırdan haberdardır nede şerden. Aşık elinde ne varsa hepsini peşin peşin kaybetmeye hazırdır. Çünkü onun için önemli olan sevgili ile (Allah ile) burada iken buluşmadır. Başkalarına yarın için kıyamette buluşma vaadleri verilmiştir, ama aşık için buluşma burada olmalıdır. Bütünüyle yanıp kül olmadıkça, nasıl kurtulabilirsin içini kemiren derdinden. Bütün varlığını ateşe ve alevlere vermedikçe, mutluluk iksirini kendinde nasıl bulabilirsin.

Bu vadide aşk bir ateştir. Aşıkın gayb gözü açılırsa dünyanın bütün zerreleri aşıkın sırdaşı olur. Ama sen akıl gözüyle bakacak olursan, aşkın ne olduğunu asla anlayamazsın.

Bu yolda, gönlü yüz bin kere diri bir er gerek ki her nefeste sayısız can feda edebilsin.

Hikaye: Hz. İbrahim ile Azrail

Hz. İbrahim (as) can çekiş me sırasında, direndi ve ruhunu Azrail’e teslim etmedi. Azrail’e şöyle seslendi: Çekil git buradan da şunu arzet o sultana: Halil’inin (dostunun canını isteme)

Hak Teala ise ona buyurdu ki eğer sen bir dostsan feda et canını dostuna! Kılıçla mı almak gerek canını? Canını dostuna vermekte kim tereddüt eder ki?

Orada bulunan biri sordu: Ey İbrahim, ey dünyanın ışığı! Ruhunu Azrail’e niçin teslim etmek istemiyorsun? Aşıklar bu yolda canlarını feda eden kimselerdir. Sen niçin hayata böylesine bağlısın.

Hz. İbrahim cevap verdi: Azrail gelip aramıza girmişken ben canımı nasıl verebilirim? Ben ateşe atılırken Cebrail yanıma gelip “Ey Allah’ın dostu benden bir isteğin varmı?” diye sormuştu da, o an yüzümü dönüp onun tarafına bakmamıştım bile! Çünkü Allah dışında her şey, bu yolda engeldir! Ben Cebrail’e bile aldırmamışken, nasıl olurda Azrail’e canımı teslim ederim? Allahtan bana “Ver canını “ buyruğu gelmedikçe, hayatımın en ufak soluğunu dahi teslim etmeye razı olmam! Bana canımı verme fermanı geldiğinde ise, cihan dolusu canım olsa, onların benim için yarım arpa tanesi kadar bile değeri olmaz! Bizzat O’ndan, O’nun ta kendisinden buyruk gelmedikçe, iki cihanda da ben canımı asla kimseye vermem! İşte o kadar.

Üçüncü vadi: Marifet vadisi

Aşk vadisinden sonra bir başka vadi olan başı sonu olmayan Marifet (Varlıkların hakikatini ve ilahi sırları tefekkür, ilahi hakikatleri keşif ve ilim yoluyla kavrama. hakikati bilme) vadisidir burasıBu yolda yolcuların önüne çıkan yollar yolcuların başarabilme gücüne göredir. Bu yol Halilullah yoludur.(Hz İbrahim’im Allah’ı bilmesi Rabbini arayıp bulması demek olan yoldur) Her bir kimsenin yol alışı kendi olgunlaşmasına göredir. Hedefe yakınlaşması ise kabiliyeti (Allah Teâlâ Hazretlerinin (cc) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kuvveti) ve ruhi hazırlığı miktarıncadır. Bir sivrisinek olanca gücüyle uçsa da, kasırganın hızına erişebilir mi? Dolayısıyla bu yolda kuşların gidiş tarzları farklı farklı olacağından hiçbir kuş diğeri kadar yol alamayacaktır. Marifette de (Varlıkların hakikatini ve ilahi sırları tefekkür, ilahi hakikatleri keşif ve ilim yoluyla kavrama hakikati bilme) farklılık oluşacaktır. Kimileri mihrabı bulur Müslüman olur, kimileri de putu bulur gayrimüslim olur, kafir olur. Bu yüce istikametin gök kubbesinde marifet güneşi parıldadığı zaman, herkesin kendi çapına göre gözü açılır ve hakikat aleminde ki yüksek makamına kavuşur ve dünyanın harlı ateşi onun için gül bahçesine dönüşür. Perdeleri aşarak yüce Allah’ı görür de artık gözü dosttan gayri hiçbir şeyi görmez olur! Baktığı her şeyde daima onun cemalini seyreder. Her bir zerrede sadece onun varlığını gözlemler. Derken perde gerisinden, güneş kadar parlak yüz bin sırrın sökün ettiğini seyreyler. Ne var ki içlerinden sadece biri o sırlara erebilirken, yüz binlercesi bu yolda şaşar da yok olur gider. Bu derin deryaya dalışlar yapabilmek için, yüce ruha sahip insan-i kamil (Allah’ın yeryüzünde halifesi olan, nefsini ve rabbini bilen, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmış olgun insan) olmak gerekir.

