Ey Kürtler Fekku Regabe
Yakup Emrah

Ey Kürtler Fekku Regabe

 “Fekku Reqabe” ismi; ilk nâzil olan sûrelerden Beled’in 13. ayetidir. Mânâsı zımnen; “köleleri özgürlüğüne kavuşturmak; boyunlarındaki zincirleri kırmak”anlamlarına gelmektedir. Vahyin eşsiz sloganlarından biri olup; adalet, sevgi, dayanışmayı pratikleştirme çağrısıdır.

“Fekku Reqabe”Muhammed (as)’ın ve eşsiz toplumunun Mekke sokaklarında attığı ilk slogandır. Bu sloganın pratiği ise Ammar’dır, Ali’dir, Ebû Zerr’dir. “Fekku Reqabe”Bilâl’in efendisine karşı ilk eylemsel durumudur. Mekke oligarşisinin düşünsel damarlarını kesen ilk ayetlerdendir.

Ve ilahî bir başkaldırının argümanıdır.

Zincirlerini kırmaya çalışanlar, yani ezilenler, ötekileştirilenler, hakları gasp edilenler, siyasal – ekonomik – kültürel olarak yalnızlaştırılanlar, öldürülenler, ekinleri ifsat edilenler; bu modern dönemde de düşünsel zeminde Beled Sûresi ışığında “Fekku Reqabe” demek zorundadırlar.

Vahyin tabiriyle “Mustaz’âf – Müstekbir”Marks’ın tabiriyle “Burjuva – Proleterya”İbn-i Haldun’un tabiriyle “Hadaret – Bedavet” de desek “Fekku Reqabe” düstûru değişmeyecek. İdeolojik itirazlar, siyasî çıkışlar, hak arayışları, özgürlük talepleri dinmeyecek.

Peki Kürtler bu dinmeyen mücadelenin neresinde?

Kürtler’in sosyo – politik durumunu kölelik olarak çözümlemek kaba bir çözümleme ve Kürtler’in tarihine bir hakaret olacaktır. Kürtler tarihin hiçbir kesitinde “köle durumunda” olmadılar. Fakat “Fekku Reqabe”yi pratikleşmeyi bildiler. Dahası Kürt Tarihi’ni birkaç kelamla nitelersek, “İsyanlar ve Özgürlük Arayışı Tarihi” olarak niteleyebiliriz. Dolayısıyla kölelik durumunu yaşamayan ama izzet-i nefsi için (zillete düşmeyerek şeref ve haysiyeti muhafazâya çalışmak) “Fekku Reqabe” halinde olan kadim bir halktır Kürtler.

Ve Kürtler’in zincirlerini kırma girişimi ile Hüseyin Fadlullah’ın şu sözleri arasında bir bağıntı kurulursa hakikat görülecektir: “Direniş, toprak ve vatandan önce insan içindir. Çünkü üzerinde insanın horlandığı, aşağılandığı, kul haline getirildiği toprağın hiçbir değeri yoktur. İnsanın, üzerinde her türlü düşman saldırısına maruz kaldığı bir vatanın hiçbir kıymeti yoktur.”

Evet, rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Kürtler kendi vatanlarında yalnızdırlar. Belki Fehmi Şinnawî’nin dediği gibi “Ümmetin Yetimleri”dirler. Horlandılar, aşağılandılar, kul haline getirildiler. Öyle ki; vatanlarının hiçbir değeri, kıymeti kalmadı. Kalan ise insandı. Ve insan ne adaleti ne de mutluluğu görmüştü.

İşte “Ümmetin Yetimleri”ne yapılan zûlümlerden kesitler…

ZİLAN KATLİÂMI

Zilan Katliâmı’nda resmî rakamlara göre çocuk, kadın, yaşlı demeden 15 binden fazla Kürt katledilmiştir. Türk ordusu uçakları tarafından Zilan bölgesine bomba yağdırılmış, bombardımandan kurtulup Zilan Deresi’ne sığınan binlerce insana tarihin en kanlı vahşî katliâmlarından biri yapılmış ve Zilan Deresi’ne sığınanları da katletmişlerdir.

Katliâmdan kaçanlar Zilan Deresi’ne sığınmış, derenin etrafı onbinlerce asker tarafından baştan başa sarılmış, sonra kırım başlamış, kırım boyunca yer gök insan feryâdlarıyla dolmuştu. Yeni doğmuş bebekten 90’lık ihtiyara kadar her yaş ve cinsiyetten sayısız insan, mitralyöze tutularak, süngülenerek, buğday başağı biçilircesine yok edildi.

Tanıklar Anlatıyor:

Heci Heyder Özer: “İnsanların kafatasları vücûdlarından kopup havaya uçuyorlardı.”

Reşit Akmaz: “Hepimiz oturduk. Birkaç kız çocuğu beştaş oynuyorlardı, bazı çocuklar da mendil oyunu oynuyorlardı, hepsi de şen şakraktı. Tepelere xefif makineleri (mitralyöz) kurdular, yönlerini bize çevirdiler… İnsanların kafatasları vücûdlarından kopup havaya uçuyorlardı, sonra da yağmur gibi gökyüzünden üzerimize et parçaları düşüyordu. Çığlıklar kesildikten sonra mitralyözler de durdu. Asker dağa vurup gitti.”

