ANALİZ
Giriş Tarihi : 14-12-2019 11:25   Güncelleme : 14-12-2019 11:25

Ahmet Yıldırım Yazdı: Yönetim, Öteki Ve Madunlaşmak...

İdrakten, adaletten, izandan yoksun bu zihinsel bilinç “Yönetimi” daha aktif kılarken yönetileni (Ötekini, Halkı) madunlaştırmıştır.

Ahmet Yıldırım Yazdı: Yönetim, Öteki Ve Madunlaşmak...

İnsanlar topluluk olarak yaşamaya başladıkları ilk zamanlardan bu yana iki unsurdan söz edilebilir. Yöneten ve yönetilen. İsimleri tarihte değişmiş olsa da temel de varlığını sürdüren bu iki unsurdur. Kavramsal olarak her ikisi de birbirine muhtaç, birbirinden beslenirler. Küçük topluluklarda, yapılarda motivasyonu artırmak ve birbirine moral vermek amacıyla bu ilişki daha sıcak ve samimi bir çizgide sürdürülür. Ancak nüfusun artması, özellikle kentleşmenin yaygınlaşması, bürokrasinin işlerlik kazanması, ekonominin bir piyasa döngüsüne dönüşmesi vb. nedenlerle toplum temelde yöneten ve yönetilen diye iki katmana ayrılmıştır. Doğal şartlar neticesinde ortaya çıkmış bu durum siyaseti doğurmuş, süreçte siyasetin başat roller üstlenmesine yol açmıştır.

Topluluklar bu iki unsur etrafında öbekleşmiş yönetim mekanizmasında yer alabilmek amacıyla nice rekabet örnekleri sergilemişlerdir. Kabile devletlerinden tutunda şehir devletlerine, oradan hanedanlık devletleri ve demokratik devletlere kadar süreç böyle işlemiştir. Bir taraf yönetilen diğer taraf yöneten olmuştur. Albenisi yüksek, istenilen, el üstünde tutulan ve öykünülen yöneten tarafta bulunmak olmuştur. Yönetim; yöneticiyi erk ile tanıştırmış onu güçlü kılmıştır. Ortaya çıkan bu güç yöneten ile yönetilen arasındaki en önemli ayrım noktası olmuştur. Mevcut bu güç egemenliği doğurmuştur. Egemen olma kaygısı, sevdası, isteği ötekileştirme kavramının konuşulmasını sağlamıştır. Egemen gücü elinde bulundurduğu için doğal olarak yönetileni ötekileştirmiş, öteye ait olanı tanımlamış, onun hakkında hükme varmış ve öteki hususunda yargıda bulunmuştur. Yöneten ortaçağda tanrının iradesi ile de kendini güçlendirmek kaydıyla ötekinin, öteki olduğu inancını pekiştirmiştir. Tanrının inayetini de yönetiminde mündemiç  kılan otorite; anlayışını da öteki üzerinden kurgulamıştır. Tanrı işin içine girdikten sonra öteki kendini yönetimden arındırmış, kaderci bakış açısına teslim olarak yönetimi uzaktan izleme yolunu tutmuştur.

Ötekinin içinden çıkan biri yönetici olmak istiyorsa ilk elden ötekine benzer tutum ve davranışlardan uzak durmalıdır. Çünkü yönetim ötekinden beslenen bir argümandır. Dolayısıyla yönetici olan öteki gibi düşünmeyen, onun gibi hissetmeyen, ona benzemeyen, onun gibi algılamayandır. Kimi yöneticilerin ötekine dair davranış işaretleri taşıması bunu değiştirmez. Bu şartlar değişmediği sürece ötekine yabancılaşmadan yönetici olmaz. Ötekinin içinden çıkan yönetici (otoriter) öteki ile arasındaki mesafeyi derinleştirmeden yöneticilik vasfını üstlenmesi, otoriteyi içselleştirmesi mümkün olmayacaktır. Her devrimin önce evlatlarını yemesi bu sebepledir. Özellikle Doğu toplumlarında ortaya çıkan durum bu yöndedir. Franzt Fanon Yeryüzünün Lanetlileri isimli kitabında yönetici sınıfı tanımlarken şuraya dikkat çeker: “Yönetici sınıfların ayırt edici özelliği öncelikle ne fabrika, ne mülk, ne de banka hesabıdır. Yönetici türü öncelikle başka yerden gelenlerdir, yerli halka, “ötekilere” benzemeyendir”.

