Sıbgatullah; Allah'ın Boyası..
Hazım Koral

Sıbgatullah; Allah'ın Boyası..

Türkçe karşılığı "boya" ve "renk" anlamlarına gelen "Sıbga" sözcüğü Arapça bir kelimedir. Ancak bu sözcük daha farklı anlamlar da ihtiva etmektedir. Örneğin her hangi bir nesneye "renk verme" eylemine veya "koruma amaçlı olarak uygulanan kaplama" işine de "sıbga" denilmektedir. Yani "renk vermek ve dış etkilerden korumak" anlamına gelmektedir. Renk aynı zamanda "nitelik" olarak tanımlanmaktadır. Şu hâlde bir Müslüman olarak biz hangi nitelikte bir renge ve hangi nitelikte bir korunmaya tabiyiz? 

Türkçe sözlükte renk: "Cisimler tarafından yansılanan ışığın gözde oluşturduğu duyum" olarak ifade edilmektedir. Renkle ilgili bir başka açıklamada şöyle denilmekte: "Bazı renklerin aldatıcı görünüş özelliği vardır." Şu halde aldatıcı renklere karşı teyakkuz hâlinde olmamız gerekmektedir. Teyakkuz hâlinde olmak her şeyden önce basiretli olmayı gerektiriyor. Bir darb-ı meselde bunun aksi şöyle dile getiriliyor: "Gören göz buğulu ise her şey buğulu görülür."

Yine lûgatta renklerin şöyle bir özelliği olduğu tarif edilmektedir: "Renk, gözün görebileceği dalga boyutlarına sahip elektromanyetik ışık enerjisi olduğundan, ışığın geldiği maddenin özelliklerine göre çeşitli dalga boyutlarına sahiptir." Şu hâlde "Sıbgatullah", (Allah'ın boyası) "nev'i şahsına münhasır" olarak Allah Teâlâ'nın kulunda görmek istediği sıfatlarını yansıtmaktadır.

İzaha devam edelim; degişik vasıftaki renklerde görülen ışıklara "tayf" denir. Işık tayfı ise çok sayıda renkten oluşmaktadır. Şu hâlde başta "mü'min" ve "adl" olmak üzere Allah Teâlâ'nın kulunda görmek istediği ve farklı tezahürleri olan sıfatları kuşanmalıyız ki, Allah'ın boyası ile boyanmış olalım.

Yine lûgattaki örneklerden devam edecek olursak: "Maddelerin renkli görülmesi, gelen ışığın ihtiva ettiği elektromanyetik dalgalarla maddenin yapısına bağlıdır. Maddelerin renkleri, üzerlerine düşen ışınların enerjisini yansıtmaları, yutmaları ve özümsemeleri ile belirlenir." Bunu insana uyarlayacak olursak, Allah Teâlâ, insanı kendi rengine (değer ölçülerine) bürünebilecek özellikte yaratmış ve ardından insana rengini (değer ölçülerini) elçileri vasıtasıyla sunmuştur. İnsan bunu alma ve çevresine yansıtabilme özelliğine sahiptir. (Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmak.)

Vahyin ilk muhatabı peygamberlerdir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ne güzel buyuruyor: "Beni terbiye eden ne güzel terbiye etmiştir. Ahlâkın en güzeli; Allah'ın yüce ahlâkıdır. Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın." (Hadis) Vahy ile insana sunulan ahlâk kaideleri Allah Teâlâ'nın kulunda görmek istediği sıfatlardır. Bu sıfatların pek çoğu "Esma'ül Hüsna"da mevcuttur.

