Okumak Farkındalıktır...
Nevzat ÖZKAYA

Okumak Farkındalıktır...

Bazı gazeteler her gün kuruma gelir, okumayı seven sakinlere bunlar ücretsiz dağıtılır.

Bir sakin dikkatimi çekiyor; her sabah, bulduğu gazetelerden alıp gidiyor. İsmini bilmiyorum. Ama düzenli gazete okuduğunu gördüğümde kendisini merak ediyorum. Hatta hayranlık da duyuyorum.

Bir gün sahaf arkadaşım dedi ki, “Darülaceze’de bir arkadaşım var, seni sordum, iyi tanıdığını söyledi.” O arkadaşının isminin de Aytekin olduğunu söyledi. Bu bahsettiği arkadaşın kendisinden sürekli kitap aldığını, kitap okumayı çok sevdiğini de anlattı.

Benim için muhteşem bir bilgiydi bu. Her sabah daha da dikkat ediyorum tavırlarına ve anlamaya çalışıyorum. Bana geldiğinde selam verir ve çok kibar bir şekilde gazetesini alır ve ayrılır oradan. Bir gün eve giderken Aksaray’da karşılaştım, selamlaştık, ayaküstü muhabbet ettik.

Beni çok etkilemişti Aytekin abi. Bir sabah yine gazete almaya geldiğinde dedim ki: “Aytekin abi, eğer müsait isen bir çay içelim birlikte.”

Oda, “memnuniyetle” dedi.

Çaycımıza da söylemeden, gidip kendi elimle iki bardak çay aldım ve karşılıklı oturduk.

Çaylarımızı yudumlarken, “sevgili abim, kendinden bahseder misin biraz?”dedim.

Önce, çay için teşekkür ederek başladı.

“1954 Ankara doğumluyum. Ankara'da uzun süre kalamadık. Babamlar İstanbul’da Balat’ta oturuyorlardı. Doğrum için babam annemi Ankara’ya, dedemlerin yanına getirmişti. Benim doğrumum sırasında doktorlar, kritik bir doğum olacağını söylemişler o yüzden, dedemler, dayımlar Ankara’da olduğundan orada yardımcı olurlar diye gelmişler.

 Ben sezeryanla doğmuşum. Hastanenin o zamanki başhekimi, bütün aile bireylerini karşısına alarak anneme; “kızım senin doğrumun çok zor oldu. Çocuğu da seni de çok zor kurtardık. Ölüm riski çok yüksekti. Yeni hamileliğin daha da tehlikeli olacak.”diyerek uyarıda bulunmuş.

Takdiri ilahinin önüne geçilmiyor tabi ki. Annem kız kardeşime hamile kalıyor. Henüz annem yirmi dört yaşındaydı. Annemin sancıları başladığında babam alıyor, Haseki’ye acile götürüyor. Çocuk sağ ve esen dünyaya geliyor ama annem hayata gözlerini yumuyor. Mekanı cennet olsun, Allah tahsiratını affetsin. Kalan cemil cümleye sağlık afiyet versin. Kız kardeşim beş aylık bebekti. Çocuk, haliyle, bakıma, ihtimama muhtaç. Konu komşunun elinde çocuk helak oldu. Beş aylık bebek iken vefat ediyor. Hayatta hiç kimsem yok. Baba tarafından kimseyi tanımıyorum. Belki kütükten araştırsak akrabalarıma ulaşabilirim ama, bu güne kadar onu da yapmadım. Bu şekilde öğrenmek kabil olabilir ama, benim öyle bir merakım da olmadı. Buna gerek de duymadım. Akrabalarım olmasa da yalnız değilim. Bu kurumu çok seviyorum.

Dedemler, annem vefat ettikten sonra dedem babamı ikna ederek beni yanına aldı. Babam zaten dünden razıydı. Babamla hiçbir zaman iftihar etmedim. Zaten öyle iftihar edecek, övünecek bir meziyeti yoktu. Ama annem, muhteşem bir kadındı. Çok fazla annemi hatırlamasamda arkadaşları ve yakından tanıyanlar ondan övgüyle bahsederler. İyi bir terziymiş annem. Hatta bir çok sanatçının da o zaman elbiselerini dikermiş. Ben o zaman dört buçuk yaşındaydım. Dedem, annanem ve dayım beni yetiştirdi.

Kuran Bayram’ın ikinci günü annannem vefat etti. Annannemin cenazesinde dedem bana; “Oğrum ben de artık fazla yaşamam” dedi. Bende; “Ağzından yel alsın dede.”dedim. Dedemle anannem teyzeoğlu teyze kızıydı. Aralarında müthiş bir sevgi saygı vardı. Üç ay sonra da dedem vefat etti.  Olacakların önüne geçemeyiz. Hepimiz faniyiz.

Annannem ve dedem benim annem babam gibiydi. Bunların vefatları beni çok etkiledi. İki koltuk değneği düşünün, iki koltuk değneğini kaybetmiş, yürüme özürlü durumuna düştüm adeta. Bu olay beni o kadar etkiledi, ama hiç bir zaman hayata tutunmaktan vazgeçmedim. Hayata dört elle sarıldım.

