Bize Ne Oluyor? Bizde Ne Ölüyor?
Ahmet Yıldırım

Bize Ne Oluyor? Bizde Ne Ölüyor?

Son dönemlerde köylüden şehirlisine, okuyanından okumayanına, havasından avamına, bürokrat, siyasetçi, toplum bilimcilerine kadar toplumun tüm kesimlerinin ortak sorusu Bize Ne Oluyor? Çoğu zaman istemsizce ağzımızdan çıkıyor bu soru. Soru olumludan ziyade olumsuzluğa daha yakın bir içeriğe sahip; içinde bir meçhulü barındırıyor. Sorunun sebebi çok çeşitli olmakla birlikte çoğu zaman toplumsal olayların ardından ifade ediliyor.

Bize Ne Oluyor? Sorusu kendi içinde bir acziyeti, çaresizliği barındırıyor. İçten içe bir pişmanlık, umutsuzluk ve derin bir hüzün barındırıyor. İnsan sorunun ağırlığından gerçeklikle ilişkisini koparmak istiyor. Yaşanılan olumsuz olayın bir parçası olmaktan korkuyor. En uç noktada belki kendi kendisiyle yüzleşmekten korkuyor.  Zira soru olumsuz bir olayın neticesinde arz ediyor. Bu olumsuz olayda bireyin bir dahiliyetinin olup olmaması psikolojisi insanın kaskatı kesilmesine, kendi sorumluluklarının altında ezilmesine sebebiyet verebiliyor. Derin suçluluk psikolojisi ve çaresizlik psikolojisi insanda bir çöküntüye, kopuşa sebep olabiliyor.

Buna rağmen Bize Ne Oluyor? Sorusu temelde cevabını içinde barındırmaktadır. Zira soru, sorun olan Biz, yani fail ile başlıyor. Etkeni de edilgenliği de Biz kavramının barındırdığı iki uçlu, fakat çok sebepli bir kalıptır. Fail ve mefulü birlikte barındıran bir soru kalıbı...

Bir çırpıda dilimizden dökülmesine rağmen soru ağır tonajlı. Hepimiz sorunun ağırlığı altında eziliyoruz. Ağırlığını insanın kendi kendisiyle yüzleşememesine borçludur. Zira sorunun cevabı direkt bizimle ilgilidir. Bizzat müsebbipi “Biz”’dir. Soruyu sorarken sorunda kendimizin eksikliğinden, sorumluluklarını yerine getirememe/k/ten kaynaklı psikolojik bir pişmanlık ve suçluluk duyarız. Doğal olarak sorunun bir parçası olduğumuzu düşünürüz.

Son günlerde Suriyeli kardeşimizin başına gelen alçak saldırı neticesinde söz konusu soru tekrar dilimizi aşındırmaktadır. Elbette olayın tarafının Muhacir bir kardeşimiz olması üzüntü ve utancımızı iki kat artırmaktadır. Fakat bu tür saldırı ve alçaklıkların kimlik, cinsiyet ve ırk ayrımı yapmadığını görmemiz gerekiyor.

Konuyu tahlil ettiğimizde Sosyal Suç kavramının geçmişinin çok eski olmadığını görürüz. Özellikle 1970 – 2000 yılları arasında sosyal olaylarda kayda değer, infial uyandıracak cinsten pek olaylar görülmez. (Siyasi, politik, askeri, ekonomik vb hariç) Fakat 2000’li yıllardan itibaren tırmanışa geçen bir Sosyal Suç oranıyla karşı karşıyayız. Uzaklardan duyduğumuz kimi sorunların hemen yanı başımızda (Üst kat, alt kat veya yan katlarda) bizlere tebelleş olduğunu sanırım kimse inkar etmeyecektir.