Hikaye: Uyuyan aşık

Bir aşık aşk yüzünden harap ve bitap düşmüştü. Ahlar vahlar ederek bir tümsek üzerinde uyudu kaldı. Sevgilisi o yere geldi ve onu kendinden geçmiş, uyur halde buldu. Hemen o vaziyete uygun bir mektup yazıp, aşığın yenine iliştirdi.

Aşık uyanınca mektubu okudu ve yüreği yandı. Çünkü şunlar yazılıydı. Ey uykuya dalmış dilsiz! Kalk! Tüccarsan, para kazanmaya bak! Zahid isen gece gündüz uyumayıp ibadet et de O’nun kulu ol!

Yok aşık biriysen, utan! Uyku bir aşığın gözüne yaraşan bir şey midir? Aşık insan gündüzleri rüzgarla yarışır, geceleri de yürek yangınından ötürü mehtapla aşık atar!

Ey parıltıdan yoksun adam, sen ne osun ne de bu, o yüzden bana olan aşkından öyle yalan yere dem vurup durma!

Eğer bir aşık kefeninden başka bir yerde uyursa, ben ona da aşık derim, ama kendinin aşığı! Mademki sen cahillikle girdin bu aşk yoluna, hayırlı uykular olsun sana! Sen aşk ehli değilsin!

Dördüncü vadi: İstiğna vadisi

Marifet vadisinden sonra istiğna (Allah’tan başka kimseden bir şey beklememe) vadisi gelir. Bu vadide artık ne varlık iddiası söz konusudur nede manevi hakikatleri görüp bilme iddiası. Orada müstağnilikten yani Allah’ın kendi kendisine yetmesinden öyle bir fırtına kopar ki bütün cihanı harap eder. Allah’tan başka varlığa yer bırakmaz. Yeryüzünün bütün deniz ve okyanuslarını bir araya getirseniz hepsi bu istiğna vadisinde bir havuzluk yer kaplar. Yedi yıldız olan Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn’ün toplamı da bir kıvılcımlık yer tutar. Sekiz cennet orada bir mevta görünümü alır, yedi cehennem buz gibi donar kalır.

Nitekim orada yüz binlerce yeşiller giyinmiş melek, gamdan yandı kül oldu da Hz. Adem (as) meşalesi ortaya çıktı. Yüz binlerce beden canlarından uzaklaştı da Onun gözetimi altında Hz. Nuh marangoz oldu. Yüz binlerce sivrisinek orduyu istila etti de Hz. İbrahim (as) ortaya çıktı. Yüz binlerce çocuğun başı gövdesinden ayrıldı da Allah’ın kendisiyle konuştuğu Hz. Musa (as) gönül gözüne sahip oldu. Yüz binlerce insan beline ip bağladı da Hz. İsa (as) Allah’ın sırlarına mahrem oldu. Yüz binlerce can ve gönül yağmalandı da Hz. Muhammed (sav) bir gece miraca çıktı.

Hikaye: Zahidin arzusu

Rivayet ederler ki faziletli ve sırlı bir adama sır aleminin perdesi açıldı ve anında kendisine gaipten şöyle seslenildi: Ey bilge er! Ne diliyorsan dile ve dileğine er!

Adam şu karşılığı verdi: Ben peygamberlerin sürekli olarak çilelere maruz kaldıklarını gördüm! Nerede bela ve dert varsa, onlar herkesten önce gelip peygamberleri buluyor! Peygamberlerin payına düşen mademki betbahtlıktır, benim gibi zavallı bir ihtiyara huzur nasıl bahşedilsin? Ben ne yücelme istiyorum, ne aşağılanma, beni kendi halime bırakın yeter!