Dedemlerden sonra küçük dayımın yanında kaldım bir müddet. Dayımın pastanesi vardı. Aksaray’da daha sonra Osmaniye’de onunla birlikte çalıştım. Dayımın bende çok emeği var. Askere gidip geldikten sonra ise İstanbul’a döndüm.

Evet, bişe sahibi olamadım, hiç evlenmedim, tahsilimi de tamamlayamadım. Okulu bıraktımsa da okumayı hiç bırakmadım.Okumayı çok seviyorum.

İnsanlarla medeni ölçüler içerisinde sağlılıklı diyaloglar geliştirerek öğrendiklerimi paylaşmak itiyorum. Ufak tefek ticaretle de uğraştım ama onda da başarılı olamadım. En nihayetinde kiralarımı bile ödeyemez hala geldim. Çaresiz kaldım. O yüksek kalın duvarları aşamayınca, enerjim, nefesim gücüm yetmeyince artık çaresiz kaldım, naçar ve düçar,  kuruma yerleşmeye karar verdim.”

Aytekin abi bunları anlatırken öyle güzel, öyle akıcı sözcükler dilinden dökülüyor ki, pür dikkat dinliyorum.

“Pazarlarda tezgah açmak zorlaşınca, kağıt toplamaya başladım” diyor. Tabi bu işi yaparken de sıradışı çalışıyor. “İnsan onuruyla çalıştıktan sonra her iş birdir.”diyor.

“Gençler günde iki üç çuval kağıt, plastik topluyor, ben ise bir çuvalı zor dolduruyorum. Günlük kazancım on beş, yirmi liraya kadar indi. Bu işi yaparkende çok zorlanmaya başladım. Bitkin düşüyordum iyice. Günüz sıcakta çalışmak zor oluyor, o durumda gece çalışıyorum.

Bir gün kağıt toplama arabam elimde, Aksaray’ı dolaştıktan sonra Muratpaşa Camisi’nin yanındaki parka geldim. Dinleniyorum. Elimde de kitap var, dinlenirken onu okuyorum. Gecenin sakin havasında kitap okumak güzel oluyor.”

Burada antiparantez açalım, kağıt toplarken elinde bulunan poşette de kitabı, gazetesi ve sözlüğü bulunuyor. Vakit buldukça kitap okuyor. Hatta, ‘boş vakit demek ne demek’ diyor. ‘Boş vakit olur mu?’ diyor. “Vakit en büyük servettir” diyor.

“Gece saat üç buçuk civarı, beni parkta gören bakkal arkadaşım da yanıma geldi. “Uykum kaçtı, biraz muhabbet edelim” dedi. Biz onunla konuşurken takım elbise giyinmiş biri geldi karşı banka oturdu. Bize baktığını farkedince, “”mahsuru yoksa muhabbetinize katılabilir miyim?” dedi. Biz de “tabi” dedik. Sohbet ilerleyince bakkal arkadaşım uykusunun geldiğini söyleyerek müsade istedi. Biz o arkadaşla sabah yediye kadar sohbet ettik. Marmara Üniversitesi’nden emekli doçentmiş kendisi. Tabi bu arada telefonlarımızı da alıp verdik birbirimize. Dostluğumuz ilerledi.

Bir kaç gün sonra bana, “Sen bu sıkıntıları çekme. Darülaceze’yi biliyor musun? Oraya götüreyim seni. Odada kal. Mevcut sıkıntılarında giderilmiş olur.”dedi. İlk başta hiç düşünmedim. Sonra iyice kendimi dinlediğimde, dışarda yaşamamın çok zor olduğunu, Darülaceze’nin benim için daha uygun olacağına kanaat getirdim. O arkadaşı aradım, kararımı verdiğimi söyledim O da “hayırlı olsun, git arabayı hurdacıya ver, ben hemen geliyorum. Darülaceze’ye gidiyoruz” dedi.

Arabayı hurdacıya verdim, o dostumla Darülaceze’ye geldik. Allah razı olsun, o dostum buradaki arkadaşlara kendini tanıttı ve “ne tür sıkıntısı olursa beni arayın” dedi. Sonra müracaatım da olumlu bulundu ve burada kalmaya başladım.

Abdülhamid Han’dan Allah razı olsun. Bu güzide kurumu, bu tarihi kurumu ihdas edenler nur içinde yatsınlar. Ben bu kurumda çok çok mutluyum. Personeller güzel, başkanımızda, idari personel çok iyi. Burada kalan sakinlerle dostluğumuz güzel. Burada yapılanlar, buranın koşulları hep bizim iyiliğimiz için düşünülmüş, herşey bizim için yapılıyor. Çevre düzenlemesi olağanüstü güzel. Bu çalışmaları büyük bir iftiharla gözlemliyoruz. Buraya katkısı olanlar elbette ki büyük bir iş yapıyorlar. Burada yapılan çalışmalar, sunulan imkanlar bizim rahatımız için, daha konforlu yaşamamız için. Bu da bizi mutlu ediyor, bize kıvanç veriyor. Başkanımız Hamza Cebeci’ye teşekkür ediyoruz. Başkanımızın şahsında tüm çalışanlara minnet borçluyuz.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...