Çeşitlenerek artan bir sosyal suç kavramıyla muhatabız. Geçmişte siyasi veya benzer toplumsal tartışmaların, kavgaların, suçların yerini günümüzde boşanma, çocuk gelinler, kadın cinayetleri, tacizler, tecavüzler, bedeni parçalara ayırarak öldürme, hayvanların katledilmesi ve işkence edilmesi, modern soygunculuk vb suçlar almaktadır. Yanılmıyorsam 90’lı yıllarda hırsızlık için girdiği mağazada cansız mankene tecavüz eden gencin haberi medya kanalları arasında günlerce konuşulmuş, konu olmuştu. 2000’li yıllardan sonra toplumsal gündemimiz neredeyse tamamen şekil değiştirmiştir. Sağ sol, laik anti-laik, demokrat anti-demokrat, alevi Sünni vb tartışmalar yerini internet, chat, sanal alem vb modernizmin etkisi altında gerçekleşen suçlara, tartışmalara bırakmıştır.

 Kıtır kıtır doğranan genç kızlar, cinsiyet ayrımı yapılmadan yapılan taciz ve tecavüzler, uluorta dayak yiyen veya öldürülen kadınlar, adliye önü boşanma kavgaları (neyse ki bu kanıksandı, artık kimse kimseyi çekmek istemediği için bu defter çabuk kapanıyor), kadınlar tarafından öldürülen erkekler, ensest ilişkiler, entrikalar, satanizmi andıran kimi hayvanların asılması, yakılması veya zehirlenmesi gibi suç çeşitleri neredeyse yaşamımızın bir parçası oldu.  Geçmişte toplum tarafından üstü örtülen (Mesela kadına şiddet, dayak, boşanma vb) veya karşılığı olmayan (münferit) bu tür olaylar o denli çoğaldı ki artık mızrak çuvala sığmaz oldu. Özellikle sanki her şehirde işleniyormuş gibi medya (haberlerde dahil) üzerinden kimi sosyal suçların propagandası yapılarak bu suçlar hem alenileştirildi hem de yaygınlaştırıldı.

Zihnimizin bir kenarında Garipoğlu cinayeti hala canlılığını korumaktadır. Bir rüya sebebiyle eşini 35 yerinden bıçaklayan koca şiddeti ve dehşeti, öldürüldükten sonra veya diri diri nice bedenlerin kesilerek işkence edilerek öldürme eylemleri, özellikle gençler tarafından kedilerin yakılarak veya asılarak, işkence edilerek öldürülmeleri, küçük yaşlarda çocuklara (kız-erkek) yapılan taciz, tecavüz olayları, aile içi çarpık ilişkiler vb çoğaltabileceğimiz sosyal suçlar/sorunlar milletleri özünden koparmanın aracı haline dönüşmüştür. İnsan görünümlü kimi ahlaksızlar eş değiştirme sapıklıklarını internet üzerinden daha yeni tarihte yayınladılar.

İyisiyle kötüsüyle sağ, sol vb diğer siyasi / sosyal sorun ve suçların bir ağırlığı, bir anlamı vardı. Söz konusu tartışmalar krizi derinleştirse bile insanların ülkeleri, milletleri ve geleceklerine dair bir söylemleri vardı. Altı boş, sığ mülahazalardan değildi.

