Kanlı Darbe Girişimine Bir Başka Açıdan Bakış...
Hazım Koral

Kanlı Darbe Girişimine Bir Başka Açıdan Bakış...

Daha önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi yaşlı dünyamız günümüze kadar birçok darbeler – devrimler – ihtilâller gördü ve toplumsal değişimler yaşadı. Hiç kuşkusuz bir takım toplumsal değişim ve dönüşümler sosyolojik gereksinim ve toplumsal koşullardan dolayı yadsınamaz ihtiyaçtır. Risalet öncesi “cahiliye” dönemini bir düşünelim! O zaman diliminde nasıl bir sosyolojik ortam vardı. İnsanların yaşam biçimi ve toplumsal ilişkiler nasıl bir minvâl üzereydi? O toplum ve o günün insanlık âlemi hangi boyutlarda yozlaşmıştı ki, Yüce Rabbimiz hayat bahşeden değerler manzumesi olan ilâhî yasalarını son elçisi ile tebyin etmiş oldu? Bir şairimiz bu durumu şöyle özetliyor: “Kapkaranlık iken afak-ı insaniyetin, nûr olup fışkırmışız sinesinden zulmetin.”

Demek oluyor ki o zaman diliminde insanlık zulmün ve adaletsizliklerin egemen olduğu karanlık bir dönemde yaşıyormuş. Tarihçilerimiz ve siyer ilmiyle iştigal eden âlimlerimiz risalet öncesi Arap Yarımadası’nın nasıl bir sosyolojik ortama haiz olduğunu teferruatlı bir şekilde bizlere aktarmış bulunmaktadırlar. Kaynaklarımızda geçtiği üzere o dönemde bir insanın en temel ihtiyacı olan can güvenliğinden mahrum yaşaması ve sürekli çatışma ve savaş hâlinde olmaları ve diğer bir husus olarak insanî ilişkilerdeki ahlâkî değerlerin tamamen erozyona uğramış olması bir toplumsal değişime olan ihtiyacı ortaya koyuyordu. İnsanoğlu aslında her şeyden önce güvenlik ve huzur içerisinde yaşama arzusundadır. Bu aynı zamanda insanın en temel ihtiyacıdır. İnsanoğlu bu ihtiyaçlardan mahrumsa mutlaka bir çıkış yolu aramalıdır. Ancak bazen toplumsal ve kolektif akıl ne yazık ki, mevcut durumu kanıksamış olduklarından dolayı üzerlerine büyük bir rehavet çökmüşçesine çıkış yolu aramamaktadır. Ancak Yüce Rabbimiz böylesi durumlardan memnun olmadığından dolayıdır ki, kullarına şefkat ve merhametle muamele edip dönüşümü sağlayacak kurtarıcı elçiler göndermiştir.

Tarih boyu peygamberlerin gönderildiği toplumların sosyolojik ortamlarına bir atfı nazar edin, mutlaka ihtiyaca binaen gönderilmişlerdir. Musa aleyhisselamın dönemine bakalım! Firavun denilen zalimin zulmüne maruz kalmış bir halkı görüyoruz karşımızda. Köleleştirilmiş İsrailoğulları alemlerin Rabbine yalvarıp yakarıyor ve bir çıkış yolu arıyorlardı. Bağışı bol olan Rabbimiz onlara Musa ve kardeşi Harun aleyhisselamı kurtarıcı olarak göndermişti. Ancak İsrailoğulları nankörlük edip kendilerine gönderilen değerlere gereği gibi sahip çıkmadılar. Ve zamanla zorlu yaşam koşullarına duçar oldular. Biz Müslümanlar da bu örneklikten ibret almalıydık. Zira Rabbimiz ibret alınsın diye yüce Kitabı Kûr’ân-ı Kerim’de en çok bu toplumdan söz etmekte ve onların düştüğü dalalete bizlerin dikkatini çekmektedir. Ancak merhum Mehmet Akif’in ifadesiyle; “İbret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?”

