Acıların Çocuğu Muyuz?
Ahmet Yıldırım

Acıların Çocuğu Muyuz?

Osmanlı Döneminin bitiminden bu zamana kadar dünya ölçeğinde bedel ödeyen, acı çeken, gözyaşı ve kan döken, canına kıyılan, sömürülen, her türlü vahşet uygulananlar Müslümanlar olmuştur. Sadece bölgeler (Ülkeler) üzerinden bile gittiğimizde birçok dataya ulaşır, milyonlarca acı hikaye duyar, okuruz. Müslümanlar son 40-50 yılda nice vahşiliklere, gözyaşlarına, acılara müptela oldular. Alçak Siyonistlerin, büyük şeytanın, adi hilelerin sahibi İngiltere’nin coğrafyalarımızda yaptıkları kahpeliklerin haddi hesabı yok neredeyse. Bütün bu yaşanılan acılar biz Müslümanlarda yeni bir zihniyet inşa etti.

Bu zihniyet (Bilinç) acı, keder, gözyaşı ve kan üzerinden süregelen bir olguya dönüştü. Bu yaşanılanlarda bizler etken değil, edilgen tarafta yer aldık. Projeler, planlar, entrika, hile ve ihanetler hep üzerimizde uygulandı. Birilerince hep nesneymiş gibi görüldük, hedef tahtası olarak değerlendirildik. Haliyle bedel ödeyen, canı yanan, ölen, soykırıma tabi tutulanlar bizler olduk. Bu kavramları öyle içselleştirdik, öyle sahiplendik ki, bu kavramlarla anılır, tanınır olduk. Farkında olmadan bu kavramlar bizde bir zihin inşa etti. Müslüman = acı, keder, ölüm, vahşet, gözyaşı, soykırım. Çünkü Müslümanların yaşadıkları hangi coğrafyaya bakılsa bu kavramların yansımalarını bolca görmek mümkün olmuştur.

Bu zihniyet yapısı kimilerimizi mazoşist olmaya götürdü. Yaşanılan acıların, zulümlerin bir kader olduğu düşüncesine itti. İş kader olgusuna dönünce yaşanılanların kabullenilmesi daha kolay oluyordu. Güç, kuvvet, ikbal, istikbal kavramları buna göre şekillendi. “ Dünyanın süper gücü ABD, Rusya, İngiltere’dir.” “Kafir devletler istemese coğrafyalarımızda kuş uçmaz”, “Kafir devletlere rağmen bizlerin bir şeyler yapması imkansızdır, planlarımızda onları göz ardı edemeyiz”, “ Onların çok gelişmiş savunma sanayileri, ileri teknoloji silahları var.” Bu söylemleri çoğaltmak mümkündür. Özellikle teknoloji ve iletişimin artış göstermesinden bu yana bu kusurlu bilinç artmıştır. Artık kimilerimiz sorunlarımızı, (Filistin, Suriye, Mısır, Libya, Tunus vb) ancak ABD ve diğer alçakların çözebileceğine inanır oldular.  Bu bilinç yapısı kronikleşince Mazoşizmin kapımızı çalması gayet doğal oldu. Artık acı çektikçe özgürleşen bir yapıya dönüştük. Kendimizi, bize biçilen role uygun biçimde konumlandırdık.

 Bu süreç bizi yanlış bir bilinç oluşumuna yönlendirdi. Bundan dolayı sürekli bağımlı bir psikolojiyi içselleştirdik. Sürekli bir savunma psikolojisine büründük. Mevcutlarımızı korumacı, olayları sahamızda kabullenici olduk. Defansif bir çizgi takip ediyoruz. Hep zayıf olduğumuzu, güçsüz ve aciz olduğumuzu, ne yaparsak yapalım var olanı değiştiremeyeceğimizi ifade eder olduk. (Sözlü olmasa da eylemsel olarak) Bu psikoloji konuşmalarımıza, ezgilerimize, marşlarımıza, edebiyatımıza, felsefemize, tiyatrolarımıza vb yansıdı. Hep mağdur olan tarafta yer aldık. Öyle ki mağduriyetimiz elimizden alınsa ne yapacağımızı bilmez hallere düştük yer yer.  Tek sermayemiz acılarımız ve elemlerimiz. Çünkü bu bağımlı psikolojide ne yapacağımız komutlara bağlı idi. Özgün ve özgür olmanın nasıl bir şey olduğunu bile unuttuk. Bağıran, feryat eden, slogan atan, söven, yürüyüşler yapan, meydanlarda olan, azınlık psikolojisiyle yaşayanlar olduk. Bizler bunları yaptığımızda birileri yeni planlar yapmaya ve uygulamaya koyuldular. Her coğrafyamız bombalandığında, her canımız yandığında bizler BM, Nato, AB, ABD ve bunların alt birimlerine bakar olduk, kapılarına gider olduk. Onlardan medet bekledik. Merhamet dilenir olduk.

