Gettolaşıyor muyuz?
Ahmet Yıldırım

Gettolaşıyor muyuz?

Gettolaşıyor muyuz?

Kırsalda başlayıp şehirde yaşamımızı sürdüre duralım, şehirleşme maceramız 1990’lı yılların ortasına kadar gettolaşma mantığıyla sürdü. Şehirleşme çabalarımız sağlam bir zemin üzerinde cereyan etmedi. Şehirden beklentimiz genelde karnımız doysun, elegüne muhtaç olmayalım, bir arsamız ya da başımızı koyacağımız bir evimiz olsun çizgisindeydi. Alt yapı, yol, imar, toplu ulaşım, mimari, estetik, park bahçe, sportif alanlar vb medeniyetin (Şehirleşme) göstergeleri olan hizmetleri beklemek veya talep etmek en hafifinden had bilmezlik olarak görülebilirdi. Dahası gecekondu tarzında iki göz bir eviniz var ise şehrin mutlu insanı sizdiniz. Evler yapılır hatta mahalleler yapılır hizmetler sonradan gelirdi. 

Seksenlerdeki göçlerle birlikte gündemimize girdi; gettolaşmak. (Genellikle) Özellikle çocukluğum ve gençliğimin geçtiği Adana gibi metropol şehirlerimizde durum genel hatlarıyla böyleydi. Esasında getto çok masumane ve doğal mecrasında gerçekleşiyordu. Şehre göç edecek aile öncesinde şehirli olmuş akrabalarının tecrübesini göz önünde bulundururdu. Haliyle arsa veya ev satın alıp ya da kiralayacaksa elbette evvilinden göç etmiş yakın akrabalarından akıl almaları doğaldır. Bu şuur ve tercihle göç eden insanlar zamanla aynı mahallede aynı şehirli, aynı köyden oluşan yüzlerce konut inşa ettiler. Yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında kimi mahalleler göç aldığı illerin isimleriyle anılmaya başlandı. Kendi kültür ve örflerini kapalı bir yapı içinde yıllarca yaşadılar. Ve yine doğal olarak göç ettiği şehri iyiden iyiye tanıması ve şehrin imkanlarını içselleştirmesiyle birlikte beklentilerinin çıtası da yükseliverdi. İkinci kuşak göçmenler gettodaki mekanlarını terk ederek daha konforlu, daha geniş imkanları olan mahallelere göç etmeye başladılar.

Gettolaşma üzerinden tanışmış olduğu şehirde artık daha konforlu ve şık bir yaşam sürdürmektedir. Hatta gettoyu terk etmekle birlikte farklı kültürden insanlarla tanışma imkanı bulmuştur. Doğal olarak şehre göç etmiş olduğu ilk yıllarda ayağına dolanan aidiyetini hissettiği kültür, gelenek ve örfünden de uzaklaşmış olmaktadır. Gettonun üzerindeki  baskısının zayıflamasıyla birlikte şehre yavaştan entegre oluyor; diğer yandan ise yeni kuşakları asimile olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Doğal olarak bir reflesk göstermesi beklenir, fakat mevcut kültür ve medeniyet ağır bastığından ilk kuşak göçmen de kendisini asimilasyonun kollarına bırakıverir. (Tabi ilk kuşağın asimilasyonu çok da kolay olmaz, hatta kimileri için olanaksızdır.)

Bunca girizgahtan sonra üzerinde durmak istediğimiz asıl konumuza geçebiliriz. Ülkemizde faaliyet gösteren birçok cemaat ve cemiyetin en azından kırk yıllık bir geçmişleri var. Bunca geçen süreye rağmen hala şehirleşmeyi (mediyet) içselleştirmemiş göçmen edasıyla hareket etmektedirler. Mevcut yönetimin verdikleriyle yetinmektedirler. Bu ilişki ise maalesef bağımlı bir görüntü ortaya çıkarmaktadır. Kendimize ait bir kültür, prensip ve nazariye ortaya koyamıyoruz. Almaya alıştığımızdan talep etmek gibi, vermek gibi hasletlerimiz gelişmemiştir. (Halbuki veren olmalıydık.) Bir türlü içinde bulunduğumuz toplumun tüm unsurlarını kuşatacak eğitimde, ekonomide, sosyal ve kültürel yaşamda bir argüman oluşturamıyoruz. Mesela ülkemizin siyasetine, ekonomisine, eğitim ve öğretimine katkımız nedir? Hatta toplumsal yaşama katkımız yüzde kaçtır? Mecazen alt yapısı, üst yapısı, imarı, ruhsatı, ulaşımı, hizmetleri sorunlu yaşadığımız şehre katkımız ancak bir göçmen kadar mı olmalıdır? Yani etkisiz eleman, talepkar olmayan, hizmet kovalamayan, üretmeyen…

