Gökyüzünde Yağmur Kuşları...
Eda Bildek

Gökyüzünde Yağmur Kuşları...

Çok geceler, korku kazanlarının başında isten dumandan kirlenmiş bir çocuğun yüzünden daha çok, savaştan, alevden nasiplenmiş çocuğun yaralı yüzüne duyduğum merhametle buluyorum kendimi nicedir. Sözün, acıya karşı boyun eğdiği kıyamdan yöneliyorum secdeye. Allah affetsin, lanet okuyorum dünyaya, öfke ile durulmayacak secdelerin üzerinden yürüyorum elemin ellerinden tutarak. Bahsi kapatılacak bir konu değil ki, çocuk! Kapatamıyorum bu bahsi, her daim alfabeyi sökmeye çalışan bir çocuk gibi harf harf heceliyorum. Harf harf yeniliyorum. Harf harf tükeniyorum. Tutamıyorum gözyaşlarımı. Zaten ben her acıda, her haksızlıkta içime çekilmeyi bilirim en iyi. Salıvermeyi bilirim yağmurlarımı. Ki çocuk söz konusuyken ağlamakla yetinemiyorum.

Yürüdüğüm her yolda incecik çocuklar seçiyorum kendime. Bir bankın eşiğinde, bir sokağın köşesinde, kırık dökük salıncakların yüreğinde ve dahi anne öfkesinin incinmişliğinde. Tutamıyorum kendimi, görüp de görmezlikten gelemiyorum. Bir çocuğun çiğnenmiş çocukluğunun üzerinden gelip geçemiyorum. Allah versin diyemiyorum. Ben zaten görmezlikten gelmeyi beceremiyorum.  Bir şey aramızda akıp duruyor. Seçilmiş gibiyim sanki. Onların bakışları benim bakışlarıma bir nehir gibi akıyor. Dalga dalga vuruyor gönlüme. Derin şefkatle beklerken onu, bir çocuk sayısız çocuğa dönüşüyor. Nar taneleri gibi saçılıyor gönlümün aynasına. Ben kendimi o aynada sorguya çekiyorum. Düşmemek için bir çocuğun acısında bin çocuğa merhamet duyarak Allah’a sığınıyorum. Onları emanet edene, güç ver diyorum; hepsine olmasa da birine vesile kıl! İzin ver, kendi dünyamdan sıyrılıp o çocuğun cenneti olayım. Kendi dünyamdaki acıları bağışlayayım, bir çocuğun acısına merhem olayım!

Dünyanın bütün çocuklarına aynı şefkatle yanıyorum. Hani haritanın üzerindeki tüm çıplak ayaklı çocukları, kimsesizliğin koynunda ürkek birer kumru olan yavruları, savaşın tam ortasında hedef olan cennet kokulu canları düşünüyorum. Titrek elleri ile bana bir şeyler satmaya çalışan o okul çağındaki çocukları düşünüyorum. Tutup ellerini avuçlamak istiyorum. Onlar yerine üşümek istiyorum, onlar yerine kaygı duymayı arzuluyorum. Hepsi adına sık sık karşıma çıkan isimlerini sormaktan utandığım çocukları sarıp sarmalamak istiyorum. Göz göze gelince irkiliyorum. Vaktinden önce büyümüş çocuklar onlar. Zamanları çalınmış, oyunları bozulmuş, masal çağındaki çocuklar onlar. Kim bilir, ne kadar hırpalandılar. Nasıl da incindiler. Böyle böyle unuttular çocukluklarını. Kimilerinin unutmaya dahi vakti olmadı. Körpecik bedenleri ile toprağa saçıldılar. Kim bilir, en son ne düşündüler.

Nicedir hep aynı şeyi düşünüyorum. Çocukları…  Çok soru sordukları için anneleri tarafından toplu taşıma araçlarında hırpalanan, çekiştirilip belalar okunarak götürülen çocukları da ekliyorum diğerlerinin yanına. Ruhlarına aldıkları darbelerle şiddeti anne ve babalarından ilkin öğrenen güzelim çocukları da. Hiçbirini unutamıyorum. Bilmek sorumluluktu. Biliyorken, uyuyamıyorum. Göğsümde taşıdığım onca yaraya meydan okuyor çocuklar. Ben suspus oluyorum.  Ben bu duygunun adını koyamıyorum.  Ama onları sahip olamadığım, belki de hiç olmayacağım çocuklarımın yerine koyuyorum. Bunun içindir belki, kendilerine bir hediye gibi verilen yavruları inciten anne-babaların karşısına geçip onları azarlamaktan çekinmiyorum.

