15 Temmuz Darbe Girişiminin Düşündürdükleri…
Ramazan DEVECİ

15 Temmuz Darbe Girişiminin Düşündürdükleri…

15 Temmuz 2016 tarihinde ülkemiz bir darbe girişimine şahit oldu. Bugün darbe girişiminin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu hain girişim Allah’a hamd olsun ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın cesur duruşu ve halkımızın direnişi ile başarılı olamadı.

CIA destekli FETO terör örgütü tarafından gerçekleştirilen bu darbe girişimi başarılı olsa idi Allah korusun ülkemiz bir iç savaşın içine düşüp bölünme tehlikesi ile karşı karşıya kalabilirdi.

Esasen 15 Temmuz darbe girişimi büyük Ortadoğu projesinin Türkiye ayağını oluşturmaktan başka bir şey değildi.

Büyük şeytan Amerika uzun yıllardır Ortadoğu da İsrail’in güvenliği için operasyonlar gerçekleştiriyor. Irak’ın bölünmesi, Suriye’nin iç savaşla birlikte bölünme aşamasına gelmesi, bölgenin istikrarsızlaşması, hep büyük şeytanın bölge üzerinde oynadığı oyunların sonucu idi.

Suriye’den sonra sıranın Türkiye’ye geleceği rahmetli Erbakan hoca başta olmak üzere olayların derinlemesine değerlendiren alim ve aydınlar tarafından dile getiriliyordu.  15 Temmuz darbe girişimi büyük şeytan Amerika’nın bu planının uygulamaya geçtiğini gösteriyordu.

Başta siyasiler olmak üzere birçok kimse darbe girişiminin arkasında ABD’nin varlığını söylemesine rağmen darbe karşıtı gösterilerde ABD’yi lanetleyen tek bir sloganın atılmamış, ABD ile ilişkilere darbe girişiminin bir etkisi olmamıştı. 16 Temmuz 2016 Cumartesi günü şimdiki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu darbenin arkasında ABD var açıklamasını yapmıştı.

Süleyman Soylu’nun da söylediği gibi 15 Temmuz darbesinde asıl Faktör ABD idi. FETÖ bu darbenin sadece kuklası idi. Darbe karşıtı bir söylem geliştirirken kuklaya değil, kuklacıya işaret etmek gerekiyordu. Ama bu genellikle ihmal edildi.

Bugün sadece AGD darbe karşıtı gösteri düzenlerken yer olarak İncirlik’i hedef olarak ABD’yi seçti.

Amerika’nın ülkemizde başka operasyonlara kalkışmaması için, öncelikle başta incirlik olmak üzere ülkemizdeki tüm ABD üstlerinin kapatılması ve Amerika ile ilişkilerin farklı bir düzlemde yürütülmesi gerekiyordu. Ama yapılmadı yapılamadı. Amerika Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen terör örgütü PYD’ye her türlü silah desteğini gizlemeye gerek duymaksızın açıktan vermesine rağmen Amerika’ya karşı gerekli tavrı ne yazık ki alamıyoruz.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ülkenin her yerinde sabahlara kadar darbeye karşı direniş nöbeti tutan insanımız bu nöbetini 15 Temmuz’un yıldönümünde yenileyecek. Darbelere karşı durmaya hazır olduğunu yeniden ilan edecek. Ama sanıyorum yine kuklacıyı değil kuklayı konuşmaya devam edeceğiz.

Her şeye rağmen 15 Temmuz direnişi göstermiştir ki bundan sonra ABD destekli her general elini kolunu sallayarak bu ülkede darbeye girişemeyecektir.

ABD kuklası CIA destekli FETO terör örgütü darbe girişiminde sivil halkın üzerine ateş açarak ABD uşağı olmanın insanı ne kadar alçaltabileceğini göstermişti.

Filistinliler “İsrail ile örtünen çıplak kalır” der. 15 Temmuz darbesi göstermiştir ki ABD ile örtünen kişiliğini, kimliğini ve şerefini kaybediyor.

