İnsanı Ve Misyonunu Tanımak.
Hazım Koral

İnsanı Ve Misyonunu Tanımak.

İnsan elbette ki ete - kemiğe bürünmüş yapısıyla, biyolojik ve fizyolojik bir varlıktır. Zahiren görülen budur. Ancak bir de insanın hareket ve davranışlarına yön veren ruhsal ve psikolojik (aşkın) yönü vardır. Daha açık bir ifadeyle insan düşünme, konuşma ve kurguladığını eyleme dökme özelliğine sahiptir. Yüce Rabbimiz çok yönlü olarak donattığı ve türlü yetenekler verdiği insanı "ehsen-i takvim" olarak tanımlamaktadır. (Tin:4) Bir başka ifadeyle insan "eşref-i mahlûk"tur, yani yaratıkların en şereflisi. Öyle ki, insan erdem ve faziletten yana yapıp ettikleriyle meleklerden de üstün bir konuma yükselebilmektedir.

Dinî değerlerden kendilerini soyutlayan bir takım Batılı filozoflar ise insanı indirgeyici bir mantıkla tarif etmektedirler. Örneğin, Descartes "İnsan düşünen hayvandır" diyor. Marx, "İnsan alet kullanan hayvandır" tanımlamasında bulunuyor. Camus, "İnsan isyan eden hayvandır" yorumunu yapıyor. Gide, "İnsan hisseden hayvandır" yorumunda bulunuyor. Durkheim ise, "İnsan sosyal hayvandır" diyor. Thomas Hobbes ise, "Homo homini lupus." (İnsan, insanın kurdudur.) sözünü söylüyor.

İnsan bazı davranışlarıyla izzet ve şerefine halel getirip esfeli safiline, hayvanlardan da aşağı bir duruma yuvarlanabilir. İnsan elbette ki alet kullanır. Ancak kullanacağı alet insan ve canlılara zarar veriyorsa, Marx'ın dediği gibi "alet kullanan hayvan" durumuna düşer.

İnsan, insan olması hasebiyle olumsuzluklara itirazı olmalı ve başkaldırmalı da. Ancak Rabbine başkaldırırsa, elbette ki, Camus' un dediği gibi "nankörlük edip, isyan eden bir hayvan"a dönüşür. İnsan his ve duygu sahibidir, bu insanı sevgi ve merhamete götürür ancak his ve duygular insanı bencil, histerik ve nobran tavırlar içerisine sokarsa, Gide'nin ifadesiyle insan hisseden bir hayvana dönüşür.

İnsan sosyal olma yönüyle çevresine karşı sorumludur. Bu sorumluluğunu yerine getirmiyorsa insan Durkheim'in tanımlamasıyla sosyal bir hayvandır. Hayırda yarışmanın tatlı rekabeti varken, Hobbes' in dediği gibi şeytanî ve nefsanî rekabetlerle "insan, insanın kurdu" olabilmektedir. Bırakın menfî rekabetleri, insan, insana her daim faydalı olmalıdır.

İmam Ali buyuruyor ki: "İnsanlara faydası olmayanı ölüler arasında say." İmtihanın gereği olarak insan hayra ve şerre mütemayildir. Ancak insan özne ve cevher olarak "ehsen-i takvim" vasfına sahiptir. (Tin:4) Çünkü Rabbimiz insanı mükemmel bir ruhsal donanımla yaratmış. İnsandaki şerre meyyâl yön ise arazdır - izafîdir. Bir başka ifadeyle, bu durum arizidir. Çünkü bu menfi haslet nefs ve şeytanın dürtü ve provakasyonuyla oluşur. Şu hâlde insanın yaradılış ve fıtratında örneklerini verdiğimiz hayvanî sıfatları aramamalıyız.