Kakil Erdem: “İnsanların kafaderisi yüzüldü. Askerler, hamile kadınların karnını deşiyorlardı. Hamile kadınları öldürüp, çocuklarını karınlarından çıkarıyorlardı. İnsanları gözlerimin önünde kesiyorlardı. Benim gözümün önünde 3 akrabamın kafaderisini yüzdüler. İki kardeşi ağaçlarla döverek öldürdüklerini gördüm.” Katliâmın başladığı sırada dağlara kaçtığını ve saklandığı yerden olup biteni izlediğini belirten Erdem, “Günlerce dağlarda aç kaldık. Askerler gittikten sonra köye geri döndük. 35 akrabamı öldürmüşlerdi. Birçok insanı gözümün önünde kestiler. Benim en büyük ağabeyim de sağ, o da bu olayları gördü” diye konuştu. Katliâm emrini İsmet İnönü’nün verdiğini anlatan Erdem, son olarak şunları söyledi:“O katliâmı hiç unutamadım. Esir alınanları da öldürdüler. Bu katliâmda ölenlerin çoğu Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış insanlardı.”

Bir asker: “Biz ateş etmesek erbaşlar bizi vuracaklardı. Onlar bizi vurmazsa subaylar onları ve bizi vuracaklardı. Tetiğe bastık. Binlerce mermi deredeki insan topluluğunun üzerine ateş kustu. Kadınların, çocukların, yaşlı, genç erkeklerin korkunç çığlıkları dereyi sardı. Bir süre sonra çığlıklar iniltiye dönüştü. Ve sonra iniltiler de kesildi. Yaşlı ve genç erkeklerin yanında, binlerce kadının, çocuğun, kundaktaki bebeklerin cesetleri bir kan gölü içinde bırakıldı. Kurda, kuşa yem edildi. Bir süre sonra cesetler koktu, çürümeye terk edildi.”

Dönemin Cumhuriyet Gazetesi’nin haberi: “Asiler 5 günde yok edildi. Zeylan Deresi’ndekiler tamamen yok edildi. Bunlardan bir kişi dahi kurtulamamıştır. Ağrı’da harekât devam ediyor. Dünden beri harekât sahasında eşkiyâ kalmamıştır. Büyük kuvvetlerimiz yüksek sarp dağlara iltica edenleri de mahv etmiştir. Zeylan Deresi yüzlerce cesetle doludur.” (Cumhuriyet Gazetesi, 16 Temmuz 1930)

KÜRTLER’E YAPILAN İKİNCİ BÜYÜK KATLİÂM: DERSİM KATLİÂMI

Atatürk döneminde yapılan Dersim Katliâmı’nda resmî rakamlara göre 13 binden fazla sivil öldürüldü, 10 binden fazla da zorunlu göç oldu.

Dersim Katliâmı’nın Gelişimi

20 Mart 1937 tarihinde Abdullah Alpdoğan yanına aldığı 50.000 asker (üç kolordu) ile bölgeye gitti, fakat dağları bir türlü aşamadı. Bunun sonucunda bir hava saldırısı gerektiğine karar verdi. 

Daha sonra Sabiha Gökçen’i davet etti. Sabiha Gökçen de kabul edip Hava Kuvvetleri’nden 3 uçak filosu ile hava saldırısı gerçekleştirdi. İnsanların saklandığı Laş Mevkiî’nde saklananlara havadan bomba yağdıran Sabiha Gökçen, çocuk – kadın demeden binlerle ifade edebilecek büyük bir katliâm gerçekleştirmiştir.

Dersimliler’i katletmeye doyamayanlar 13 Eylül 1937 tarihinde Seyyîd Rıza’yı barış görüşmeleri için çağrıldığı Erzincan Vilayet Konağı’nda tutukluyorlar ve 15 – 18 Kasım 1937 tarihleri arasında Seyyîd Rıza ile beraber 6 kişi daha idam ediliyor.

İnsanlık tarihinin utanç katliâmı olan Dersim Katliâmı’nda resmî rakamlara göre 13 bin 160 ile 40 bin arasında sivil ölürken, 2 bin 248 haneden 11 bin 818 kişi başka yerlere sürgün edilmiştir.

Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda kadın ve çocuklar dahil olmak üzere insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imhâ edildiği yazılmaktadır. 30 Mart 1937’de, Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan’ın Başbakanlık’a yazdığı yazının 2. maddesinde şu yazı geçmektedir: “Tayyare Alay Kumandanı’ndan yangın ve Millî Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istiyoruz.”

4 Ocak 1936 tarihinde Dersim Vilayeti’nin adı Tunceli Vilayeti oldu.

İşte tanıklar:

Yumoş Nene: “Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngülerle öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme, kan gölüne dönmüştü. Her taraf ceset doluydu… Askerler Munzur’a attı beni. Nehir kan akıyordu. Suların üzerinde cesetler yüzüyordu. Boğulmak üzereyken bir cesede tutundum. İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar. Etraf sarılıydı ve çoğu birbirine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlığımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizim de başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık. Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik. Cesetler yerdeydi hâlâ. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık, hiç inmedik. Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘Çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”

Hüseyin Dede: “Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar. Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücûdumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular. Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerinde cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.”(Tanıklar – Adil Medya)

Devam Edecek

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Mehmet Nezir     2017-07-03 Devamını bekliyoruz.. Yüreğinize sağlık.. Bu vesileyle zalimleri bir kez daha lanetliyorum.. Mazlumlara rahmet diliyorum..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...