Sevgili Peygamberimiz’in Mekke’deki risâlet çalışmalarına bakıyoruz. Gayet mutedil bir şekilde, erdemli ilişkiler muvacehesinde insanları sevgiye, merhamete, hak ve hakikate çağırmaktaydı. Şefkatle sürdürdüğü tebliğ çalışmaları esnasında paganizm savunucusu statükocu çevrelerden tepki ve eziyetler görmekteydi. Merhamet timsali Sevgili Peygamberimiz ve kendisine inanan bir avuç arkadaşı olmadık zulme ve baskılara maruz kaldıkça sabrediyor ve ashabını da sabırlı olmaya davet ediyordu. Rivayetlere göre Müslümanların sayısı 40’a ulaştığında Hattaboğlu Ömer; “Ya Resûlullah sayımız bir hayli çoğaldı. Bu zulümlere daha ne kadar sabredeceğiz? Artık bunlara kılıçla cevap verelim” deyince, Sevgili Peygamberimiz, “Ya Ömer ben gazap elçisi değil, rahmet elçisiyim, sabırlı ol” diye cevap vermişti. Buradan çıkan sonuç, Allah Resûlü’nün asla silahlı bir kalkışmaya cevaz vermeyişidir. 13 yıl boyunca olmadık eziyetlere, zulümlere ve ambargolara maruz kaldılar, ama asla bir taşkınlığa tevessül etmediler. Bir kısım arkadaşları zulüm ve eziyetlerden kurtulmak için Habeşistan’a hicret etmişti. Bir müddet sonra Allah Resûlü’ne de hicret emri gelmişti. Bu sefer hicret yolu Medine idi.

Görüldüğü gibi risaletin Mekke dönemi biz Müslümanlar için mükemmel bir örnek teşkil etmektedir. Ancak bu örneklik bizim için Mekke ile sınırlı değil elbette.. Medine’ye de bakmak zorundayız. Allah Resûlü’nün bizler için “usvetun hasene” (güzel örnek) olması bütün risalet dönemi için geçerlidir. Sevgili Peygamberimiz Medine’ye vardığında sosyolojik bir durum değerlendirmesi yapıyor. O toplum içerisinde Yahudiler, Hıristiyanlar, Putperestler ve Müslümanlar vardı. Allah Resûlü bu değişik din ve etnik kökenden olan insanların barış içerisinde yaşayabileceği 52 maddelik Anayasa niteliğinde bir “vesika” hazırlamıştı. Evrensel İslâm medeniyetinin temeli o topraklarda böyle atılmıştı. Resûl-ü Ekrem Efendimizin uğraş ve çabalarıyla oluşturulan konsensüs ve mutabakat sonucu insanlar barış ve huzur ortamına kavuşmuşlardı. Oysa eski Medine’de etnik düşmanlıklar had safhadaydı. Hatta Yahudiler kendi aralarında Beni Nadir, Beni Kaynuka ve Beni Kureyza kabileleri olarak birbirlerine karşı savaş hâlindeydiler. Allah Resûlü, hukukun üstünlüğünü esas alan uygulamalarıyla kan davalarını ve her türlü düşmanlığı ortadan kaldırıp tam bir barış ve huzur atmosferi oluşturmuştu. İşte İslâm budur. İşte İslâm medeniyetinin hedefi budur.

Ancak ne yazık ki, Emevîlerin devreye girmesiyle insanlar sınıflara ayrıldılar ve hatta sonradan Müslüman olanlar bile “Mevâli” statüsüne tabi tutulup haksız uygulamalara maruz bırakıldılar. Gerçekte ise bütün halk kesimleri Emevîlerin zulmüne maruz kalmaktaydı. Bu vecihledir ki, Abbasoğulları’nın öncülüğünde Emevî zulmüne karşı bir başkaldırı hareketi başlatılmıştı. Bu kalkışmanın en önemli gerekçelerinden biri de mevcut zulmün bertaraf edilmesi ve yönetim hakkının Ehl-i Beyt’e tevdi edilmesi idi. Ancak bu yönetim hırsı ne menem şeydir ki, Abbasîler iktidar geldiklerinde hakkı sahibine teslim etmediler. Üstelik Emevîler’den beter halka zulmettiler. Yönetim ve siyasette insanların genel anlamda bir tek beklentisi vardır, o da adalettir. İnsanlık adına adil yönetim en temel gereksinimdir. Nitekim Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik.” (Hadid:25)

