Yurduma Alçakları Uğratma Sakın
Eda Bildek

Yurduma Alçakları Uğratma Sakın

Günlerdir kaç harfi yan yana sıralayıp, doğan kelimelerin sırtından çoğalan cümlelere bakıp durdum. Kaçını öylece kenara bırakıp eşiğinde gözyaşı döktüm. İçimden kaç kandil söndü, kaç yıldız kaydı. Her birinin ardından bir kez daha yitirmenin acısını duyumsadım hem de feryat edemeyenin kendi içinde bin parçaya bölünmesiyle. Yine de başımı kaldırıp dalgalanan bayrağa baktığım yerde ve alnımı koyduğum secdenin şefkatiyle bulduğum dirençle yeniden doğruldum. Öyle bir öfke büyüdü ki ilkin kalbimde o selde çok kişi boğulup giderdi, bu yüzden yine de kaldırıp kenara koydum yazdığım onca yazıyı. Ne de olsa Allah kelamı bahşetmişti bana, O’nun cömert aynasında ben nefret ettiren olmamalıydım.

Hayatım boyunca hiçbir kesime nefret kustuğumu yahut kendi inandığım değerlerin gölgesinden bile geçmeyeceklerini bilmiş olsam da ayıplarını, çirkinliklerini ifşa ettiğimi hatırlamıyorum, buna niyette etmedim. Çünkü Allah’ın Settar adı örtmeyi emrederdi; bende yutkundum. Güzeli, sevgiyi yazmayı yeğledim. Ölene dek böyle yazmak için çabalayacağım. Ama yine de sustuğum yerde onca kanayan kalbi hissedip de hiçbir şey yazmamak da ihanet olurdu, ben dilsiz şeytan olmayacağım.

On beş Temmuz gecesini yaşamak, kitap sayfalarında okuyup geçtiğimiz darbelerin, indirilen hükümetlerin, bir şekilde ortadan kaldırılan liderlerin hepsine yeniden dönüp baktığımız bir geceydi. Kalpleri buz eden, kelimelerin o geceyi anlatmaya yetmeyecek kadar takatsiz kaldığına tanıklık etsek de aslında daha ağırı o geceden sonrasıydı. O gecenin ardından ‘Bu bir oyun, senaryo’ diyen dudakların dudak kenarlarında kıvrılan dalga belirtisi tebessümleri görür gibiyim. Her bir paylaşımda biraz daha kalbime inen darbeleri hissediyorum. Üstelik anlatmaya yeltendiğim her kalbin inadına söylediklerimin aksini savunmasına rağmen ‘Seni seviyorum’ diye biten cümlesine tanıklık ediyorum.

‘Sevmek’ ne ağır yükümlülük…

Sevilirken inanılmamanın ve inandığına saygı duyulmayan yerde yaşadığın acının üzerine tuz basılmanın tefsirini kim yapabilir? Sevildiğin ve inandığın, birlikte gülümsediğin insanlar durduğun yol ayrımında beliren o mesafenin gerçek yakınlık olduğunu kim iddia edebilir? Böyle bir muhabbetin yakınlığında senin acın benim acım değil safının sevgisini kim doğrulayabilir?

Dönüp de kalbini açtığın yerde böylesi bir yakınlıkta hangi sevilen ruh kendisini yara almadan kurtarabilir?

Zannımca kurtaramaz, ben kurtaramadım.

‘Hain içerde olunca kapı kilit tutmaz, oğul’ diyen ecdad kapı kilit tutmadı. Ve dahi anlamak istemeyene hiçbir söz tesir etmedi. Ben şimdi inandığım darbeden söz etmeyeceğim size, bundan söz eden nice insanlar var. Ve biliyorum ki, siyaset, sosyoloji, felsefe, devlet ilişkilerine dair herkes uzman. Bu bağlamda ne denilirse denilsin siz, inanmayanlar olarak o gece bir darbe girişimi olduğuna tanıklık etmeyeceksiniz. Ama ben size acının olduğu yerde insanlığı yitiren yanlarınızdan söz edeceğim. O inanmadığınız girişimin neticesinde tankların önünde silahsız, barış isteyen, durdurmaya çalışan insanlar yara aldı, kimileri şuanda hayatta değil. Babası şehit edilen çocukların yüzüne bakmaya kimin kalbi dayanabiliyor? Oğlu ile birlikte can veren babanın varlığını karşılayabilecek bir şiir var mı? Peki, sadece bayrağını alıp sokağa çıkan onca insanın inancı ile dalga geçebilmeyi hangi ahlak hoş görebilir?

Hangi kalp, hangi davanın aynasında bu geceye bakınca kan kusabilecek kadar kirli olabilir? Bana uzlaşmacı yorumlar yazmamı söyleyen kişiler onca hainliği gören kalbim, nasıl merhametten söz edebilir?