Bizler dar odalarda hamaset yapmayı severiz. Geçmişimizle övünürüz, birikimlerimizi önemseriz. Ancak yaşadığımız coğrafyaların mimarisine, estetiğine, yönetimine, bürokrasisine, kültürüne hülasa medeniyetine yönelik çalışmalarımız maalesef yeterli değil. Dahası bazı alanlarda esamemiz okunmuyor. Tipik getto mantığıyla hareket ediyoruz. Hala cemaatımıza yeni insanlar kazanma/kazandırma derdindeyiz. Dar bakış açıları ve kısır döngülerle birbirimizi kıyıyoruz.  Çok olduğumu düşünmüyorum, zira yaptığımız ( Ki artık onları bile yapamaz olduk.) basın açıklamalarına, eylemlere, protesto gösterilerine, konferanslarımıza baktığınızda hep aynı simaların olduğunu göreceksiniz. Toplumsal dönüşüm derken maalesef kendi kendimizin dönüşümü sağlar olduk. Elbette biraz abartıdır, fakat telefon rehberlerimizdeki büyük çoğunluk bile ortak arkadaşlardan oluşuyor. Kuşatmak gibi bir gayretimiz yok, üstelik var olan farklılıkları törpüleyip, kurşun asker yapma derdindeyiz. Yaşantımızda diğer düşünce yapılarından kimseler olmadığı gibi onları yaşamızmıza almak gibi bir düşüncemiz de yok.  İnsanları olduğu gibi kabullenemiyoruz. Dinin müntesibi olmamıza rağmen dinin sahibiymiş gibi davranıyoruz. Yeryüzünde şahit olduğunun bilincinden uzaklaşıp yerine göre avukat, yerine göre hakim veya savcı hatta cellatlığa bile soyunduğumuz oluyor.

Hiçbir camianın emeklerini küçümseme derdinde değilim. Fakat bunca yıllık emeğin karşılığı yaşadıklarımızın çok daha fazlası etmeliydi. Hala insanımız birçok kuruluşumuzun ismini bilmiyor. Hizmet alanından bihaber. Bu bilinmemezliğin sebebini toplumun üzerine atamayız. Medeniyet inşaasından söz ediyor isek o medeniyete ait plan, proje, program ve stratejilerimizin hazır olması gerekir. Ancak bizim tavrımız şu süreci bir atlatalım havasındadır.

Bunun yanında son yıllarda tutarlı çıkışlar yapamamanın neticesinde birçok alanda kimlik bunalımları yaşıyoruz. Bu kimlik bunalımları maalesef böyle devam ederse kronik bir görüntüye dönüşecek. Arap Baharı olarak ifade edilen sürecin sağlıklı bir vizyonla öngörüldüğünü kim iddia edebilir? Siyasi olguların aşırı içselleştirilmesi sağlıklı düşünmemizi engelliyor. Siyaset cemaat, cemiyet ilişkilerinde belirleyici unsur siyaset olamamalıydı. Eğer siyasetin belirleyici olduğunu ifade ediyor isek cemaat ve cemiyetlerimizin yeterli bir vizyonlarının olmadığını da kabul etme durumundayız. Eğer siz güç değilseniz veya kendinizi öyle görmiyorsanız doğal olarak güce tabi olmak zorunda kalırsınız. Geçmişte güç değilsek bile biz kendimizi güçlü görüyorduk ve tüm yaşam felsefemizi ona göre kurguluyorduk. Fakat güç olmadığının deklare edilmesiyle birlikte siyasetin (ki güç şimdi odur) tornasına tabi olma durumunda kalınıyor. Haliyle doğal olarak bunca emek, çaba, gayret, samimiyet vb ulvi düşünceler evilerek siyasi erkin güdümünde kimi bakanlıklarda gettolaşma olarak kendini gösteriyor. Asıldan kopunca taklitle yetinmeye dönüşüyor işlerimiz.

Medeniyet projemizden vazgeçmemeliyiz. Israrla hedefimize yönelik çalışmalar yapmaya devam etmeliyiz. Siyasetin kısır döngülerinden, mülahazalarından uzak durmalıyız. Eğer uzak duramaz isek siyasetin unsurlarıyla amel etmek zorunda kalırız, siyasetin kullandığı dili/söylevi, tarzı, davranışı vb sergilemiş olmaktan öteye geçemeyiz. Herkesin malumudur siyasetin dili (kimi zamanlar benzeşsede) asla din dili değildir. Din diliyle siyaset, siyaset diliyle din anlatılmaz. Son yaşadıklarımız bunun en bariz göstergesidir.

Toplumuzunda kimseyi ötekileştirmeden, kapalı yapı görüntüsü vermeden herkese ulaşmalı, ulaştıklarımızın şahsiyetlerine, karakterlerine müdahale etmeden onları Allah’ın dinine davet etmeliyiz. Unutmayalım ki Hz Ömer din değiştirmiş, fakat şahsiyet, karakter değiştirmemiştir.

Rahmet ve bereketle

 

   

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...