15 Temmuz darbesi sonrasında FETÖ terör örgütüne karşı hükümet çok ciddi bir mücadele ortaya koydu, koymaya da devam ediyor. Elbette bu hain örgüte karşı bu mücadelenin en sert şekilde ama adalet konusunda çok hassas olarak verilmesi gerekiyor. Bir mazlumun bile suçsuz yere mağdur olmaması için çalışılmalı, zira devletlerin mücadelesi hukuk içerisinde adalet ölçüsünde olur, olmalıdır. Suçlular cezalandırılırken suçun şahsiliği de unutulmamalıdır.

Bugüne kadar ne yazık ki süreç Adaleti değil güvenliği önceleyerek yürütüldü, yürütülüyor. Hukuki ölçülüler adaleti kıstas alarak belirlenmediği için, FETÖ ile mücadelede birçok insan FETÖ ile ilgisi olmadığı halde mağdur edildi. Muhalif olanlar FETÖ bahanesi ile cezalandırılıyor algısı oluştuğu gibi, FETÖ üyesi olmanın ölçüsü de net bir şekil de ortaya konulmadı, konulamadı.

FETO terör örgütü düne kadar (17 Aralık 2013 öncesine kadar) başta Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm siyasilerin ve devlet yöneticilerinin saygı duyup destekledikleri, adına hizmet, cemaat denilen ülkemizin en saygın oluşumlarındandı. Lideri Fethullah Gülen herkesin saygı duyduğu alim bilinen biriydi.

Söz konusu oluşumun devletin kurumlarında kadrolaştığını ise herkes biliyordu. Emniyet yapılanması, yargı yapılanması ile ilgili kitaplar yazılmıştı. Askeriyede de kadrolaştığı konuşuluyordu. Bu kadrolaşmanın hedefinin yargı yada askeri bir darbeyi hedeflediği çok düşünülmese de bu kadrolaşmayı bu konuları takip eden herkes biliyordu.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra eskiden cemaat yada hizmet hareketi denilen CIA destekli oluşumun FETO terör örgütü olduğu tescillendi. Ama tabanda sayın Cumhurbaşkanının ibadet ehli diye isimlendirdiği geniş bir kesim vardı. Bu kesimde darbe girişiminin ardından örgüt elamanı olarak cezalandırıldı, cezalandırılıyor.

Elbette devlete ihanet içerisinde olanlar darbeye bir şekilde karışanların ve darbeyi destekleyenlerin kim olurlarsa olsunlar, hak ettikleri cezaları almaları gerekiyor. Ama suça bulaşmamış, dini bir cemaat olarak, devletin desteklediği bu yapıya belki de devlet yönlendirmesi ile bulaşmış tabandaki ibadet ehli insanlara karşı devletin daha kucaklayıcı davranması gerekiyordu. Görünen o ki tabandaki ibadet ehli insanlar belki de en çok cezalandırılanlar olmuştu. Hatta FETÖ şüphesi ile bu yapı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar bile işlerinden atılıyor, adli takibata uğruyordu. Bu durum kamu vicdanında adaletin zedelendiği intibaını oluşturuyordu. Unutulmamalı ki adaletin zedelenmesi tuzun kokması anlamına gelir.

İktidarın FETÖ ile mücadelesinde en çok bedeli tabandaki insanların ödemesi, tabanı mağdur konumuna düşürdü. Bu mağduriyet çoğunluğu Ak Parti yanlısı olan bu insanların yakınlarını olumsuz etkiledi. Tabandaki insanlara daha kucaklayıcı davranıla bilseydi, belki bu insanların içinden geldikleri yapıyı sorgulamaları daha kolay olacaktı. Mağduriyet bu insanları, FETÖ’den daha fazla iktidarı sorgulamaya yönlendirdi diye düşünüyorum.

15 Temmuz darbe girişiminin ilk günlerinde darbe karşıtı gösterilere katılan cemaat sempatizanı insanlar, siz takiyyecisiniz diye dışlanmış, sizin için tövbe kapısı kapandı denilerek itirafçı olmaya davet edilmişti.

