Aslına Rücu Et Ey İnsan.
Ahmet Yıldırım

Aslına Rücu Et Ey İnsan.

Kapitalizm, modernizmi kafakola aldığı günden beri insanoğlunun tüketim çılgınlığının önü alınamıyor. İnsan büyük bir ciddiyetle gördüğünü, dokunduğunu tüketme derdindedir. Evvelinden ihtiyaç kavramını kullanan sömürgeciler şimdilerde bu kelimeyi kullanmıyorlar bile. Çünkü bir yandan ihtiyaç kelimesini çok kullanarak tükettiler bir yandan ise  kelime işlevini yerine getirdi. Günümüzde insan kavramından ziyade tüketici kavramı içselleştirildiğinden birçok alanda insani özelliklere rastlayamıyoruz. Şimdilerde tüketim ihtiyaç düşüncesinden neşet etmiyor. Sadece bir kısır döngünün devamı niteliğinde tüketim gerçekleştiriliyor. Yani tüketimi ihtiyaçtan dolayı değil tüketimden dolayı yapmaktayız. Yeni slogan “Tüketmek İçin Tüketim.”

Tüketim tüketim için felsefesinden mütevellit tüketici eşya üzerinden giden süreci birkaç tık yükselterek değerleri de bu kısır döngünün parçası haline getirdi. Gıda ile başlayıp giyim ile yol alan tüketim mantığı sonrasında egosunu şımarttığı ya da tasarlanan tasarımlar üzerinden kendini tasarlayan bir ivmeye dönüştürdü. Öyleki tüketicinin toplumsal göstergesi sorumluluklarından ziyade cebinde veya göğsünde taşıdığı cep telefonu belirlemektedir. Böylece tüketim ihtiyaç kavramına artık gerek duymadan insanın kişiliğinin bir parçası haline dönüştü. Bu savruk inanç insanın, insanlıkla arasını açmasına sebep oldu. İnsanın tüketim karşısında ilk terk ettiği kalesi (değeri) insanlığı oldu. İnsanlıkla arası açılan insan fert, birey, vatandaş, müşteri, tüketici dahası başka şeylerde oldu. Yeni konumlandırmalardan gayet memnun yaşamını sürdürmeye devam etti.

Sömürgeci tükettikçe tüketen tüketicinin önüne her daim bir tüketim malzemesi koydu. Maddi unsurlardaki tüketim hazı tüketiciyi kesmeyince Sömürgeci manevi, yani asıl tüketilmesini arzuladıkları unsurları sahneye sürdü. Mesela adalet, tevhid, vicdan, merhamet, şuur, özgürlük, cesaret, vatan, şehadet vs. Sömürgeci çok iyi bilmektedir ki; tüketim hazını almış tüketici somut kavramla sınırlı kalmayacaktır. Her dem daha fazlasını talep edecektir. Somutla başlayıp soyuta sıçrayan bu sarmalda esasen insan kendini tüketmekteydi eşya ve değerler yerine. Tükettikçe bedeni semizlenen, egosu tavan yapan tüketici; ruhunun obezite tarafından işgal edildiğini anlayamadı bile. Obezite olmuş ruh/sağduyu gitgide hissizleşti ve sömürgeciye teslim oldu.

Tüketim eşyaları üzerinden kendini konumlandıran tüketici döndü, dolaştı insani vasıflarını da tüketti. Tüketicinin insanlıktan izler taşıması dahi Sömürgeciyi rahatsız etmektedir. Onun için bazı bazı tüketicinin merhamet, adalet, iyilik vs kavramları kullanması bile sömürgecinin iflahını kesmektedir. Bu tüketicinin aslına rucü etme ihtimalinin korkusudur.

