Dünden Bu Güne Neslin Değişimi.
Ahmet Yıldırım

Dünden Bu Güne Neslin Değişimi.

Günümüz teknolojisi devasa bir ivme kazanmış durumdadır. Teknolojinin hızına ulaşabilmek neredeyse mümkün görünmemektedir. Kendini her gün ve her an yenileyen teknoloji homo modernius üzerindeki en önemli baskı unsuruna dönüşüyor. Eşyayı şekillendiren insan yerine eşyanın şekillendirdiği, formel hale getirdiği kitleleri görmekteyiz. Yaşamını, hayallerini, gelecek düşüncesini eşyanın belirlediği, daha acısız ve daha az kaygının taşındığı bir döneme giriyoruz. Konformizm ve pragmatizm ilahlığını ilan ededursun insanlar yüreklerinin derinliklerindeki kasvetin sebebini bulamadan/bilmeden ve huzursuzluklarının cevabını veremeden yol almaya devam ediyorlar. Dünya değişiyor, toplumun değer yargıları değişiyor; zira toplumdaki aktif unsurlar, toplumsal tabaka değişiyor.  

Ülke nüfusumuzun yarısından fazlasını oluşturan Y ve Z kuşağı nesline ait özellikler toplumda belirtilerini gösteriyor. En büyüğü 37 yaşında olan 1980 sonrası kuşak olarak ifade edilen bu nesillerin en genel özellikleri; kısa yoldan hızlı yol almak istemeleri, konforlu bir yaşam düşlemeleri, her türlü baskıyı ret etmeleri, her şeye eleştirel yaklaşmaları ve eleştirilerinde acımasız davranmaları,  örgütsel ve toplumsal bağlılıkların az olması, ebeveynler de dahil otorite tanımamaları, kuralsız yaşamayı istemeleri vb…

Z kuşağında ise yaş biraz daha düşmektedir. En büyüğü 16 - 17 yaşlarında olan bu nesil ise teknoloji tarafından büyütülen ilk nesil desek abartmamış oluruz. Her türden ekran (Tv, Bilgisayar, Tablet, İpad, Cep Telefonu vb) üzerinden giden bu gelişme araçların, aksesuarın insanı baskılamasının net görüldüğü nesil olarak ifade edebiliriz.

Henüz gündemde değiller, fakat birkaç satırda olsa Progest (Özellikle hamilelik döneminde annelerin uzunca bir süre kullandıkları progestan ilacından mütevellit bir yakıştırma olarak değerlendirebilirsiniz.) nesilden de söz etmek gerekir. Henüz kitle iletişim araçlarına uyum ve uygunlukları gibi çok az özellikleri bilinmektedir, zira son 3 – 5 yıllık bir geçmişleri olduğunu düşünüyorum. Başta teknolojik aygıtlar olmak üzere çok çabuk bağlantı kurdukları ve bağlandıklarını ifade edebilirim. Tiryakiliğe açık bir durumları var. Malumunuz hamilelikte döneminde çok ilaç kullanılması tavsiye edilmez. Fakat son dönem gebeliklerde bu ilaç doktorlarca hastalara önerilmektedir. Anne adaylarında ciddi etkiler gösteren ilacın yeni doğan çocuklarda nasıl bir etki sağladığını şahsen merak etmekteyim.

Yukarıda sayılan özelliklerin neticesinde ortaya çıkan tablo maalesef şöyle; ukalalık seviyesinde özgüven, kimseye eyvAllah’ı olmayan gurur, dünyanın etrafında döndüğünü varsayan kibir, kaybetmeyi bilmeyen, tanımayan düş kırıklığı, yokluk ve yoksunluk yaşamamış atalet, kısa yoldan konforlu yaşam sürmek isteyen heyecan, entrikada dahil her şeyin mubah görüldüğü bir kariyer planlaması, her kelimesinden statü akan cümleler, talepleri yerine gelmediğinde çöküntü, huzursuzluk ve melankoli çizgisinde umutsuzluk, stres ve güvensizliğin hakim olduğu dünya görüşlerine sahip bir nesil… İkna etmekte zorlanıyoruz. Kabul ettirmek atomu parçalamakla eşdeğer neredeyse. Kendi taleplerinde aşırı duyarlı davranan, fakat kendi sorumluluklarında gayet yavaştan alan bir neslin muhatabıyız.

