GÜNCEL
Giriş Tarihi : 17-12-2019 09:11   Güncelleme : 18-12-2019 17:13

Hidayet Şefkatli Tuksal: Kapitalist Oluyor Da Müslüman Feminist Neden Olmasın?

​​​​​​​Batı’da yıllardır Türkiye’de ise yeni yeni tartışılmakta olan İslami feminizmin nasıl bir şey olduğunu konuşabileceğimiz en doğru isimlerden biriydi Hidayet Şefkatli Tuksal.

Hidayet Şefkatli Tuksal: Kapitalist Oluyor Da Müslüman Feminist Neden Olmasın?

Gazete Duvar'dan İslam Özkan, Araştırmacı yazar Hidayet Şefkatli Tuksal'la bir söyleşi yaptı.

O söyleşiyi Ekran Gazetesi okurları için alıntıladık.

İşte o söyleşi: 

Batı’da yıllardır Türkiye’de ise yeni yeni tartışılmakta olan İslami feminizmin nasıl bir şey olduğunu konuşabileceğimiz en doğru isimlerden biriydi Hidayet Şefkatli Tuksal. Kendisiyle feminizm, feminizmler, İstanbul Sözleşmesi, mütedeyyin bir camiada kadın hakları mücadelesi, aynı anda hem feminist hem de dindar olmanın zorlukları, mazbut bir hayat sürerek de kadın hakları mücadelesi verilip verilemeyeceğini, radikal feminizmin taleplerini konuştuk.

“Feminizm yetmedi şimdi de Müslüman feministler çıktı başımıza” diyenleri duyar gibiyim. Ama öyle düşünmeyin. Bu sözü sol ve seküler bir yerden söylüyorsanız feminizme ilişkin yeni bir yorumu tanımak üzeresiniz demektir. Dindar bir refleksle söylüyorsanız kadın hakları mücadelesinin alt sınıflardan kadınlara nasıl bir özgüven kazandırdığını yeterince anlamamışsınız demektir. Hidayet Şefkatli Tuksal’la yaptığımız röportajda en azından Türkiye’de yaygın olan radikal feminizmden farklı, belki mütedeyyin kitlenin bile kabul edebileceği bir feminist yaklaşımın olabileceğini, mütedeyyin kadınların kadın hakları mücadelesindeki deneyimlerini öğreniyoruz. Ayrıca bu camianın kadın mücadelesinden sınıf mücadelesine, insan haklarından mevcut siyasal sorunlara varana kadar meselelere hiç de homojen bir şekilde yaklaşmadıklarını da görmek mümkün.

İslam düşüncesine ilişkin çok farklı yaklaşımlar var ama en temel klişe, tarihsel olarak Müslüman düşüncenin ataerkil bir düşünce tarafından tutsak alındığını söylüyor. İslam düşüncesinin derinliklerine nüfuz etmeye çalışan bir ilahiyatçı olarak bu konudaki yaklaşımlarınızı öğrenmek isteriz doğrusu..

Bu soruya cevap verebilmek için biraz ataerkillikten bahsetmemiz lazım. Ataerkil dil ve zihniyetin hâkim olduğu her ortamda ataerkillik belirleyici bir güce sahip olur ve bu haliyle sanki doğal, meşru, ilahi, fıtri bir sistem olarak norm haline gelir. Bu bağlamda Müslümanların tarihsel tecrübesinin kaçınılmaz olarak ataerkillikle mecz olduğunu söylemek durumundayız ancak bu, İslamın ataerkilliğe mahkûm olduğu anlamına gelmez.

‘HZ. PEYGAMBER’İN ÖNÜNDE OTURMA EYLEMİ YAPAN VE HAKKINI ELDE EDEN HAVLE, MÜSLÜMAN KADINLARIN İLHAM KAYNAĞIDIR’

Peki, madem İslami tecrübe ataerkillikle mecz olmuş bir tecrübe, kadınların bu tecrübedeki yeri nedir, nasıl konumlandılar?