Sömürgeci insanı tüketim üzerinden konumlandırdığı için bir bakıma insanı sınırlandırmaktadırda. Her Adem bir Alem düstururnun yerine insanı yüz gram ağırlığındaki bir eşya ile sınırlandırmaktadır. İnsanın özgünlüğünü, özgürlüğünü, şahsiyetini, fikrini, cömertliğini ve dahası insanlığını sınırlandırmaktadır. Yüreğinde kocaman bir dünya taşıyan insanın 19 inç veya  4.5 – 5 inçlik bir ekrana kendini hapsetmesi sınırlamanın en tipik göstergesidir. Kendini ekranlar üzerinden sınırlandırılmaya müsaade eden tüketicinin yaşam felsefesininin de sınırlı olduğunu söylememize gerek yok sanırım. 

Böylesi bir çizgiye gelmiş bir tüketicinin tahammül oranının yüksek olduğu düşünmek te abestir. İnsan, insan kaldığı müddetçe Ona sınır koyan otoriter güç Alemlerin Rabbi olan Allah’tı. Fakat insan, insanlıktan uzaklaşıp tüketici olmaya evirilince bir şekilde kendisine sınır koyan sömürgeci oldu. İnsan ve yeryüzü kavramlarını sıkça kullanan Allah insanları belli bir alana hapsetmez iken sömürgeci tüketiciyi hep dar bir alanda tutma gayretin içinde olmuştur.

Allah bizi tüm yeryüzünün insanı olarak görmek isterken; insanoğlu yeryüzüne ayak bastığında ilk yaptığı şeylerden biri kendine bir harita çizmek oldu. Yeryüzündeki tüm savaşların, krizlerin ve kaosun sebebi kendini sınırlandırma, konumlandırma gayretidir. 

Vatan, vatandaşlık kavramı bizim için ne ifade ediyor? İnsanın vatanı neresidir? Vatan için bir konumlandırma gerekli midir? İnsanın vatanı ahiret yurdu muydu? Yoksa koordinatları belli bir kara parçası mı? Bize sınır çizen, bizi sınırlarndıranlar kimler?  Açıkçası Vatan kavramını Müslüman Şahsiyetin zihninde  Anadolu topraklarıyla sınırlandıran düşüncenin masum olduğuna inanmıyorum. Çünkü düşünce kaynağımız bize vatanı tüm yeryüzü olarak ifade eder. Bu düstur ile Müslüman zihnini bir kara parçasıyla sınırlandıramamalıdır. İkiyüzyıl önce yaşayan insanın vatan kavramıyla bizim vatan kavramımızın bir olduğunu kim iddia edebilir? Eğer böyle düşünecek olursak dün Mekedonya, Kırım, Bosna, Mısır, Halep, Şam bizim sınırlarımızdaydı. Bundan daha fazlası vardı Namık Kemal’in Vatan kavramının içinde. Yediyüzyıl önce bu topraklarda anlaşılan şekilde bir sınırdan söz edemeyiz.

Vatan; özellikle Arap Baharı ile birlikte trendi yükselen bir kavrama dönüştü. Herkesin ağzında bir vatan kelimesi. Osmanlının gündemine ise merhum Namık Kemal ile girmiş bir kavramdır. Hatta merhumun sembol kavramlarından biridir. Namık Kemal’in yaşadığı atmosferi düşündüğümüzde Vatan kavramının neden sembolleştiğini anlayabiliriz. Kavramın oluşup gelişmesinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu bunalımlar büyük rol oynamıştır. O güne kadar Osmanlı tarihinde bu denli hiç gündeme gelmemiştir. Vatan; ne yükselme ne de duraklama dönemine ait bir kavram değildir. Psiko-sosyolojik olarakda olması mümkün görünmemektedir. Zira insanlar veya ülkeler güçlü oldukları veya kendilerini güçlü hissettikleri sürece kendilerine sınır çizmezler. Çünkü sınır hep bir adım ötesidir.