Ülkelerimize, milletlerimize (Geniş Müslüman ailesi) yapılan her saldırıda acımızın katsayısıyla mazoşist ezgiler, marşlar kaleme aldık. Acı ve keder üzerine şiirler kaleme aldık. Çok mu ağır oldu? Öyle ise radyolarımızın yayınlarına, gazetelerimizin sayfalarına, Tv kanallarımızın akışına, konuklarının söylemlerine bakalım. En popüler marşlarımıza, ezgilerimize göz atalım. En çok zikredilen şiirlerimiz hangileri? 

Kur’an’da geçen kıssalardan bir örnekle olayı açıklamayı sürdürelim. İnsanlığın ilk ciddi problemi, ilk katil, ilk şehit, ilk kan, ilk tefrika, ilk direniş, ilk zayıflık, ilk güç gösterisi, ilk cinnet, ilk ilk… Habil ve Kabil arasında geçen kıssada zayıf ve güçlü olan kimdir diye bir soru sorsak; insanların (Müslüman olanların) ekseriyeti güç olarak kimi gösterirler? Çok iddialı bulabilirsiniz, fakat Kabil’i göstereceklerine inanıyorum. Hâlbuki kıssa da geçen kötü kişi, kınanan kişi de Kabil’dir. Fakat bir insan hem kötü hem güçlü olmaz. Çünkü İslam’ın tasavvur ettiği gücün kötünün yanında yer alma ihtimali bile yoktur. Güç daima iyi ve güzel olan ile birliktedir. Haliyle güçlü ve kuvvetli olan Habil’dir, zira temiz kalmak, adil durmak, istikamet üzerinde bulunmak güç olandır. Öldürmek, yakmak, yıkmak, imha etmek ise kötüdür ve zayıflık göstergesidir. Nefsinin oyuncağı olan birinin güçlü olduğunu iddia etmesi mümkün müdür? Kabil güçsüz ve zayıf karakterde olduğu için gücün elinde oyuncak oldu. Zira güçlü olan gücü idrak edip kullanabilen, gücü kontrol edebilendir. Tersi durumda insan nefsinin, hevesinin, hatta bizzat gücün yönlendirdiği adamdır ve kaybetmeye mahkumdur.

Başkaca Kur’an’ın bir ayetiyle, hatta birkaç ayetiyle sürdürelim: “ Kim izzet istediyse, izzet tamamen Allah’a aittir.” (Fatır 10) “ Kafirleri dost edinenler onların yanında izzet, şeref mi arıyorlar? Bilesiniz ki bütün izzet Allah’a aittir.” (Nisa 139) “ Oysa izzet Allah’ın, Rasulünün ve iman edenlerindir. (Münafikun 8) “(Sen) dilediğini aziz, şerefli; dilediğini de zelil edersin.”  (Ali İmran 26) Kur’an’ın, İslam’ın güç, (İzzet) kuvvet, (Şeref) tanımı, kaynağı, ölçütü yukarıdaki ayetlerle beyan edilmektedir. Kur’an’i çerçevede ayetleri de, örneklerini de çoğaltmamız mümkündür. Nice Kur’an’i kıssa güç ve izzette vurgu yapar. Bunca ayetin, kıssanın muhatapları olan Müslümanların bu zihinsel kıvrılmaya evrilmeleri anormal bir durumdur, kabullenilemez.