Ülke insanımızın erkeklerini liberalleştiren, kadınlarını ise feministleştiren projenin yansımaları olarak değerlendirdiğim bu sosyal suçlar/sorunlar insanımızı çözüp yığın, kitle haline dönüşmelerine sebep olmaktadır. Liberalleşen erkeklerimiz kıskanma, namus, ahlak, kadın gibi değerlere yeni yorumlar getirmişlerdir. Kıskanmanın, eşinin/kızının giyimine karışmanın, namus vb kavramını tabulaştırmanın olumsuz, kötü veya çirkin görüldüğünün dikte edilmesi erkeklerimizde bir kopuş meydana getirmiştir. Çocuklarımızın karşı cins ile ilişki kurmanın normalleştirmesi, eşimizin şık kıyafet! tercihleri, ekonomik göstergeler üzerinden tanımlanma ihtiyacı, eşlerimizin iş veya sosyal yaşamdaki kimi erkeklerle (Ki iş arkadaşıdır) kontrolsüz ve absürt konuşmaları ve bütün bu unsurların sık tekrarlanması erkeklerimizde yeni bir bilinç! oluşturmuştur. Erkeklerimiz değer yargılarından uzaklaşarak, pes ettiler, çözüldüler, ağırlık ve ciddiyetlerini kaybettiler. Artık onlara verilen rol sadece evin ekonomisini sağlamadır. Bu durum ataerkil yetişen erkeğin travma yaşaması, kimlik bunalımı geçirmesi, geçmiş ile mevcut arasında sıkışması, itibarının zedelenmesi ve var olanı kabullenmekle neticelenmiştir. Bu kabulleniş bir kaybediş, bir kopuş, bir yabancılaşmadır.

Kadınlarımız ise ataerkil yaklaşımdan intikam almanın çabası içerisine girmişlerdir. Erkeğin geri çekildiği alanları işgal ederek kendini tanımlama yoluna gitmiştir. Dik kafalı şekilde varlığını ispatlama gayreti ve aşırı özgüven kadınlarımızda nezaket ve zarafetin yerine hınç, nefret, huzursuzluk, ne yapacağını bilememe gibi ikame duygular oluşmasına neden olmuştur. Uzun süre bağımlı yaşamı kabullenmiş kadınlarımız bu yeni süreci nasıl sürdürecekleri hususunda yalpalamalar gösterir oldular. Özgürleştiği vehmine kapılan kadınlarımızı AVM, cafeler ve  pizza salonları, eğlence mekanlarında yeni rollerini kutlar bulduk. Kızının erkek arkadaşını eşine kabul ettiren kadınlarımız büyük zafer elde ettikleri düşüncesine kapıldılar. Kızlarımız ve oğullarımızla ilgili değerlendirmeler bu satırlara sığmaz zaten.

Çarpık gelişim, çatışmacı rol dağılımı, cinsiyetçi bakış açıları, aşırı ön plana çıkarılan şehvet (Porno, erotizm), değerlerin işlevsiz kalması, kıymet, erdem vb unsurların zayıflaması elbette sosyal suçlarda/sorunlarda artışı körükleyecekti. Dememiz o ki Bize Ne Oluyor? Sorusunu her soran insan kendi öz vicdanında Bize Ne Olduğunu çok iyi bilmektedir. Yani bu soru, soru değil; daha çok bir sorunun tespittir. Hepimiz, Bize ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Hiç birimizin 10 veya 20 yıl önceki insanlar olmadığımızı, toplumun her kesiminin bir şekilde çözüldüğü veya çözülme sürecin devam ettiğini biliyoruz. Geçmiş yıllarda değerleri olan, idealleri için canını ortaya koyan, kimi tabulara (İlke, prensip) sahip olan insanımızın yerine “Ver Kurtul” psikolojisinin hakim olduğu insanlara dönüştüğümüzü görüyoruzdur herhalde!. Ülke insanımız siyaseti, bürokrasisi, ekonomisti, akademisyeni, STK’sı, cemaatçisi, mezhepçisi, esnafı, tüccarı, havası, avamı, çocuğu, büyüğü tüm kesimleriyle büyük bir güven bunalımının tam ortasında yer almaktadır.