Adil bir yönetim tahakkuk ederse elbette ki, zulüm de bertaraf edilmiş olur. Ancak birçok yönetim tarzlarına baktığımızda tanımlama amacıyla kullanılan isimler bile her şeyi ortaya koymaktadır. Birkaç örnek verecek olursak: Oligarşi sözcüğü baskıya dayalı zümre yönetimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Oligarşi: “Küçük ve ayrıcalıklı bir grubun iktidarda olduğu ve iktidar imkânlarını kötüye kullanan despotik yönetim şeklidir.” Monarşi: “Babadan oğula veya kardeşe geçen saltanat sistemidir. Seçim dışı kullanılan bir yönetim biçimidir. Diğer adıyla saltanat sistemi olan bu yönetim tarzında liyakat esas değildir. Genellikle yönetimi elinde bulunduran hanedan, bencilce bir tutum içerisinde devletin mal varlığını kendi mülkü olarak görür. Lüks ve israf içerisinde müstekreh bir yaşam biçimleri vardır.” Monarşi, yüzyıllar boyu, dünyada en yaygın yönetim biçimiydi. Günümüzde de hâlâ monarşiler vardır.” Diktatörlük: Aslında saltanat sistemlerinin diğer adıdır. Ancak günümüzdeki kullanımında diktatörlük, sınırsız bir liderlik imkânları kazanan, otokraside mutlak üstünlüğü bulunan yöneticilere diktatör denir.”

Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi insanoğlunun gereksinimi adil yönetim biçimidir. Rabbimiz biz Müslümanları bu konuda sorumlu kılmaktadır. Birçok ayet-i kerime bu sorumluluğumuzu bizlere hatırlatmaktadır. Adil düzen varsa korumak, yoksa tesis etmek ödevindeyiz. Emr-i maruf ve ney-i münkerle ilgili ayetlerin çoğu bu mükellefiyete tekabül etmektedir. “Özellikle Âl-i İmrân Sûresi’nin 104’ncü ayeti başta adalet olmak üzere tüm iyiliklerin tesisi ve bütün kötülüklerin bertaraf edilmesine yönelik “görev ve sorumluluk” ümmet bünyesinde liyakat sahibi bir yönetim kadrosuna tevdi edilmiş bulunmaktadır. Zira söz konusu ayet aynı zamanda liyakat sahibi bir yönetim kadrosunun oluşturulmasına da işaret etmektedir. Temiz insanlardan ancak temiz bir yönetim biçimi oluşturulabilir. İmâm Ali buyuruyor ki: “Adalet mülkün temelidir.” Bütün mesele toplumun bütün katmanlarına adaleti yaymak ve pekiştirmektir. Zira adalet herkese lazımdır. Adil olmayan yönetimlere karşı hoşnutsuzluk gayet doğaldır. Ve bu tür yönetimlerin bertaraf edilmesi bir zorunluluktur. Rabbimiz bakınız ne buyuruyor:“Müslümanlar zulme uğradığında birlik olup karşı koyarlar.” (Şûra:39) Kunut duasında da bu mükellefiyet bizzat dile getirilmektedir: “Ve nahlehu ve netruku men vef cûruk.” (Ya Rabbi! Sana itaat etmeyen yöneticileri başımızdan def ederiz.)

Ayetlerde ve kunut duasında görüldüğü üzere biz ilâhî bir mükellefiyetle karşı karşıyayız. Peki bunu nasıl yapacağız. Silahla, terörle, anarşi ile mi veya silahlı kuvvetlerin içerisine sızıp, paralel bir yapı oluşturup ordu gücünü kullanarak meclisi ve emniyet binalarını bombalayıp, polise ve halka kurşun sıkarak mı bunun üstesinden geleceğiz? “Usvetun Hasene” olan Sevgili Peygamberimiz’in Mekke ve Medine’deki örnek yaşam ve pratikleri bize neleri öğretmektedir? Bu konuda bize neler salık verilmektedir? Din adına, İslâm adına ve zulme uğramış bir halk adına neler yapılmalıdır? Öncelik marjinal de olsa bir kalkışmayı mı gerektirmektedir, yoksa topyekûn bir irşad ve tebyin çalışması mıdır? İçerisinde bulunduğumuz toplumsal koşullara nasıl müdahil olunmalıdır? Kûr’ân’ı ve Sevgili Peygamberimiz’in sünnetini referans alarak neler yapabiliriz? Kırıp dökmeden, teröre, anarşiye ve askerî bir kalkışmaya tevessül etmeden ve paralel bir yapı oluşturmaya gerek duymadan Rabbimizin razı olacağı nasıl bir toplumsal dönüşüm yaşayabiliriz? Bunun etüt ve analizini çok iyi yapmak durumundayız. Aksi takdirde Emevî ve Abbasîlere öykünerek yapılan bir haksız kalkışma bakınız nelere ve nice canların gitmesine sebebiyet vermektedir.