Yöneten, ötekini tanımlayıp, kurguladıktan sonra öteki üzerinden bir de kendini tanımlamıştır. Dolayısıyla yargı bildiren, tanımlayan ötekidir. Öteki işin çıkış ve bitiş noktasıdır. Güç ve kuvvet ötekindedir. 20 ve 21. Yy’den bu yana yöneten varlığını öteki üzerinden kurgulamaktan vazgeçmenin yollarını aramıştır. Bu düşünce kaygısıyla ortaya yeni bir kavram atıp tartışılmasını istemiştir. Ülkemizde 2000’li yılların ortalarından bu yana uygulanan ve “Yönetişim” olarak ifade edilen bu yeni kavram önceki nesillerdeki idare, idareci, idare edilenden çok farklı bir işleyişi beraberinde getirmiştir. Özellikle bürokrasinin tanımlanıp siyasetin belirleyici unsuru olduktan sonra yöneten yönetileni biraz daha edilgen bir noktaya itmiştir. Öteki artık öteki olmaktan ziyade kitleleştirilmiştir. Ortaçağda karşımıza çıkan köleleştirme mevzusu modern dünyaya kitleselleşme olarak taşınmıştır. Aydınlanma, Rönesans ve Fransız İhtilali sonucu ötekinde bir kıpırdanmalar ortaya çıkmışsa da bu kıpırtılar egemen yönetim anlayışı tarafından manipüle edilerek fetişselleştirilmiştir. Kitleselleşen öteki var olma iradesini de kaybetmiştir. Artık her türlü algıya, manipülasyonlara açık hale gelmiştir.

Modern politikalar ve Popüler Kültür kısmen direnç gösteren öteki (Halk, millet) unsurunu törpülenmiş, sömürülmeye hazır hale getirmiştir. Çağa söz söyleyebilecek bir öteki yoktur artık. Öteki kitleselleşmenin içinde eriyip kaybolmuştur. Yönetişim; yönetenin konumunu pekiştirmiş bir halde karşımızda bulunmaktadır. Bu yönetim sistemi her kurumsal kimliğe sahip yapı tarafından büyük bir iştah ile sahiplenip uygulanmaktadır. Süreçte yönetim kendini yeniden üretmek şartıyla deri değiştirirken ortaçağda köle olan unsurlara kitle olma payesi vermiştir.

Uzun soluklu bu yönetim anlayışı her iki tarafı  (Yöneten ve Öteki) da etkisi altına alarak her iki tarafta bir zihin bilinci geliştirmiştir. İdrakten, adaletten, izandan yoksun bu zihinsel bilinç “Yönetimi” daha aktif kılarken yönetileni (Ötekini, Halkı) madunlaştırmıştır. Madun; ast, alt ve eskimiş anlamlarına gelir. İlk madun kavramını İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist kuramcı Antonio Gramsci kullanmıştır.  İtalyan Komünist Partisi kurucu üyesi ve bir süre lideri olan Gramsci hegemonya meselesini izah ederken subaltern (Madun) kavramını kullanır.  Subaltern kelimesi öteki üzerinde Rıza duygusunu doğurur. Razı olmuş /Razı edilmişlik hem ötekinin hem de iktidarın konumunu sağlamlaştırmıştır.

Egemenlik (otorite, iktidar) bu vesile ile kendisini eleştiren, tartışan, analiz eden, sorgulayan, itiraz eden, muhalefet eden tüm unsurlardan kendini beri tutmuştur. Subaltern (Madun) hale dönüşen öteki inisiyatif almaktan imtina etmiş, söylem geliştirmekten, yargıda bulunmaktan uzaklaşmıştır. Subaltern’in dudaklarından sessiz mırıltıların dışında bir şey dökülmemektedir. Haliyle subaltern’e dönüşmüş olan öteki hakkında söylemde bulunmak da egemene, otoriteye kalmıştır.

Egemenin (Yönetenin) en sevmediği ötekidir. Çünkü öteki yönetene kim olduğunu, onun nereden geldiğini hatırlatmaktadır. Öteki (Halk) Yönetene eskiyi (Yani Yöneteninde esasında Öteki olduğunu) ifade etmektedir. Yöneten her ötekiye baktığında kendini görmektedir. Bu yüzleşme hiç te istenilen bir şey değildir. Öteki yokluğu, acziyeti, yoksunluğu, kısıtlanmışlığı hatırlatmaktadır. Bu psikolojik durum travma etkisi yaratmaktadır. Halbuki yönetenin içinde bulunduğu yer ona güç, kuvvet ve kudret imkanı, söz söyleme iradesi vermiştir (Başkanlık, Müdürlük, Chief Executive Officer (CEO), Yönetici vb). Söz hakkını! elde etmişken bırakmayı ahmaklık olarak değerlendirmektedir.