Bu minval ile vatan kelimesi bize öncelikle bir sınır, bir savunma hattı çizer. Bu sınır hattı ise zayıflık göstergesidir. Zira Vatan kelimesinin sıkça kullanıldığı zaman  dilimi Osmanlının çöküş evresidir. Doğal olarak güç, otorite kendini sınırlandırmak istemez. Fakat insanlar zayıfladıkları (toprak kaybettikleri) dönemlerde kendilerini konumlandırıp oradan yaşama tutunmak isterler. Peki, Namık Kemal merhumun sözünü ettiği vatan sınırları nerede başlayıp nerede bitiyordu? Dahası o sınırları kimler belirlemekteydi?

İnsaf çizgisinde görüleceği gibi güçlü iken vatan muhabeti yapmamışız. Güçten düşünce, zayıflayınca gündeme aldığımız bir kavram olmuş; vatan.

Daha öncede ifade ettiğim gibi biz Müslümanlar olarak vatanımız öz ahiret yurdu olmakla birlikte dünya semasında tüm yeryüzüdür. Bu vech ile birbirimizei konumlandırmamız, fiziksel ve fikirsel sınırlar koymamız sağlıklı zihnin ürünü olan bir düşünce değildir.  Dahası “Gökte ve yerde bulunanlar Allah’a aittir” minvalinde nice ayet varken hangi hak ile insanları kabul veya ret ediyoruz? Kimin toprağını, kime veriyor/vermiyoruz? Allah,  bizi yeryüzünün tümü ile sorumlu kılmışken kim bize sınır çiziyor? Kim aramıza sınırlar inşa ediyor? Allah kafiri, zındığı, zalim ve fasığı bile muhatap alırken (Vatandaşı) kime neyin vatandaşlığını vermiyoruz? Şu topraklarda 3 nesil öncesine gitsek  sanırım kimseyi bugünkü haliyle Anadolulu bulamayız. Bu şovenist düşünce yapısında kardeşlik, vahdet, vefa  vb kelimelerin karşılığı olabilir mi? İnsanlar arasındaki her türlü fiziksel/fikirsel sınırları ret eden bir düşünce yapısına nasıl sınır koyabiliriz?

Ne ki kimin adına konuşuyoruz? Binlerce yıldır bizi, atalarımızı ve çok farklı kültürleri üzerinde barındıran toprağın yerine neden biz karar vermeye çabalıyoruz? Bu topraklarda farklı etnisiteden milyarlarca insan yaşadı. Ve bu zamana kadar itiraz etmeden taşıdı onları. Kimin Vatanında kime vatandaşlık vermiyoruz? Halihazırda bu vatandaşlık muhabeti belki aramızdaki sınırların kalkmasına  hizmet edecek bir duruma dönüşebilir.

Bilinç kodlarımıza rucu etmeliyiz. Bizler fert, birey, vatandaş, müşteri, tüketici olmazdan evvel insandık. Tükettikçe insaniliğimizi unutuyoruz. Dahası bu tüketim sarmalı değerlerimizi de tükettiriyor.  Asl olan üretmekti oysa, kardeşliği, vefayı, merhameti, bereketi, sevgiyi, cömertliği…

Biz muhabeti şimdilerde yerini bulmalı. Herkesi kuşatacak bir yürekle “Biz” kavramını içselleştirmeliyiz. İslam’a tabi olan din kardeşim, tabi olmayan insanlıkta kardeşim düsturuyla hareket etmeliyiz. Bu İsrail ve avanelerinin vatandaşlık üzerinden bize kurdukları tuzakları görmeyeceğimiz anlamına gelmez.  Fakat basiret ve ferasetle Biz’i yaşatmalıyız. BİZ, SİZ’e dönüşmeden, BİZ  iken güçlüyüz ve her türlü konumlandırmayı ancak o zaman ret edebiliriz. Unutmayalım Önce SİZ diye bir şey yoktu. BİZ hepimize yetiyordu. Sonra BİZ bize yetmez oldu. Ve maalesef BİZ diye bir şey kalmadı, zira herkes SİZE taşındı. O gündür bugündür SİZ ve BİZ arasında derin bir kavga var.Ey içimizdeki BİZLER SİZ kimsiniz ki birbirinizi ret ediyorsunuz?

 

Rahmet ve bereketle.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...