Bu özellikler varsa da, yani davranışlarına sirayet edip yansımışsa, kişide "arıza" var demektir. Her ne kadar atasözünde, "Bir insan yedisinde ne ise, yetmişinde de odur" veya "Can çıkar, huy çıkmaz" denilse de bu durum umutsuz vaka değildir. Zira yüce dinimizde menfî güdülerin ıslahına yönelik "nefs tezkiyesi" diye bir kavram vardır. "Allah arınanları (kendini temiz tutanları) sever." (Tevbe:108) Demek ki, mekanik cihazlarda nasıl arıza giderilebiliyorsa, insandaki bir takım ruhsal arızalar - zaaflar da giderilebilmektedir. Veya nasıl ki bedensel kirler giderilip, arızalar - hastalıklar tedavi edilebiliyorsa ruhsal zaaflar da giderilebilmektedir. Yeter ki teşhis iyi koyulsun ve hasta tedaviye açık olsun.

Buradaki sıkıntı insanın öncelikli olarak kendisini tanımamasından kaynaklanmaktadır. İnsan önce bütün donanım ve temayülleriyle kendisindeki potansiyeli tanımalıdır. İnsan hem bedenen hem ruhen tertemiz yaratılmıştır. Kirlenme ise sonradan olur. Bedensel kirlenmeyi anladık su ve sabun ile giderebilirsiniz.

Peki ruhsal kirlenilmişliğin arınması - temizliği nasıl olur veya ruhsal kirlenmeye karşı önleyici ve koruyucu tedbirler nasıl alınır? İnsan öncelikli olarak ruhsal kirlenmeye sebep olan faktörleri iyi tespit etmelidir. Bu konu aslında sır değil ki bir takım tüyolar elde edelim! Ruhumuzu hedef alan türlü etkenler "vahy" yolu ile bize bildirilmiş. Ve bununla da yetinilmeyip ismet sıfatına sahip elçiler ve elçilerin vasileri olan, günah kirinden arındırılmış - mutahhar Ehl-i Beyt imâmları numune-i timsâl olarak bize sunulmuş bulunmaktadır. (Ahzab:33; Şûra:23) Onların "usvetun hasene" - güzel örnekliğini taklit edebildiğimiz, onlara "meveddet" (sevgi - ihtiram) gösterebildiğimiz oranda ruhsal kirlerden korunmamız mümkündür.

Meveddet - sevgi, bağlılığı ve muhabbeti beraberinde getirir. Onlar bizim hayat yolumuzdaki sevgi dolu rehberlerimizdir. İnsanın bir de içsel rehberi vardır. O da "akl-ı selim"dir.. Bu rehber de insanı yüce erdemlere sevk edebilir ancak. Tek başına yeterli değildir. (Yeterli olsaydı Rabbimiz peygamber ve kitap göndermezdi.) Her ne kadar tutum ve davranışlarında fıtratındaki ahlâk ve fazileti yansıtıyor olsa da mutlak doğru olan ilâhî koordinat - bağ sınav ve ahiret için gereklidir.

Zira dünyada iken (blûğ çağına erdikten sonra) bütün davranışlarımızdan, bütün yapıp ettiklerimizden ve yapıp etmekle mükellef olduğumuz hâlde yapmayıp terk ettiklarimizden sorguya çekileceğiz. Şu hâlde hesaba çekileceğimiz vu uymamız gereken kriterler bizim yaşamımızdaki yol haritamızı belirlemektedir. Belirlemelidir. Kısacası insanı tanırken yeryüzündeki ontolojik misyonuyla tanımak zorundayız. İnsanın dünyadaki vazifesi Rabbin rızası istikametinde bir hayat yaşamaktır. O henüz ruhlar âleminde iken bu misyonu yüklenmiştir.

Öncelikli olarak insana teşhisi bu yönüyle koymak durumundayız. Başta da belirttiğimiz gibi insan biyolojik ve ruhsal olarak çok yönlü bir donanıma sahip. Özellikle insanın rusal yönünü keşfettikten sonra bu donanımın hangi amaca matuf olarak kendisine verildiğini bilmemiz gerekmektedir. İşte bu noktada Allah Teâlâ'nın elçileri devreye girmektedir. İnsanlık tarihi boyunca onlar, insanlara yaradılış gayelerini, yeryüzündedeki varlık sebeplerini hatırlatmışlardır.