“Her birey seçme hakkına sahiptir” söylemi illüzyondan başka bir şey değildir. Zira seçilecek olanlar daha öncesinden yönetişim organları tarafından seçilmiştir. Birey ise bu seçilmiş ve hakkında karara bağlanmış şeyler hususunda bir tercih yapacaktır. Ancak buna rıza göstermelidir. Adalet kaygısından uzak işleyen sürecin beslenme kaynağı ötekidir.

Yönetimi, yöneticiyi doğuran, ortaya çıkaran Ötekidir. Faal olan öteki kendi rızası ile fiil ortaya koymaktan kendini alıkoymuştur. Sonrasında hiçbir otorite, iktidar, egemenlik var olan bu bilinci değiştirmek, zihinsel bir dönüşüm ortaya koymak için çabalamamıştır. 

Arz edilen (dikte edilen) mevcut bilincin, zihnin devam etmesidir. Statüko olarak ifade bulan bu durum her iktidar dönemlerinde mevcut bilinci yeniden şekillendirip üretmiştir. Zira meşru görülen, olması gereken ve muteber görülen bu zihinsel bilinçtir. İktidarda kalmanın yolu bu bilincin devam etmesine bağlıdır. Toplumsal katmanların hepsi bu bilinci içselleştirmiş durumdadırlar. Bunun yansımalarını en yakınlarımızda dahi görürüz. Bu durum genelde bağımlı ve bağlantılı ka(ı)lma çabası olarak karşımıza çıkar. Toplumun en küçük yapı taşında bile karşılaşırız. Ötekileşmeye ve kitleselleşmeye rıza gösteren her birey kendi iç dinamiğinde muhalif olanı, eleştireni, sorgulayanı yargılar, etiketler, damgalar ve onun hakkında hüküm verir. Bir ailede, organize bir yapıda, kurum ve kuruluşlarda sorgulayan, eleştiren hep damgalanmak kaydıyla ket vurulmaya çalışılır. Bağımsız ve bağlantısız, minnetsiz yaşayanların yaşamları her toplumsal tabakada zor olmuştur. Basit bir kurumsal yapıda, kurumsal yapıya entegre olmuş STK’larda, küçük cemaatlerde dahi olan budur. (Herhangi bir yapının İl başkanlığı az uz şey değildir). Dernek Başkanı, Kanaat Lideri, Şeyh,  Müdür, Yönetici herkesle aynı kalsa (Öteki olarak kalsa) kendisine tabi olanları nasıl yönetebilir? Nasıl emir verip, talepte bulunabilir? Bu yapılabilecek bir durum değildir. Onun için ötekine ihtiyaç vardır. Halbuki o makama gelmezden önce herkes öteki idi. Fakat yukardaki konumlara gelenler elde ettikleri statü ile birlikte öteki olmaktan çıkıp yönetici oldular, yöneticiliğin vasfını içselleştirdiler. 

Ötekinin; damgalayıp, ifşa edici, itham edici bir toplumsal düzlemde fikrin ve düşüncenin gelişme olanağı zayıftır. Zira aykırı düşünenler yaftalanarak yaptıkları fiillerden uzak tutulmaya çalışılır. Merhum Cemil Meriç’in “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı yerde düşünce adamı çıkmaz” serzenişi  anlaşılır bir durumdur. Ötekinin uykuya dalması veya uykunun devam etmesi için her dönemde işe yarayan iki unsur arz-ı endam eder; Romantizm ve Hamaset. Bu iki kavram her dönem iş yapar.

Ötekileştirilenin içinde bulunduğu durumdan onları yine ötekileştirilenin iradesi kurtaracaktır. Öteki kendi irade ve tasarrufunu ifade edecek bir duruş ve bilince ulaşması gerekmektedir. Bu gereksinim öteki için ontolojik bir vakadır. Aksi halde öteki daha çok evladını bu yolda telef edecektir. Şuan öteki evlatlarını yönetici olmak için yani Yönetim mekanizması için büyütmektedir. Bu bilinç dahi otoritenin güçlü olduğunu kabullenmektir. Halbuki güçlü olan, imkanı olduğu halde bu topa girmeyen öteki kalandır. Ötekileştirilen (Halk, Millet) aklın öncülüğünde öyle bir şuur ve bilinç ile evlatlarını yetiştirmeli ki evlatları hem güç (Yönetim) tarafından yutulmasın hem de konumlandığı yerde yönetimin gücüne, büyüsüne aldırmadan ötekinin duygularını, taleplerini dile getirebilsin.  

Nerde olursa olsun Ötekine, Öteki Kalana, Ötekileştirmeyene selam.