O yüce kişilerin nasibi elem ve kederden başka bir şey olmazken, biz en acizlerin eline hazineler nasıl olurda geçer? Peygamberler işkence ve azap yurdunun sultanları oldular, ben öyle şeylere dayanamam, bırakın beni kendi halime!

Ben bütün bunları sana istediğim kadar candan ve yürekten söyleyeyim, sen onları dikkate alıp harekete geçmedikçe neye yarar ki? Sen tehlike deryasına düşmüşsün, yüzeyinde köpük gibi yüzmektesin! Onun derinlerindeki canavarlardan haberin olsaydı, bu yola asla adımını atmazdın! Önce düşüncelerin seni allak bullak ediyordu, kararsızdın! Derken düştün deryaya, bakalım o bulunmaz sahile nasıl çıkacaksın?

Beşinci vadi: Tevhid vadisi

İstiğna vadisinden sonra tevhid vadisi belirir. (Allahın bir oluşu) Bu vadi Allahın birliği içinde kendini tamamen yok etme ve dünyevi şeylerin hepsinden bütünüyle sıyrılıp uzaklaşma vadisidir. Yüzler bu sahraya çevrildiğinde, başlarını kaldıranların hepsi de başını aynı gömleğin yakasından çıkarırlar. Bu vadide ister çok sayıda insan gör ister az sayıda insan gör, bu yolda sadece bir vardır bu birin içinde yok olup gidersin.

Ezel de ebed de kaybolup gedince, ortada hiçten başka ne kalır? Hep hiç olduğuna, hiç de bu hep olduğuna göre, işin özünde yokluktan gayri ne vardır.

Hikaye: Suya düşen sevgili

Çok sevimli bir genç kız kazara suya düştü, sevgilisi hemen suya atladı. Suda yüz yüze geldiklerinde, kız bağırdı: Be akılsız! Hadi ben şu girdaba düştüm, ya sen kendini buraya niye attın?

Delikanlı cevap verdi: Kendimi suya attım, çünkü düşen sen misin, ben miyim hiç fark etmedim!

Hayli zaman oluyor, benim benliğim kayboldu, tamamen sen oldum! Sen ben misin, yoksa ben sen miyim, ortada ikilik kaldı mı ki? Ya ben seninleyim, yada ben senim, yahut ta sen sensin! Mademki ilelebet ben senim, sende bensin, ikimiz sadece bir ederiz, işte o kadar!

Sen sen olarak kaldıkça müşriklik yürürlüktedir, sen silindiğin zamansa Tevhid ışıldamaya başlar! Sen kaybet O’nda kendini, işte budur Tevhid! Kendini kaybetmeyi de kaybet, işte bu dur Allah’tan başka hiçbir şeyi görmemek!

Altıncı vadi: Hayret vadisi

Tevhid vadisinin ardından karşına hayret vadisi çıkar. Orada hep elem ve hasretle kavrulursun. Her anınsa acı bir sızlanıştır. Ahlar, eyvahlar ve ıstıraplar yakanı bırakmaz. Günler geceler geçer ama ne gece vardır orada ne gündüz. Bu vadideki insan buz tutmuş bir ateş ve oradaki elemden ötürü yanıp yakılan bir buzdur. Hayrette kalmış insan buraya ulaşınca, yolunu tamamen kaybettiği için Per perişan olduğundan, tevhid vadisinde ruhuna nakşettiği şeylerin hepsini de kaybeder, hatta kayboluşu da kaybeder.

Kendisine sorulsa: Var mısın yok musun? Olup bitenin dışında mısın? Gizlide misin, açıkta mı? Fani misin baki mi? Sen sen misin? Yoksa sen sen değimlisin?

Şöyle diyecektir: Kesinlikle hiçbir şey bilmiyorum! Dahası o “bilmiyorum”u bile bilmiyorum! Aşığım ama bilmiyorum kime! Acaba ben kimim? Gönlüm hem aşkla dolu, hem de aşksız bir gönle sahibim!