1980’li yıllardaki “Ben yaşamadım, çocuğum yaşasın; ben görmedim, çocuğum görsün” düşünce yapısının şimdilerde ne kadar sorunlu olduğunu ve sorun çıkardığını görmekteyiz. Mağduriyetin kaçınılması gereken kötü bir şey olduğu inancının meyveleri bu nesiller. Toplumsal statüde bir üst tabakaya öykünmenin neticesinde ortaya çıkan kompleksli anne babaların kaprisli çocukları bu nesiller. Bu nesiller üst tabaka insanların toplumsal rollerini çalmaya (Rol Hırsızı)  kalkan ebeveynlerin masum bebeleridir. Hırsızlık kötüdür, fakat toplumsal rol hırsızlığı kat be kat kötüdür. (Kültürel rol hırsızlığı denilince aklıma “Maddi durumu iyi olmayan bir insanın lüks bir otomobil düşlemesi” geliyor.) bu nesiller maddi imkânlarını en üst seviyesinde çocukları için feda eden ebeveynlerin hayal kırıklığıdır. Toplum maalesef kültürel olarak düşük yapmıştır. Zamanları ekrana ayarlı bir kuşağın muhataplarıyız.

Sorunun drama dönüşmesi bu kuşaktan kaynaklanmıyor esasında. Sorunun temelinde yanlış değer yargılarıyla onları büyüten ebeveynlerdedir. Anne – babaların bir mengene gibi kendi değer yargıları ve yaşadıkları gerçekliklerin arasında sıkışmalarının neticesinde buldukları yanlış çözüm yollarından kaynaklanmaktadır. Kaybetme olgusunu bir zayıflık, acziyet, eksiklik veya kusur, güçsüzlük olarak gören anne – babaların yaşama karşı direnç gösterirken tepkimelerinin sonucudur. Halbuki bu anne – babalar düşmenin, kaybetmenin, zayıflığın ve acziyetin bir dezavantaj olmadığı, tam tersine büyük bir avantaj olduğunu anlatmalıydılar.  

Hak Teala ayette buyuruyor ki; “Ey Ehli beyt! Allah sadece sizden günahları gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” Ayete göre değil de kendi öngörülerimize göre bir yaşam döngüsü çizdiğimiz için manevi (kültürel, medeni vb) kopuşlar yaşıyoruz. Kim bilir belki avantaj olarak değerlendirdiğimiz manevi/kültürel kirlerimizdi. Değer yargılarımızı yaşamak/taşımak ve bir sonraki nesle aktarmak elbette zor bir süreçtir. Fakat bu zorlu süreci içselleştirip değerleri yaşamak/yaşatmaktansa toplum olarak biz kolay yolu, değerlerimizi terk etmeyi seçtik. Çocuklarımızın zihin dünyalarına yaşamda ilkeli duruş yerine kuruşun şekillendirdiği duruşu zerk ettik. Sonuçta statü sahibi mutsuz ve kasvetli ruh taşıyan kitlelerimiz oldu; ama huzur, birliktelik, beraberlik, emniyet ve güven gibi değerleri de yaşamımızdan çıkarıverdik.

En nihayet modernizmin hallaç pamuğu gibi savurduğu nesiller, bir ton hayal kırıklıkları, yalnızlıklarını teknolojik aparatlarda gideren mutsuz ve kasvetli ruhlar, derin yenilmişlikler, gerçeklik ve hakikatle yüzleşmekten korkan kişilikler, kimlik bunalımları eşliğinde göstergelerin ve yansımalardan takılan maskeler, Avm’lerin labirentlerine dökülen stres, tatmin edilmiş ruhlar ve nice kaprisler eşliğinde günahına girdiğimiz bir nesil arzı endam eyledi.

Rabbimiz ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarandır. Bu Rabbimizin toplumsal sünnetullahıdır. Toplum dediğimiz yapıda insan bedeni gibidir. Bazen sevinçli, huzurlu ve mutlu olduğu dönem olduğu gibi kimi zamanda travmalar, kaoslar ve hastalıklar yaşarlar. Sonuçta kimseye değil, fakat Rabbimizin yukarıdaki ayetine güvenmekteyim. Toplumun kendi iç dinamiklerinde bir dönüşüm gerçekleştireceğine inananlardanım. Yeter ki Müslüman şahsiyetler çağa ve zamana şahitliklerini layıkıyla yerine getirsinler. Biz üzerimize düşeni yaptığımızda değişen/dönüşen bir toplum göreceğiz. Selam hidayete tabi olanların üzerine olsun.

 

Rahmet ve bereketle… 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...