Bu konuda iki yaygın söylem var: Biri İslam’ın kadınlara bütün haklarını verdiği, diğeri ise İslam’ın erkek egemen, baskıcı ve kadına çok geri bir noktadan bakan bir din olduğu şeklinde… Aslında iki söylemin de haklılık payları var, çünkü İslam gerçekten de erkek egemen bir sistem içinde tanınmasına pek de alışık olmadığımız, miras gibi, çalışma ve mülk edinme hakkı gibi, boşanma gibi haklar vermiş kadınlara, ancak bugünkü standartlarla karşılaştırıldığında bu haklar biraz geride kalmış görünüyor. Hz. Peygamber’in sağlığında kadınların sistem içinde kendilerine bir mücadele alanı açtıklarını ve çeşitli kazanımlar elde ettiklerini görüyoruz. Bunu tek bir örnek üzerinden açıklayayım müsaade edersen. Havle örneği. Bir sorunu var, Hz. Peygambere geliyor ve çözüm bulmasını istiyor. Hz. Peygamber çözüm bulamıyor, böyle bir durumda mesela ne beklenir? Kadının dönüp gitmesi ve kaderine razı olarak çilesini doldurması… Ama Havle gitmiyor, Hz. Peygamber’le tartışıyor ve oturuyor, sorunu çözülene kadar da gitmeyeceğini belirtiyor. Oturma eylemi yapıyor yani bir türlü. Bunun üzerine ‘Allah seninle kocası hakkında tartışan kadının sözünü işitti’ diye başlayan Mücadele Suresi ayetleri nazil oluyor. Ve Havle’nin sorunu çözülüyor. Böyle pek çok örnek var. Onların cesareti ve çabaları bugün bile Müslüman kadınlara ilham vermeye devam ediyor.

‘MODERN PRATİKLERİN ETKİSİ, ESKİ SÖYLEMLERİ SAVUNAN BAZI HOCALARIN ÇOK ÖTESİNDE’

Farklı kesimden dine mesafeli insanlar, İslami kaynakların geneline hâkim olan ataerkil karakterin bir takım çağdaş yaklaşım ve yorumlarla izole edilemeyeceğini, İslam’ın ataerkil bir toplumda doğduğunu, bunun dışındaki çabaların dini çağa uydurmaya ya da moderniteyle uyumlu hale getirilmesi yönünde zorlama bir çabadan başka bir şey olmadığını söylüyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bence burada mesele şu: Geldiğimiz şu aşamada modernizmden nasibini almayan kimse kalmadı. Kadınların ve erkeklerin yaşam pratikleri değişti. Dindar insanların İslami anlayışları da buna paralel olarak değişti aslında. Ancak, bazı cemaatlerdeki hocalar ya da bazı ilahiyatçılar eski söylemleri savunmaya devam ediyorlar. Bu söylemlerin kimi olumsuz etkileri olsa da, bence pratiğin getirdiği dönüşüm çok daha güçlü.

‘KADIN HAKLARI MÜCADELESİNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL, BAŞÖRTÜSÜNÜ YASAKLAYANLARDI’

İslami camiada kadın mücadelesinin önündeki engellere ilişkin neler söylemek istersiniz? Siz kadın hakları mücadelesinde gerek mütedeyyin camia içerisinde gerekse dışında ne gibi engellerle karşılaştınız?

Benim tezimi bitirip, bu konuları kamuya açık bir şekilde konuşmaya başladığım zamandan bu yana neredeyse 20 yıl geçti, bu süreçte dindar camianın engellerinden çok, başörtüsü yasakları yüzünden engellerle karşılaştım. Güya seküler, ilerici hükümetler döneminde bırakın üniversitede çalışmayı, kütüphaneye bile giremedim ve bu üç – beş gün değil, yıllarca sürdü. Dindar camiaya gelirsek, orada beni anlayanlar destekleyenler olduğu gibi, çok aşırı gittiğimi düşünenler, görüşlerimi reddedenler de oldu. Tabii ki kimi zaman çok sert tepkiler aldım. Ancak bugün bakıyorum, genç nesil daha iyi bir durumda, kadınların sesleri, şikâyetleri, talepleri daha çok duyuluyor. Kadınlar belki çok keskin eylemlerle ve söylemlerle değil ama başka şekillerde bir mücadele yürütüyorlar. Yani o eski çileci, katlanan kadın profili yerine, çözüm bulma ve dönüştürme iradesine sahip bir kadın profili görüyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Kadın hakları mücadelesi bağlamında genç Müslüman kadınların geleceğine ilişkin ümitvar mısınız?

Evet, ümitvarım.

‘KAPİTALİST MÜSLÜMAN OLUYOR DA FEMİNİST MÜSLÜMAN NEDEN OLMASIN?’

İslami kesimin bir kısmı İslami feminizm diye bir şey olamayacağını, hatta bir kadının feminist olarak Müslüman kalamayacağını belirtiyorlar. Ne dersiniz?

Katılmıyorum. Hz. Peygamber servet birikiminden ısrarla uzak durduğu halde, o kadar kapitalist Müslüman ‘Müslüman’ kalabiliyor da, feminist olunca mı Müslümanlık güme gidiyor? İslam’dan çıkmak isteyenler zaten çıkıyor ama İslam’ın içinde kalmak isteyenleri de kimse oradan kovamaz.

Feminizme İslam’da yer açabilmenin kaynakların tarihsel okumaya tabi tutulmasıyla mı mümkün olduğunu düşünüyorsunuz? Başka türlü nasıl bir uyum sağlanabilir?