Hikaye: Şeyhini rüyada gören mürit

Gönlü güneş kadar saf ve berrak genç bir mürit, bir gece şeyhini rüyasında gördü. Dedi ki: Hayretten dolayı gönlüm kanlar içinde yüzmede, orada senin durumun nedir söylesene! Senin ayrılmanla gönül mumum tutuşup yandı, sen gittin gideli ben hayretten eridim bittim! Hayretten haraketle ben sırları aramaya koyuldum, peki senin halin nedir orada?

Pir cevap verdi: Ben hem hayretteyim, hem de mest haldeyim. Hayretten sürekli parmaklarımı ısırıyorum. Bu hapishanenin ve çukurun dibinde olan bizler, sizlerden çok daha fazla hayretler içindeyiz! Bu alem de yaşadığım hayretin tek bir zerresi, dünyadaki yüz yüksek dağdan daha büyüktür.

Yedinci vadi: Fakr ve fena vadisi

Bundan sonra fakr (Allah’a muhtaç olduğunu bilme, Allah’ın sıfat ve zatında fani olma, fenafillaha erme) ve fena (Allah’ın varlığında yok olma hiçlik, fenafillah hali) vadisi gelir. Bu vadide hiç kimsenin sesi sedası çıkmaz, burası unutulmuşluk vadisidir. Burası dilsizlik, duymazlık ve kendinden geçiş vardır. Bu sonsuzluk deryasında kaybolan kimse, ebediyen kaybolur ve huzura erer. (fenafillaha hali) Gönül bu deryada kendisini kaybolmuş görmekten başka bir şey bulamaz. Eğer o bu kayboluştan geri getirilecek olsa, hem yaratış sırının ne olduğunu görür, hem de ona pek çok sır ayan beyan görünür.

Bu manevi yolun pişmiş ve tecrübe kazanmış yolcuları daha ilk adımlarında kaybolur giderler, fani olurlar, fani olunca insanda olsalar cansız varlık sayılırlar.

Hikaye: Sevgilinin saçı

Şeyh Maşuk-ı Tusi hazretleri, o sırlar deryası, bir geçe müridine şöyle dedi: “Aşkla kendini durmadan eritip tüket! Aşk içinde öyle eri ki incele incele bi saç teli haline gel! Sen varlığını o saç teline döndürdüğün zaman sevgili saçlarının arasında elbette sana da bir yer verir. Sevgilinin semtinde kıl gibi incelen, sonunda kesinlikle onun saçının bir teli olup çıkar. Eğer sen yol eriysen, kalp gözünde açıksa, kendi halini adım adım dikkatlice incele! Varlığından bir kıl ucu bile kalsa, yedi cehennem de senin bayalığınla dolup taşar!”

Simurg’a varış ve yolun sonu

Sonunda yüz binlerce kuş kalabalığından sadece birkaçı yüce eşiğe ulaşabildi (Simurg’a, ilahi huzura, Allah’ın katına) çok az miktarı oraya varabildi. Binlercesinden sadece biri oraya erişti. Bazıları okyanusta boğuldu, bazıları kaybolup yok oldu. Kimileri dağların zirvelerinde susuzluktan kederden ve elemden can verdi. Kimilerinin tüyleri kızgın güneş altında tutuşup yandı, yürekleri de kavrulup küle döndü. Bir kısmı yolda aslanlar ve kaplanlar tarafından paramparça edilip yutuldu. Diğer bir kısmı avcı kuşların pençelerine düşüp mahvoldu. Bazılarının çölde hararetten dudakları kurudu ve susuz kalıp öldü. Bazıları taneye (arpa buğday vs.) olan hırslarından dolayı çılgınlar gibi birbirlerini öldürdü. Kimileri son derece yorgun ve bitkin düşüp geride kaldığı için vazgeçti. Kimileri ise yoldaki harikulade şeylerin esiri olup oralarda kalakaldı. Bazısı da kendini eğlenceye, zevk u sefaya kaptırıp asıl gayesinin peşinde koşmayı bıraktı ve nefsine mağlup oldu.

Sonunda o yüz binlerce kuştan birkaçı muradına erdi. Yola çıkan ve yeri göğü dolduran o sayısız kuştan sadece otuzu (otuz rakamı en az kuş sayısı olarak anlaşılmalıdır) yüce huzur makamının nuruyla yeniden can buldular ve son noktaya, Simurg’a, ilahi huzura, Allah’ın katına ulaştılar.

 Yazının tamamını okumak için tıklayın

Dünya Bizim