Siz fıtratınıza uygun erdemli bir hayat yaşıyor olsanız da bu misyonu keşfetmek zorundasınız. Zira erdemli hayat içerisinde vazifelerimiz var. Mesûliyetimiz ve sorumluluklarımız var. Zararsız insan olmak büyük bir yücelik ve fazilettir ancak başlı başına yeterli değildir. Siz sevgi ve merhamet dolu bir insan olabilirsiniz (bu zaten insanın fıtratında mevcut) ancak sevgi ve merhametinizi yerli yerinde ilâhî kriterlere uygun olarak kullanmak zorundasınız. Aksi takdirde bu güzelim haslet ve duygularınıza eksen kayması yaşatabilirsiniz. Az önce verdiğimiz örnekteki gibi İmâm Ali'nin, "İnsanlara faydası olmayanı ölüler arasında say" sözünü nasıl değerlendirmeliyiz? Bu söz ahireti de kapsam alanına almaktadır.

İnsan, insanın cenneti olmalıdır. İnsan, insanı cennete taşımalıdır. Dayanışma hem madden hem manen olmalıdır. Bir nasihatle de olsa onun dünyevî ve uhrevî felâketine engel olabilirsiniz. Nasihatleri ne kadar umursamazsanız kendinize o kadar zarar vermiş olursunuz. "Nasihat müminlere yarar sağlar." (Zariyat:55) Nitekim insanoğlu ahireti, ilâhì kriterleri ve kırmızı çizgileri baz almadığından bu noktada hatları - koordinatı karıştırabiliyor. Özne olarak ilâhî değerlerden inhiraf edildikçe ve ilâhi değerler tahrifata uğrayınca merhameti bol olan Yüce Rabbimiz yeni elçiler ve yeni kriterler manzumesi gönderiyor ki insanoğlu tekrar "sırat-i mustakim"e (doğru yola) yönelmiş olsun.

Sevgili Peygamberimiz'in "hatemul enbiya" (son elçi) olduğuna dair ayet nazil olunca sahabe, "acaba bu din de mi zamanla tahrifata uğrayacak" diye endişeye kapılınca "Onu biz koruyacağız" (Hicr:9) teminatıyla ayet nazil oluyor. Elbette ki Sevgili Peygamberimiz ahirete irtihâl ettikten hemen sonra ayetler üzerine yapılan yorumlar maksadı aşmaya başlamış ve Sakife örneğinde olduğu gibi, Evs ve Hazreç kabilelerinin başlattığı iktidar kavgası bir takım eksen kaymalarını da beraberinde getirmişti. Ancak buna rağmen Kûr'ân asla orjinalitesini yitirmemiştir. Zira Kûr'ân ile Sahih Sünnet'in gerçek müfessirleri olan Ehl-i Beyt imâmları, (maruz kaldıkları olumsuz koşullara rağmen) bu değerleri muhafaza etmişlerdir. Bu nedenle diyeceğimiz o ki, ilâhî değerler manzumesinde yani Kûr'ân ve Sahih Sünnet'te doğru anlamlar yüklemini mutahhar Ehl-i Beyt imamlarının öğretisinde görüyoruz.

İlâhî değerler manzumesi olarak Kûr'ân, insanın yeryüzündeki misyonuna ilişkin mükemmel bir medeniyet projesi sunuyor. Bunu bizzat Sevgili Peygamberimiz Medine'de kurduğu "İslâm Devleti" ile pratize etmişti. O dönemde Medine "Darü's Selâm" (güvenli belde) olmuştu. Bu nedenledir ki, tarihin o kutlu dönemine "Asr-ı Saâdet" denilmektedir. Ancak sonrasında yaşanan eksen kayması ile bu proje akamete uğratılmış oldu. Özellikle Emevîler dönemi bu sapmayı siyasal anlamda da zirveye taşımıştı. Medine'de temelleri atılan İslâm medeniyet projesi sevgi, merhamet, paylaşım ve adalet temeline dayalı idi. Emevîlerle başlayan büyük sapma ise kılıç zoru ile komşu ülkelerin istilasını beraberinde getirdi.