Feminizme İslam’da yer açmaktan ziyade, feminist analizlerden, tartışmalardan öğrendiklerimizle İslami literatüre, kaynaklara, fetvalara bir daha bakmak ve oralardaki erkek kayırmacılığını teşhis etmek ve buna karşı tavır almaktan bahsedebiliriz.

‘TÜRKİYE’YE DAHA ÇOK RADİKAL FEMİNİSTLERİN DÜŞÜNCELERİ YANSIYOR’

Bildiğim kadarıyla feminizmin tek bir türü yok. Siz hangi tür feminizme kendinizi yakın hissediyorsunuz? Sizce Batılı feminizm Türkiye’ye olduğu gibi getirilebilir mi yoksa yerel koşullara uygun hale getirme ameliyesinden geçirmek mi gerekiyor?

Ben yaşam tarzı itibarıyla dindar muhafazakar bir insanım. Bu yüzden çok eski moda bir feminizm olan 1. dalga bana yetiyor. Ancak dünyada ve Türkiye’de 2.ve 3. dalgaların türlü versiyonlarını, analiz biçimlerini, tartışmalarını, taleplerini de yok sayamıyorum. En azından akademik olarak ilgiliyim bütün bu feminizmlerle. Zaten Batı’da yekpare bir feminizm yok, aksine bazı konularda birbirinin tam tersi görüşleri savunan gruplardan oluşan çok geniş bir yelpaze var. Bize de bu yelpazenin keskin kısımlarının görüşleri daha çok ulaşıyor. Şu anda Türkiye’de, daha çok radikal feministlerin söylemlerini duyuyoruz medyada. ‘Aileniz batsın!’ ‘Erkekler her gün şu kadar kadın öldürüyor!’ gibi… Ben mesela bu sloganları doğru bulmuyorum. Cinsiyetsiz ya da akışkan cinsel kimlikli queer bir toplum tahayyülünü de benimsemiyorum, yanlış buluyorum. Bu taleplerde hedonist bir savrulma tehlikesi görüyorum ve bunların “canım ne isterse yapma hakkım var, çünkü ancak böyle özgür olabilirim!” sığlığında bir gençlik ideolojisi olduğunu düşünüyorum. Ama demokratik bir ortamda herkes kendisine iyi geleni savunabilir, deneyimleyebilir, başkalarına tavsiye edebilir; benim gibi birileri de yanlış bulup itiraz edebilir.

‘ANNE VE EŞ OLMAKTAN MEMNUN BİR KADINIM, RADİKAL FEMİNİSTLERİN KEYFİ İÇİN BU KONFORUMDAN VAZGEÇEMEM’

Feministlerin önemli bir bölümü mazbut bir hayatın kadın hakları mücadelesinin önündeki önemli kavramsal ve pratik engellerden biri olduğunu düşünüyor. Sizin düşünceniz?

Evet böyle bir eğilim var. Liberal teorinin kamusal alana ilişkin eşitlik taleplerini ev içine de taşıyan sosyalist kadınların etkisiyle, Aleksandra Kollontay, Emma Goldman gibi kadınların döneminden beri gelen bir ‘kadınların kurtuluşu’ söylemi var. Kadınların her alanda erkek tahakkümünden kurtarılmasını hedefleyen bir yaklaşım bu. Ama sadece erkek tahakkümünden değil, annelikten, ev kadınlığından, eş olmaktan ve aileden de kurtarılması hedefleniyor. Hatta artık şu geldiğimiz aşamada kadınların sabit bir cinsiyetten ve cinsel kimlikten kurtarılması da üzerinde çok konuşulan bir konu. Bunlar bazı kadınlara çok heyecan verici, özgürleştirici, ideal bir hedef olarak görünüyor, nitekim bunları benimseyen arkadaşlarım var. Bu bakış açısına sahip olanlar, mazbutluğu patriyarkaya teslimiyet olarak kodluyorlar. Bu yüzden, geçmişte de, bugün de mazbut dindar kadınlar, patriyarkayla işbirliği yaptıkları, erkek tahakkümüne karşı mücadele vermedikleri, feminist mücadeleyi zorlaştırdıkları gibi bir suçlamayla karşılaşabiliyorlar. Buna kendi özelimden cevap verecek olursam, anne ve eş olmaktan, aile kurmuş olmaktan memnun bir kadın olarak, radikal feministlerin keyfi için bu konforumdan vazgeçmek istemiyorum. Ama bu, ne kendi ailemdeki sorunları hasır altı etmemi getiriyor, ne de erkek egemenliğine bağlı sorunları görmezden geliyorum. Bunlarla mücadele ediyorum, hatta zaman zaman radikal feminist arkadaşlarımla birlikte mücadele ediyoruz.