Menfaatperestlik, entrika yürüyedursun,  devletin altına koltuk verdiği bürokrat sadece cemaatine veya güçlü olana! yol versin, milletin oy verdiği siyasetçi kendine methiye dizenleri yakın tutsun, iktidar insanları özgürleştireceğine kendine bağımlı kılsın,  esnaf – tüccar haram- helal demeden mal, mülk biriktirsin, karı – koca birbirlerinin arkalarından iş çevirsinler, hukuklarını hiçe saysınlar, millet torpilsiz iş yapılamayacağına inansın, milletin sırtından geçinen medya her türlü ahlaksızlığın yayılmasına sebep olsun; en küçük eleştiri getirenler ötekileştirilsin, farklı düşünenler yaftalansın, gençler (kızlı/erkekli) uluorta erotizm, alkol, uyuşturucu konuşsun, kullansın, cemaatlerimiz sadece eli, yüzü temiz insanların peşinde koşsun, hocalar birbirleriyle uğraşsın, dini sulandırmaya devam etsinler;  sonra Ey Adalet, Ahlak, Edep, Medeniyet, Erdem, Huzur, Namus vb nerelerdesiniz? Bize Ne Oluyor?  Hepimiz ciddiyetimizi sorgulamalıyız. Geldiğimiz yeri beğeniyor muyuz? Buraya geleceğimizi düşüyor muyduk? Yaşanılanlardan hepimiz sorumluyuz.

İmtihan bitmedi. Ey STK’lar yaşadığımız şehirlerimize, mahallemize, sitelerimize vd karşı sorumluluklarımızı yerine getirebiliyor muyuz? Ey bu toplumun özü/cevheri/mayası olanlar kendimize gelmemizin, davamızı/ülkümüzü kuşanmamızın zamanı gelmedi mi? Rüştümüzü ispatlayamadığımızı görmeyecek miyiz? Körler, sağırlar birbirlerini ağırlar şeklinde davrandığımızı, kardeşlik hukukunu hala içselleştiremediğimizi, toplumumuzu layıkıyla sahiplenmediğimizin farkında değil miyiz? Bunca taciz, tecavüz, şehvetperestlik varken hala cemaat, mezhep ve meşrebimizi mi yükselteceğiz?

Ey analar, babalar bu tecavüzcüler, tacizciler, hırsızlar, hortumcular, gaspçılar, katiller, caniler, rüşvetçiler kimin çocukları? Devlet memuru maaşıyla 10 -15 yılda ev, araba, yazlık vb yapan oğlunun/kızının bu serveti rüşvetsiz yapamayacağını gerçekten bilmiyor musun? Komşun, çocuğunu uyardığında hemen tepki gösterecek misin? Kızını erkek çocuklarla çıkarken görüp uygun bir lisanla seni uyaran ağır ağabeyleri “seni ilgilendirmez, kızım/oğlum özgürdür” demeye devam mı edeceksin?

Girdiğimiz yolun yol olmadığını anlamıyor muyuz? Bu yoldan vazgeçmemizin zamanı gelmedi mi? Bu sistemin arızalı olduğunu, arıza çıkardığını/ürettiğini hala anlamayacak mıyız? Değerlerin bizi ayakta tuttuğunu, onlarsız yaşayamayacağımızı göremiyor muyuz? Onur ve haysiyetiyle yaşamanın en büyük şeref olduğunu görmeyecek miyiz? Kariyer, Konfor, Statü vb yansıması olan makam, mevki, gösteriş, şatafat bunların gösterge olduğunu, geçici olduğunu; baki olanın Allah ve işlediğimiz Salih ameller, dostluklar, ahlak ve edep adına yaptıklarımız olduğunu bilmiyor muyuz? Hepimiz biliyoruz; fakat… Tuz koktu, kokacak beyler/bayanlar. Kendi ellerimizle inşa ettiğimiz dünyadan Allah razı değil. Vicdanımıza rüşvet vermeyi bırakmalıyız.  Kurduğumuz dünya zelzele geçiriyor, ellerimizle yaptıklarımız haberini suratımıza çarpıyor. İbret, ders alacağımıza buna ne oluyor diyoruz? (Zilzal suresini okuyoruz değil mi?) Olan şey; ölüyoruz.

Rahmet ve bereketle…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...