Benim çocuğum dediklerinde gülüyorum hallerine, onlar Allah’a ait ve siz emaneti taşımak için görevlisiniz ve biz bu emaneti takip için görevliyiz. Benim derken ki kibri ayaklarınızın altına atıp sevmeyi deneyin o vakit artar şefkatiniz ve sevginiz. Öyle ki, avuçlarınızdaki cennet yüreğinize iner. Ve siz tüm çocuklar için seçilmiş olursunuz. İşitiyorlar ama hissediyorlar mı beni bilmiyorum. Önümden akıp gidiyorlar ama akıp gitmiyor minnetle bakan çocuğun gözleri önümden. Alnı, şakakları, gözkapakları… İncecik hilale benzeyen kaşları…  Çekik burunları… Üzerlerinde minicik varlıklarını taşıyan giysilerin sözcükleri…  Alınlarında terden ıslak, bağından azad, turralanmış saçları…  Ve her daim fark edilmeyi, sevilmeyi, sahiplenmeyi bekleyen yürekleri…  Onlar için taşıyorum çantamda çikolata. Onlar için takınıyorum yüzüme tebessüm. Yolum bir yerlerde karşılaşıyor, eğilip başlarını okşuyorum. İsimlerini sormuyorum kimi zaman. Çocuk onlar, her biri birbirini kucaklayan cennet çiçekleri. Bu yol, beni onlara götürecek biliyorum. Yoksa koymaz yaradan göğsüme bu hasreti, bu sevgiyi, bu özlemi. Onlarla aramda yollar açmaz. Beni onlara, onları bana yağmur kılmaz. Bilmiyorum ama seziyorum. Dil sezgiye yetmiyordu, sezgimin adını koyamıyordum ama onların acısı var bende.  Ben bu acıdan çok yara alıyorum.

Şimdi ey okuyucu, kiminin kayboluşları var üzerimizde. Kiminin çıplaklığı, açlığı, suzuzluğu… Kiminin ölümleri var üzerimizde. Hepsine yetemem ki dediğinizi biliyorum. Elden ne gelir dediğinizi işitiyorum. Ben de kimi zaman öyle diyorum. Ama hakikat öyle mi! Sahi, gelmez miydi, elimizden bir şey? Âşıkların kâbesi gibi değil bu aydınlık, zaten âşıklar da yok artık. Hep yoldan dönenler var. Sözünü ihanete boyayanlar var. Aşkın dile düştüğü çağda, çocukların da ölümü var. İlkbahar havaları gibi değil bu tarif, zemheri gecelerde görülen ay gibi karanlık. Biliyordum aşk hem karar hem bi-karar haliydi ama en çok istikrar haliydi. Oysa bu çağda gönüller içinde birden fazla yalancı şafak taşıyan bitimsiz bir karanlıktı. Bundandı ki, çocuklara aydınlık veremiyor gönüller. Benim de aşkım karanlıktı, bu yüzdendi ki içimdeki çocuk hem ağlamaklıydı.

Üzerine hüzün değmiş kalbe andolsun ki,

Parmak uçlarıma bahşedilen kaleme andolsun ki,

Aşka ve aşk ile tanıştırıldığım ilk ana andolsun ki,

Ben kendimden davacıyım!

Ben içime oturan dağı, nerde olsam tanırım. Bu yükü çok iyi bilirim. İşte bundandır, hep bilmemdendir. Bunalıyorum. Sabrın sınırı, hacmi vardı. Ne zaman taşacağımı bilmiyorum. Ama bunca yangının içinde seni biliyorum çocuk, aşkımın topallayan ellerinden tutup sana yetişmeye çalışıyorum. Arkamızda ebabil kuşları ve senin masumiyetini doğrulayan yusuftutan kuşları hepinizi bu metinde sonsuzlaştırıyorum. Hiçbir şey yapamazsam da sizin için bunu yapıyorum. Benim kıyametim her gün biraz daha yaklaşıyor, sizinse cennetiniz. Aramızda bir şey var, sizin için seçiliyorum. Gökyüzünde yağmur kuşları, benim aşksızlığıma, sizin harcanışınıza ağlıyorlar. Allah versin demiyorum ama Allah sarsın. Ki O, Şafi’nin ta kendisidir. Ona sığınıyorum.... 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...