Yıllardır içimizde kök salan hainlerin bir gecede ülkeye, vatana, millete ve tüm bunları temsil eden Cumhurbaşkanına karşı yapılan sinsice ayaklanmanın arkasındaki kirli elleri aklayıp da bu duruma senaryo diyebiliyorsa, zalimdir; haindir. Tüm bunlara nasıl merhamete edilir?

Edersem, kalbim kurusun!

Ben şehit edilen kişilerin çocuklarından utanıyorum. Onlara babanızı, annenizi bu ülkenin toprağında yetişen ve bizlerin arkamızı yasladığımız peygamber ocağını temsil eden ordunun içindeki hainler şehit etti demeye. Onların acısının yanında o geceye darbe değildi, demeye utanıyorum. Diyenin varlığından utanıyorum. Elinde bayrağı ile meydanları dolduran o yiğit insanların varlığına bakıp da övünmeyen içimizdeki insandan utanıyorum. Siz ne zaman bu kadar ayrıştınız, ne vakit bu kadar aklınızı kaçırdınız da; o insanların inancını, vatan bağlılığını bir oyunun saf kuklaları olduğunu iddia edecek kadar akıl yoksunu oldunuz, işte bunun için utanıyorum. Dahası bundan acı duyuyorum. Ve dahi bende bu davaya inanıyorum.

Şimdi bu ülkenin o insanlarına bakıp da yarından ümit duymayacak kalplerin karanlığından hayıflanıyorum. Demek ki bizim insanımız hâlâ kaçıp gitmek yerine silahsız da olsa tankların önünde duracak kadar iman sahibi olduğunu hissetmiş olmanın onurunu, gururunu yaşıyorum. Ve işte bunun için bu kez sevgi ve anlayış dolu cümleler kurmayacağım ayrıldığınız noktadan size bakarken. Can kaybının olduğu yerde dilleriniz acıdan yana şakımıyorsa sizin sevginize de vatan bağlılığınıza da itibar etmiyorum.

Siyasetin kirli olduğunu biliyorum; rejimlerin hiçbirinin insancıl olmadığını da biliyorum. Dahası şuan yeryüzünde anlatılan dinin aslında Kur ‘andaki o güzel ve hoşgörü ışığından yükselen dini yaşamı yansıtmadığını da görüyorum ama; ama ile başlayan her cümle çok can yakıcı olur.

Sizin irtica dediğiniz, şeriat diyerek lanetlediğiniz İslamiyet’in pınarından beslenmeyen yüreklerin, Erbakan hocanın aynası yerine sözde hoca sıfatını kullanıp ılımlı İslam diyen zatın nasıl bir kaosa bu ülkeyi kurban ettiğini 15 Temmuz da gördük. Artık kendinize gelin, uyanın! Ne şeriat, ne oyun… Bırakın her hadisenin ardından karanlık yorumlar yapmayı, insanınızı sevin ve acısına saygı duyun. Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, inancınız ne olursa olsun; zalimliğin karşısında bir olmayı becerebilenlerle aydınlık yarınlara gider bu ülke.

Birbirini hiç ama hiç tanımayan, dünyalar bir araya gelse karşılaşma ihtimali de milyonda bir olan insanlar; yaşlısı, genci, çocuğu… Kadını, erkeği… Açığı, kapalısı, çarşaflısı, mini eteklisi… Sarıklısı, dövmelisi… Ülkücüsü, Ak partilisi ve diğerleri… Minareden yükselen ezanın, ellerde dalgalanan bayrağın şuuru… O gece terini, etini, kanını, sıcaklığını, kokusunu hissederek nefes nefese, ölümüne kucaklaştı o gece. Bu tüm dünyaya birlik mesajıydı. Onur mesajıydı. Onca koşuşturmanın arasında yere yığılanın kanı diğerinin kalbine sıçrarken doğuyordu birliğin güneşi. Ve en çıplak en içten haliyle paylaşıyorlar bir kaderi.

Ve işte böyle bir gecenin ardında yine soluk soluğa bayrağı devralanlar doldururken buna seyirci olan yine içimizden kişiler nasıl bu durumu hafife almaya vicdanı yelteniyor? Nasıl eli varıyor, yalan diye yazmaya? Onlardan yalan diye söz eden kalemler kırılsın.

Şimdi bunca gözyaşının, canını ortaya koyan vatan sevdalarının karşısında hainler cezalandırılmazsa ahımız Allah’a ulaşsın! Bu minarelerden yükselen ezanlar, selalar tanıklık etsin ki zalimin hakkı idamdır. Ancak şehitlerin ardından kalan çocukların yüzüne bakmak böyle helaldir.

Şimdi böyle bir acıyı duyumsamayan ruhun yüceliğinden kim söz edebilir? Ve Rabbim, Âkif’in kanadığı yerden kanatma yüreklerimizi ve O’ndan gayrısine yazdırma İstikbalimizi… Ve O’nun şairane yakarışında şimdi yek yüreğimiz:

 

Yurduma Alçakları Uğratma Sakın!’

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...