‘SOSYALİST VE ÇEVRE DOSTU FEMİNİZM GİDEREK ARTIYOR’

Orta ve üst sınıftan kadınların birçoğunun haklarına kavuştuğu buna karşın hakları en fazla ihlal edilen kesimin alt sınıftan kadınlar olduğu düşünüldüğünde konunun sınıfsal boyutu, kadın mücadelesi boyutunun önüne geçmiş olmuyor mu? O zaman mesele sınıfsal ise kadın hakları mücadelesinin sınıf mücadelesi içinde yerini alması gerekmez mi?

Evet, kadın hakları açısından aslında sınıf mücadelesinin öncelikli olduğunu düşünen ya da iki koldan mücadele yürütülmesi gerektiğini savunanlar var. Sosyalist feministler hem kapitalizme, hem de patriyarka ve heteroseksizme karşı eş zamanlı bir mücadele yürütmeye çalışıyorlar. Son zamanlarda, hayvan hakları ve çevre mücadelesi de bunlara eklendi. Yani, sosyalist, vejeteryan/vegan, hayvan dostu, çevre dostu, queer feministlerin sayısı giderek artıyor.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NİN HEDEFİ KADINA YÖNELİK ŞİDDETİN KÖKÜNÜ KAZIMAK

Gelelim İstanbul Sözleşmesi’ne… Sizin İstanbul Sözleşmesi hakkındaki düşüncelerinizi almak isteriz.

İstanbul Sözleşmesi, gerek kamusal alanda gerekse ev içinde kadınlara yönelik şiddet başta olmak üzere, ev içi şiddete uğrayan erkek ve çocukları da kapsayan bir şiddetle mücadele sözleşmesi. Bu sözleşme hazırlanırken, eşitlik, ayrımcılık yasağı dahil olmak üzere, uluslararası bağlayıcı metinlerin yer verdiği unsurların tümüne dikkat edilmiş ve İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamına alınmış. Kadınlara yönelik şiddetin ‘kökünün kazınması’ hedeflenmiş. Tabii bu anlamda çok önemli bir sözleşme olduğunu düşünüyorum.

‘İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDE EŞCİNSELLİĞİ TEŞVİK EDEN BİR HÜKÜM YOK’

İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin mütedeyyin camiada başlatılan aleyhte kampanyayı nasıl görüyorsunuz? Bazı dindarların iddia ettiği gibi sözleşme, eşcinselliği ve boşanmayı teşvik mi ediyor ya da aile kurumunu tahrip yönünde bir niyet mi taşıyor? Sizce bu karşı hamlenin amacı ne?

Sözleşmeye karşı dindar camiada kimi çevreler tarafından yöneltilen itirazlar, sözleşmenin kadını şiddetten koruyalım derken, pek çok değerli şeyi feda ettiği görüşüne dayanıyor. Yani aslında kadının şiddetten korunmasına karşı olduklarını söylemiyorlar ama korunmanın bu yöntemlerle yapılmasına karşı çıkıyorlar. Sözleşmede açıkça eşcinselliği ve boşanmayı teşvik eden bir hüküm yok ama ikisini de normal bir insani durum olarak kabul eden bir ifade dili var, bu bazı insanları rahatsız etti gördüğüm kadarıyla. Ayrıca toplumsal cinsiyet terimi var ve bu terimin geçtiği kimi cümlelerde kadına zarar veren, onu erkeğin astı gibi gösteren anlayış ve pratiklerin mutlaka ortadan kaldırılması vurgusu var ki, bu da erkekle kadın arasındaki hiyerarşinin Allah tarafından kurulduğuna inananlar tarafından pek kabul edilebilecek bir şey değil. Dolayısıyla onlar sözleşmeyi inançlarına ve değerlerine aykırı ifadeler taşıyan ve radikal dönüşüm hedefleri içeren zararlı bir metin olarak görmeye ve itiraz etmeye devam ediyorlar ancak ben hükümetin sözleşmeyle ilgili bir geri adım atacağını zannetmiyorum.

Söyledikleriniz dikkat çekici anekdotlarla dolu. Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Hidayet Şefkatli Tuksal kimdir?

1985 yılında A.Ü. İlahiyat Fakültesinden mezun oldu, Hadis Ana Bilim Dalında “Kadın Aleyhtarı Rivayetlerde Ataerkil Geleneğin Tesirleri” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. Bu tez 2000 yılında “Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri” adıyla yayınlandı. Yurt içinde ve yurt dışında “İslam ve kadın” konulu pek çok panel, sempozyum, televizyon programına katıldı, gazete ve dergilere bu alanda röportajlar verdi, ayrıca Star, Taraf ve Serbestiyet gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. 2014-20016 yılları arasında Mardin Artuklu Üniversitesi Antropoloji Bölümünde Yardımcı Doçent olarak çalışan Tuksal, halen Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Din Sosyolojisi Bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.