İnsanın insana kızgın bakmasını haram kılan bir din teröre, anarşiye ve ordu gücünü kullanarak silahlı bir kalkışmaya cevaz verir mi sanıyorsunuz? Hiç bu mümkün müdür?

İran İslâm devriminde tabiri caiz ise pasif itaatsizliği görüyoruz. Kendilerine kurşun sıkan Şah’ın askerlerine gül ve karanfillerle karşılık veriyorlardı. Asker kılıklı eşkıya sürüsünü tanklarla sokağa salacaksınız, kendi halkınıza kurşun sıkarak katliam yapacaksınız ve buna meşru kalkışma diyeceksiniz, bu hiç mümkün müdür? Bir zamanlar bunun bir benzerini Muaviye’de yapmıştı. Muaviye Şam topraklarındaki valilik yetkisini kullanarak paralel devlet yapılanması ile oluşturduğu askerî güçle İslâm Devleti’nin merkezi hükümetine karşı ayaklanması sonucu Sıffin’de 4 aya yakın süren savaşta rivayetlere göre 45 bini kendi askerleri olmak üzere toplam 70 bin insanın ölümüne sebebiyet vermiştir. Ancak ne yazık ki, bazı alim diye geçinen aklı evveller “Bu bir içtihat meselesidir. Muâviye içtihat etmiş ve yanılmasına rağmen bir sevap kazanmıştır” diyebilmektedirler. İlginç olan Muâviye’nin bu tavrı günümüzde bazıları için emsal olmaktadır. Siz bunu ister Fethullah Gülen’in bizzat kendisine veya fanatik bir müridine sorun, alacağınız cevap Muâviye için söylenenin aynısı, hatta aynısı değil daha ötesi bir söylemle “haklı içtihat” olarak değerlendirilecektir. Ne yazık ki, İslâm dünyasında belirli bir kesim bu inanca sahiptir. Hiç kuşkusuz 15 Temmuz’daki kanlı kalkışmanın temeli de bu tür içtihat mantığına dayanmaktadır. Olaya bir de bu zaviyeden bakmalıyız.

Aksi takdirde şunu da bilmiş olalım ki, bu kanlı darbe girişimi nevi şahsına münhasır bir özelliğe sahip değildir. Bu işin tarihî arka plânı vardır. Ne yazık ki, bu kalkışma Emevî zihniyetini temsil etmektedir ve o dönemde saraylarda üretilen fıkıh anlayışıyla temellendirilmiş sapkın bir mantığın ürünüdür. Evet, olaya bu zaviyeden bakmak durumundayız. Bu işin içerisinde elbette ki, büyük şeytan ABD, Siyonist İsrail, NATO ve AB’de var. Batılı emperyalist güçler bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi İran İslâm Devrimi’nden sonra, buna alternatif olarak “Yeşil Kuşak” projesini ürettiler ve Fethullah Gülen üzerinden bu şeytânî projeyi tedavüle soktular. Onların istediği Batı’nın sömürü düzenine problem çıkarmayacak bir dinin Türkiye’de egemen olmasıdır. Bir zamanlar komünizm tehlikesinden söz edildiği dönemde, Kemalist bir siyasî lider oldukça manidar olan şu sözü sarf etmişti: “Eğer bu ülkeye illa da komünizm gelecekse onu da biz getiririz.” İran İslâm Devrimi’nden bu yana ise Türkiye’de komünizm değil, dinî söylem ve dinî talepler ön plânda. Batılı şer odakları bunu çok iyi bildiği ve gözlemlediği için, “Türkiye’ye İslâm gelecekse onu da biz getiririz” diyerek, kendilerine maşa olarak kullanabilecekleri Fethullah Gülen hareketini bunun için destekleyip 160 ülkede okullar açmasına zemin hazırladılar ve her türlü faaliyet imkânı verdiler…

Ancak bütün bu şeytanî hesapların üzerinde Alemlerin Rabbi’nin de hesabı vardı.

“Onlar bir tuzak kurdular, buna mukabil Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. ” (Al-i İmrân:54)

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...