Biz (Geniş Müslüman ailesi) hâlihazırda gücün sahibinin, gücün kendisinin yanındayız. Bizler zayıf karakterli, aciz insanlar (plan, program, proje hazırlama ve uygulama alanlarında) değiliz. Bizler her durumda güçlüyüz. Sırtını Allaha dayamış, Onun sofrasında gönlünü, ruhunu doyurmuş, Onun ayetlerini kendine gıda yapmış, Onun adına sevmiş ve Onun adına buğz etmiş birinin zayıflıktan, güçsüzlükten söz etmesi doğru değildir. Bu bağlamda sızlanmamız, sövmemiz, bağırmamız, hakaret etmemiz bize yakışmaz. (Protesto gösterileri yapmayalım anlamında değil) Bunların yerine patenti bize ait olan planlar, projeler, stratejiler geliştirmeli, uygulamaya koymalı ve bundan sonra Allaha tevekkül etmeliyiz.

Aynı çerçevede müziğimizden, edebiyatımıza, felsefemize, gazete, Tv kanallarımıza kadar her yönüyle bir zihinsel dönüşüm gerçekleştirmeliyiz. Var olan bilinçaltımıza format atmalıyız. Bir an önce bize dayatılan bu bilinç yanılsamasından kurtulmalıyız. Önce fikirsel özgünlüğümüzü ve özgürlüğümüzü inşa etmeli; akabinde fiziksel özgürlüğümüz kendiliğinden gelecektir. Mesela Allah Müslüman’ı ölmesi, acı çekmesi, kederlenmesi için değil, tarihine, mekanına (Coğrafyasına) şahit olması için yaratmıştır.  Bu bakış açısı bize itirazcı, sorgulayıcı, analist bir tavır verecektir. Zamanın ve mekanın şahidi olan bireyler sorumluluklarına sahip çıkacaklar ve görevlerini yerine getireceklerdir.  Bundan dolayı bunu gerçekleştiren ölü değil, şehittir. 

Son yaşadığımız olaylara (Suriye, Mısır) bu bakış açısıyla bakmalıyız. Ne Suriye’deki ne de Mısır’daki katliamlarda başkasından bir şeyler beklemeyeceğiz. Bilakis bizler kendi kendimizin yaralarını saracağız. Derdimize kendimiz derman olacağız. Başkasının, hele hele AB, ABD, ve diğer emperyalist güçlerden medet umma durumunda olamayız. Onlar kendilerine hayrı olmayanlardır. Hayır onları terk etmiştir. Onlar bereketsiz kalanlardır. Nasipsizdirler. Onlar zalimdirler, zalimlerden adalet beklemek; önce adalete hakarettir. İzzetli (Üstün) ve şerefli (Kuvvet) birinin şeref ve izzet yoksunu birinden merhamet ve adalet beklemesi beyhude değil midir? Biz Müslümanlara her yer özgürlük, kurtuluş ve adalettir. Bizler mazoşist olamayız, zira umudu olan, imanı olan birinin bu duruma düşme ihtimali yoktur.

Bizler çocuklarımıza böyle bir miras bırakmamalıyız. Nesillerimiz bizden bir nebze daha üstün fikirsel yaşam sürmeliler. Onlar bir adım daha ileri olmalılar. Onun içindir ki komplekslerimizi, çatışmalarımızı, ihtilaflarımızı, hülasa kısır döngülerimizi çocuklarımıza miras bırakmamalıyız. Belki tam özgür ve özgün bir zaman ve coğrafyaya eremeyeceğiz, fakat hiç olmaz ise onların görmeleri umuduyla; vazgeçmemiz gerekenlerden vazgeçelim. Daha özgür, daha adil, daha hakperest, daha erdemli bir yaşam bırakabilmeliyiz. Yaraları kanayan bir beden mirasımız olmamalıdır. Çocuklarımız özgürlük türküleri söylesinler, sevinç naraları atsınlar,  adil yaşasınlar, erdemli, kavgasız, gürültüsüz, küfürsüz bir yaşam sürsünler. Ataları Habil ve misyonuyla, gücün sahipleri olarak, özgüvenle, yeryüzünün liderleri olarak yaşasınlar. Belki bizden geçti, fakat bu duygular gelecek nesillerimize mirasımız olmasın. Rabbimize verecek bir canımız var, onun için artık silkinmeli ve ayağa kalkmalıyız. Son olarak “bize her yol özgürlük, her yol şehadet” bu sloganı gerçeğe taşımalıyız.

Rahmet ve bereketle.

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...