Eşler Arasındaki Kıskançlık Ve Duygu Kontrolü...
Hazım Koral

Eşler Arasındaki Kıskançlık Ve Duygu Kontrolü...

Allah Teâlâ'nın ontolojik olarak insanoğluna vermiş olduğu bütün duygular yüce bir hikmete ve ulvî bir amaca matuftur. Bunlardan biri de eşler arasındaki kıskançlık duygusudur. Elbette ki, insanî ilişkilerdeki hasetlik ve çekememezlik temeyülü gibi kıskançlık duygusunun farklı tezahürleri vardır. Ancak başlığımızdan anlaşıldığı üzere konumuz eşler arasındaki kıskançlıkla ilgili hususlar olacaktır. Bir takım Batılı bilim adamlarının düşündüğünün aksine, bizim literatürümüzün verilerine göre aile müessesesi insanlık tarihi kadar eski bir kurumdur. Batılı bilim adamları  Komünizm doktrininde olduğu gibi eski tarihlerde komün bir hayat yaşandığını iddia etmektedirler.

Her şeyden önce bu iddia insanın fıtratına, insanın ontolojik özelliklerine ters düşmektedir. Zira insan kıskançlık ve sahiplenme duygusu ile birlikte yaratılmıştır. Bunun hikmeti ise ailenin muhafazası ve ailenin bekâsı içindir. Aile yuvasının sağlam temeller üzerinde sürdürülebilmesi için bu bir zorunluluktur. Yüce Rabbimizin bahşetmiş olduğu bazı duygular var ki, bunlar birbirlerinin mütemmimi, tamamlayıcılarıdırlar veya dengeleyici özelliklerine sahiptirler. Bunlardan biri de ülfet ve sevgidir. Kişide sevgi ve ülfet duygularından soyutlanmış bir kıskançlık hâleti varsa iş ifrata ve sadizme, yani eziyete kadar varır. Oysa her konuda olduğu gibi bu hususta da dinimiz bize itidâl üzere olmamızı öğütlemektedir. Eşler kıskançlık duygusunu birbirlerine karşı asla bir baskı unsuruna dönüştürmemelidir.

"Size, kendileriyle huzur bulmanız için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza bir sevgi ve merhamet koyması da O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için örnekler vardır." (Rûm:21) Sevgi ve merhamet birlikteliğin kopmaz bağı olduğuna göre, bu birlikteliği zedeleyecek ve sonlandıracak olan tüm etkenlere karşı önleyici tedbir olarak veya koruyucu bariyer olarak "kıskançlık ve sahiplenme duygusu" devreye girmektedir. Bu olması gereken gayet doğal ve yerinde bir durumdur. Olmaması gereken ise kıskançlığın eziyete dönüştürülmesidir. Veya tam tersi bir durum olarak, Batı toplumlarında olduğu gibi kıskanma duygusunun yitirilmesidir.

Zamanla aile yuvasının yıkılmasına kadar süren kayıtsız ve rüküş davranışlar aslında  kıskançsızlığın beraberinde getirdiği olumsuz sonuçlardır. Kıskanç olmayan kişi koruma, muhafaza etme ve sahiplenme duygusunu yitirmiş demektir. Bir başka ifadeyle kıskançlık olgusunu biz sadece negatif unsurlarıyla ele alamayız. Kıskançlık yerine göre mutlaka olması gereken bir haslettir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde: "Eşini kıskanmayan deyyûstur" diye buyurmaktadır. İmâm Ali (a.s) ise, "Kıskanmayan erkekten hayır gelmez" diye buyurmaktadır. Bu nedenledir ki, toplumumuz içerisinde eşini kıskanmayana ayrıca amiyane tabirle "kavvât" denilmektedir. Aile yuvasının birliği ve dirliği için sahiplenme duygusunun ön plânda olması ayette belirtildiği üzere Yüce Allah'ın kullarına bahşettiği sevgi ve merhamet duygusunun bir tezahürüdür.

Burada asıl olan sahiplenme duygusunun nobranlığa ve despotizme dönüşmemesidir. İslâm'a göre erkek, "Er Ricalü kavvamune alen nisa"dır. (Nisâ:34) Evet, erkekler kavvamdırlar, yani koruyan ve gözetendirler. Ama şefkat ve merhametle.. Yine bu ayet-i kerimeye göre maişet ve mali ihtiyaçlar da erkeğin uhdesindedir. Evin reisi erkek, eşinin İslâmî edep ve adab çerçevesindeki makûl, mümkün ve meşru olmayan işlerde çalışmasına gönlü razı olamaz, aksi takdirde şerî vebali de yüklenmiş olur. Elbette ki, başta sağlık, eğitim ve medya sektörü olmak üzere kadının çalışabileceği ve hizmet verebileceği alanlar vardır. Yeter ki edep, mahremiyet ve adab-ı muaşeret kuralları ihlâl edilmemiş olsun. İslâm her şeyden önce ahlâk ve edep dinidir. Bu ilke ise her iki cins için geçerlidir.