Oysa İslâm'da amaç kalplerin fethedilmesiydi, toprakların değil. Sapma, insanlarda fıtrattan uzaklaşmayı doğurmuş oldu. Zamanla insanlardaki İslâm algısı evrilerek farklı bir kulvara savruldu. Aslında aziz İslâm dini bütün bir asaleti ile özgünlüğünü koruyor, savrulma ise insanlarda oluyordu. Yüce Rabbimiz "bezm-i âlem"de insanoğlu ile yapmış olduğu misakı şöyle hatırlatıyor: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalimdir, çok cahildir." (Ahzab:72) Burada fıtratından uzaklaşıp savrulan insanın hâli tasfir edilmektedir. Zalim ve cahiller aklını kullanmayan insanlardır. Yüce Rabbimiz birçok ayet-i kerimde, "Düşünmez misiniz?" (Nahl:17) "Akletmez misiniz?" (Yasin:62; saffat:138; Enbiya:10) "Aklınızı kullanmaz mısınız?" (Muminun:80) diye buyurmaktadır. Akabinde ise şöyle bir ikaz devreye girmektedir: "Allah aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır." (Yunus:100) Çünkü, "Allah temizi murdardan ayırır." (Enfâl:37) Ve "Allah arınanları sever." (Tevbe:108) Allah Teâlâ insanı nezih bir varlık olarak yaratmıştır. Fakat insan nefsine ve şeytana uyarak kendisini kirletebilmektedir. Böyleleri murdar pozisyonundadır. Uğradıkları rusal mutasyonla fitne çıkarmaya ve kan dökmeye teşne hale gelmektedirler.

Halife ve yeryüzüne varis olacaklar elbette bunlar değildir. "Bir vakit Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. Onlar: 'Bizler hamd ile seni tespih ve takdis ederken, yeryüzünde fesat çıkaracak ve orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?' dediler. Allah'da onlara: 'Sizin bilemeyeceğinizi herhâlde ben bilirim' dedi." (Bakara:30) Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünde Allah Teâlâ adına egemenlik sahibi olmak sadece "sâlih" kullara vaad edilmiş bir durumdur. İşte bütün mesele ihlâs sahibi (muhlis kul) olmakta yatmaktadır. Salihlerden olmanın anlamı budur. Günümüzde kullanılan "Temiz toplum, temiz siyaset" diye bir söz var. Kûr'ân'da bahsedilen "sâlih toplum" bu olsa gerek. "Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır." (Enbiya:105) Müslümanlar olarak salihlerden müteşekkil bir toplum olmayı başarırsak hiç kuşkusuz yeryüzü egemenliği de bize bahşedilmiş olacaktır.

Egemenlikten kasıt, yeryüzünde barışı, güvenliği, huzur ve adaleti teminat altına almaktır. Yoksa emperyal ülkelerin ve diktatörlerin yaptığı gibi egemenliği sömürü ve baskı aracına dönüştürmek değildir. Salihler topluluğunun en belirgin özelliği emin (güvenilir) ve adil olmalarıdır. Bizim için "usvetun hasene" olan Sevgili Peygamberimiz'in en belirgin özelliği bu sıfatlara sahip olmasıydı. İnsan kendisini keşfedip salihlerden olmak istiyorsa öncelikle "emin" ve "adil" sıfatlarını kuşanmalıdır. İnsanın kendisini tanımasından maksat da budur zaten. "Kendini tanıyan Rabbini tanır."

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...