Bu örgütün takiyyeci yaklaşımından dolayı kim samimi, kim samimi değil tespit etmek elbette zordu. Bu zorluğa rağmen FETO terör örgütünün ihanetini şimdiye kadar anlayamadılar diye 15 Temmuz öncesinde sempati duydular diye cemaat sempatizanlarına sizin artık tövbe şansınız kalmadı demek doğru bir yaklaşım olmadı diye düşünüyorum.

Unutulmasın ki daha üç yıl öncesine kadar devlet büyükleri bu kadar meşrulaştırmasa, bu kadar itibar etmese, bu kadar övmese, belki bugün bu örgüte sempati duyan birçok insan bu örgütle ilişkiye girmeyecek sempati duymayacaktı. Nitekim 17- 25 Aralık’tan sonra bunların evlerine ve yurtlarına insanımız rağbet göstermemişti. Geçmişte bir şekilde bunların evlerinde kalıp bunlara sempati duyanların hemen bir anda bu yapıdan ayrılmaları o kadarda kolay değildi. Çünkü içinde bulundukları yapıya inanmış ve güvenmişlerdi.

Bence geçmişte siyasiler bu örgütün önünü açarak çok sayıda insanımızın bu örgütün ağına düşmesine sebep olmuşlardı. Öyle ise bu insanların bu örgütle bağlarını koparmalarına yardımcı olunmalı sempati düzeyinde kalan sayın Cumhurbaşkanının ifadesi ile ibadet ehli diye nitelendirilen insanlar cezalandırılırken Adalet unutulmamalıdır. İşten atılan insanların eşleri, çocukları, aileleri unutulmamalıdır.

Müslüman olarak bizler için ise kişilerin beyanı esas olmalıdır. Niyet okumaktan vazgeçmeliyiz. Unutmayalım ki kalplerde olanı sadece Allah bilir. Bize düşen işsiz ve aşsız kalan insanlara sahip çıkmak, ailelerine sahip çıkmak yardımcı olmaktır. Ve elimizden geliyorsa bu insanları vahyin anlattığı İslam ile buluşturmalı, Siyonizm ve ABD yanlısı olmanın vebalini hatırlatmalıyız. Yoksa filan şahısta vakti ile FETO’yu övmüştü onu ne zaman içeri alacaklar demek, bunu söylerken de on yıl önce söylenen sözleri örnek vermek, ama üç yıl önce öven siyasileri gündeme getirmemek Müslümanca bir tavır olmasa gerek.

İmam Ali “Bin kez zulme uğraşanda bir kez zulüm yapma der” ve zulüm yapmaktansa zulüm görmeyi tercih ederdi. İmam Ali’nin adalet anlayışı “bir gemide 99 cani olsa bir mazlumsa olsa, o gemi batırılamaz” anlayışıdır. Bir mazluma haksızlık yapmamak için aşırı bir hassasiyet gösterme anlayışıdır.

İslam’ın esası tevhit ve adalet Müslüman olmanın esası vahdettir. Adalet yoksa tevhitte zedelenir. Bir Müslüman olarak adalet ve vahdet en hassas olmamız gereken iki ilahi emirdir.

Rabbimiz; kardeşlerimize ve bizlere hakikati bilerek hakka teslim olmayı nasip et.

Rabbimiz; bizleri adaletten şaşırtma. İmam Ali’nin adalet anlayışını hayatımıza ve düşüncemize hakim kıl. İmanımızı kamil amelimizi salih eyle.  

Rabbimiz; Muhammed’e ve aline salat eyle….

Selam adalet üzere ve hidayet üzere olanlara olsun…

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ali Bulaç Yazdı: Yükselen Milliyetçilik Ve Aşınan Kimlikler
Ali Bulaç Yazdı: Yükselen Milliyetçilik Ve Aşınan Kimlikler
Türkiye’de Edward W. Said’in “Kültür ve Emperyalizm” kitabı okundu, okunuyor…
Türkiye’de Edward W. Said’in “Kültür ve Emperyalizm” kitabı okundu, okunuyor…