Sözüm ona evin reisi, eşine ve kızına karşı son derece hassasiyet göstererek kıskançlık ve sahiplenme duygusunu tutucu bir üslupla devreye sokmakta ama aynı hassasiyeti bizzat kendisine bir otokontrol mekanizması olarak reva görmemekte veya oğlunu da bu işlerden muaf tutmaktadır. Bizim insanlarımızın pek çoğu, kıskançlık duygusunu sadece kadınlara hasredilmesi gereken bir olgu olarak görmektedir. Oysa kıskanmak; sakınmak ve sakındırmak demektir. Sahiplenmek demektir. Bu olgu aile içi bütün bireyler için geçerlidir. Ailevî değerler elbirlik muhafaza altında tutulmalıdır. Elbette ki, bu konuda en büyük mesuliyet evin reisine aittir. Ancak bu yetki asla bir baskı unsuruna dönüştürülmemelidir. Dayanışma ve anlayış bu kuralların olmazsa olmazıdır. Bunun ön koşulu ise sevgi ve merhamettir.

Sevgi ve merhamet duygularının belirleyici olmadığı kıskançlık tripleri sahibini olumsuz mecralara sürükler. Oysa kıskançlığın asıl belirleyici yönü koruma ve sahiplenme duygusudur. Bir koca ki, eşinin veya kızının rüküş ve müstehcen kıyafetler giymesine bir şey demiyor ve rızaiyet gösteriyorsa, bu kişi eleştirel içerikli hadis-i şeriflerin muhatabı oluyor demektir. Merhum Necip Fazıl bu durumu şöyle tasfir ediyor: "Burnunu göstermekten haya ederdi süt ninem, kızımın giydiği kefen bezine mahrem." Kıskançlık duygusunun yitiminden dolayıdır ki, bugün toplumumuzda kıyafet konusunda büyük bir savrulma meydana gelmiş bulunmaktadır. Belkide tarih boyu ilk defa böylesi bir ahlâk erozyonu yaşanmaktadır. Yüce dinimiz özellikle cinsel teşhir konusunda kadınları uyarmakta ve tesettürü emretmektedir.

Hasseten şunu belirtmiş olalım ki, toplumlardaki ahlâkî yozlaşma kılık kıyafetle başlamış bulunmaktadır. Batı toplumları buna en somut örnektir. Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'dan önce bugün mevcut olan cinsel teşhir ve müstehcenlik yoktu. Dünyanın bütün folklor kıyafetlerine bakın hiçbiri cinsel teşhir kalıbında değildir. Medya vasıtasıyla moda ve görselliğin ön plâna çıkarılması ve cazip hâle getirilmesi cinsel teşhiri de beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Buna paralel olarak Batı'da dindarlığın itibar kaybetmesi, ardından bir süreç olarak bizdeki Batı taklitçiliği kıskançlık duygusunun yitimi ve ahlâki erozyon katlanarak artmış durumda. Aile reisi olan evin erkeği eşine ve kızına tesettür konusunda ve diğer adap ve erkânda sahip çıkmıyorsa, onların rüküş ve teşhirat içerikli kıyafetlerinden rahatsız olmuyorsa dışarıdan biri olarak biz ne diyebiliriz ki. Adamın biri parkta gördüğü şortlu kadına tekme atıyor. Çözüm bu mudur? O şahsın böylesi bir tutumu tek kelime ile kepazeliktir.

Eskiden üniversitelerde, liselerde ve kamu kuruluşlarında başörtüsü yasağı vardı. Gençlerimiz bu yasağın kaldırılması için başta hapis olmak üzere birçok bedeller ödediler. Bayan öğrencilerimiz ise okul önlerinde itilip kakıldılar, tartaklandılar ve şiddete maruz kaldılar. Ayrıca eğitim hakları ellerinden alındığı için niceleri mağdur oldular. Bütün bu çekilen sıkıntı ve acılar başörtüsünden, tesettürden taviz vermeme adına idi. Şu an ise okullarda ve kamu kurumlarında başörtüsü serbest, artık baskı filan yok ve bedel ödemek gerekmiyor. Ancak neye istinaden oldu bilmiyoruz, son bir iki yıl içerisinde tesettür konusunda büyük bir savrulma yaşandığı kanaatindeyiz. Zira görülen köy kılavuz istemez. Sokak ve çarşı bu savrulmayı tüm pespayeliği ile ibraz etmektedir. Müslüman bir toplumda bu manzaralar hiç de şık olmamaktadır. Mütedeyyin bir Müslüman olarak bu gidişattan rahatsız olmamak mümkün değil.

Rahatsızlığı dile getirmek kolay, peki çözüm nedir? Çözümün köklü ve sürdürülebilir olması gerektiği kanaatindeyiz. Çok eskiden "adab-ı muaşeret" adı altında ders müfredatı varmış. Bu olay aslında direkt kılık kıyafet kapsamında değil, "nezaket" kuralları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Zira insanlara şu öğretilmeli: Nasıl ki yerlere çöp atmak ve tükürmek nezaket ve adab-ı muaşerete aykırıysa kılık kıyafetle ilgili rüküş haller de kamusal edebe mugayir teşhiratlardır. Ve mutlaka çeki düzen verilmelidir. Aslında medenî olmak, sosyal olmak, sosyete olmak bunu gerektirir. Bakınız, bugüne kadar "sosyete" kelimesi bizim toplumumuzda yanlış anlaşılmaktadır. "Sosyete" sözcüğü Fransızca bir kelimedir, topluluk ve toplumsallık anlamlarına gelmektedir. Müreffeh ve medeni topluma da sosyete denilmektedir. Gelişmişlik düzeyi yüksek olan toplum. Böylesi bir toplumun en önemli özelliği insicam içerisinde olmasıdır. Çünkü bu toplum nezaket kurallarına riayet etmektedir.

İnsanların gayet medenî ilişkiler içerisinde olduğu ve birbirlerini rahatsız etmediği toplum, gelişmişlik düzeyi yüksek olan bir toplumdur. Böylesi bir toplumda kadına asla meta olarak bakılamaz. Kadının kendine özgü saygınlığı vardır. Bu nedenle diyeceğimiz o ki, Müslüman bir toplumda kadına ihtimam ve hassasiyet gösterilmelidir. Onun saygınlığı rüküş hâllerde değil, aksine vakar ve haysiyetindedir. Müslüman bayan asildir, asalet sahibidir. Onu değerli bir makama oturtan yüce dinimiz İslâm'dır. Kadının, hasseten genç kızların bir meta gibi alınıp satıldığı, sokaklarda müstehcen gezdirildiği, Kâbe'nin çıplak tavaf ettirildiği bir dönemde İslâm geliyor ona asalet elbisesi giydiriyor, ona onur libası giydiriyor. Bu kıyafet onun rüküş hâllerden uzak, asil kişiliğini de yansıtmış oluyor. İslâm'ın kıyafet düzenlemesi kadına verilen değerden dolayıdır. Tesettür, kadını kem gözlerden korumak içindir. Evet İslâm erkeğe "bakma" diyor ama, kadına da kötü bakışlara ve akabinde gelebilecek tacizlere ve eziyetlere  maruz kalmaman için "ört kendini" diyor.

Kadın asla bir orta malı değildir, aile yuvası onun kalesidir. Batı toplumları kadını aileden koparmıştır. Bizim aidiyet değerlerimizin olmazsa olmazı ailedir. Ailenin muhafazası mutedil bir kıskançlığı ve sahiplenme duygusunu zorunlu kılmaktadır. Daha önce söz konusu ettiğimiz gibi elbette kadının çalışabileceği, evine ekonomik katkılarda bulunabileceği alanlar vardır. Bu konuda seçici ve hassas olmak da bir zorunluluktur. Her ortam kadın için uygun olmayabilir. Bir de sahiplenme duygusuyla kadına ev hapsi yaşatanlar vardır. Bu konuda ifrata kaçmak kadına hayatı zindan etmektir. Bugün hâlâ kadını dört duvar arasına hapsedip "dinimiz bunu emrediyor" diyenler var. Eşini her türlü sosyal etkinlikten mahrum bırakıp; anne - baba - akraba ziyaretlerini bile aşırı derecede sınırlayan erkekler eşlerine zumetmektedirler. Bunlar sözüm ona dinî hassasiyet ve kıskançlık adına yapılmaktadır. Neymiş efendim evin reisi isterse eşine, anne - babasını ziyaret etmesine bile müsade etmiyebilir miş! Oysa bu gibi tutumlar kıskançlığın ifrat hâlidir ve dinimizde asla yeri yoktur.

Müslüman bir erkek her şeyden önce kıskançlığını da, duygularını da dengeli ve kontrollü kullanmak zorundadır. İslâm, müntesiplerine ifrat ve tefritten, yani aşırılıktan uzak bir hayatı tavsiye etmektedir. İslâm, Müslümanlara mutedil bir hayat önermektedir. Çünkü İslâm, Müslümanlara izzetli ve onurlu bir hayat bahşetmektedir. Asalet Müslümanın ayrılmaz karakteridir. "İzzet ve şeref Allah'ın, Resûlünün ve müminlerindir." (Münâfikûn:8)

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...