Bir Müslüman, yansıttığı renklerle (ahlâkî davranışla) hemcinslerinde nasıl bir izdüşüm oluşturmaktadır buna bakmalı?! Müslüman ne kadar "rahman" (esirgeyici)? Müslüman ne kadar "rahim" (bağışlayıcı)? Müslüman ne kadar "mü'min" (güven telkin eden)? Müslüman ne kadar "aziz" (izzet sahibi)? Müslüman ne kadar "gaffar" (kusurları bağışlayan)? Müslüman ne kadar "âlim" (ilim sahibi)? Müslüman ne kadar "halim" (yumuşak başlı)? Müslüman ne kadar "adl" (adalet sahibi)? Müslüman ne kadar "kerim"(ikram edici)? Müslüman  ne kadar "rauf" (merhamet edici)? Müslüman ne kadar "sabur" (sabır sahibi)? Müslüman ne kadar "settar" (kusurları örten)? Müslüman ne kadar "şakir" (şükreden)? Müslüman ne kadar "afüv (affedici)? Bunlara bakmak lâzım!

Çünkü bir yönüyle renk (söz konusu sıfatlar), "Maddelere çarpıp (insanların dikkatini çekip) yansıyarak göze ulaşan ışığın (tutum ve tavırların) beyinde uyandırdığı duygudur." Bu nedenle görme şöyle tarif edilmektedir: "Görme (hidayet), başlı başına psikolojik ve fizyolojik bir hadisedir." Burada yine, "Gören göz buğulu ise, her şey buğulu görülür" darb-ı meseli devreye girmektedir. Kâmil bir imana sahip olmayanın bakışları flûdur. "Gözleri vardır görmez" (Arâf:179) âyeti de aynı anlamı ifade etmektedir. Kalplerini Allah'ın hidayetine kapatanlar "Sıbgatullah"ı nasıl görsün ki?! Söz konusu sıfatları nasıl kuşansın ki?!

Yine tıbbi verilere göre açıklayacak olursak: "Işık, gözün retine denilen sinir tabakasında fotokimyasal reaksiyona sebep olmaktadır. Bu reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan elektrik uyarıları görme siniri yolu ile beyindeki akis (görme) merkezine gelir. Beyin, hafızadaki görme ile ilgili bilgileri kullanarak yeni gelen uyarıyı idrak eder." Yani Allah Teâlâ bir şekilde uyarıcı vasıtalarıyla (hidayet şualarıyla - peygamberler ve vasîlerle) rengini insana ulaştırır ve bu şekilde insana hüccetini tamamlar. İnsan "hidayet şuası" olan foto kimyasal reaksiyona kendini bigâne ve kayıtsız kılarsa bu kendi tercihi, kendi suçu ve kendi nankörlüğüdür. Bu aynı zamanda hidayet nûruna karşı "küfran-ı nimet" içerisinde olmaktır. Oysa gelen uyarıyı idrak etmek ve dikkate almak insanın vazifesidir. Çünkü insan için elçi ve vasîler vasıtasıyla hüccet tamamlanmış ve mazeret kapısı kapatılmıştır. Bu nedenledir ki, Sakife ve Muâviye bariyerini herkes idrak etmek ödevindedir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ve vasîleri olan Ehl-i Beyt imâmlarımız ilâhî bir lütuf olarak  "seçkin" (tayyibe-i şecere) ve "mutahhar" (pak ve masum) kılınmış olmaları hasebiyle hem Allah Teâlâ indinde, hem biz Müslümanlar nezdinde yüce bir makama sahiptirler. Rabbimiz bu "seçkin" ve “nezih” vasıtalarıyla kendi rengini (değerler manzumesini) katışıksız bir şekilde biz kullarına yansıtmaktadır. (Bkz:Yunus:35)

Bu nedenledir ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) için "Nûr Muhammed" ve Ehl-i Beyt imâmlarımız için "Velâyet Nûrları" denilmekte. Hiç kuşkusuz, "Velâyet Nûrları" ünvanı Ehl-i Beyt imâmlarına Allah Teâlâ'nın nûrunu yansıttıklarından ve Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) gerçek vasîleri olduklarından dolayı verilmektedir. Bu hakikati Nûr Sûresi 35'nci ayetin tefsirinde görmekteyiz. Sıbgatullah'ı da aynı anlamda değerlendirmek mümkündür. Zira az önce ifade ettiğimiz gibi o güzide ve nezih insanlar (Rabbimiz'in selamı hepsinin üzerine olsun) katışıksız bir şekil Allah Teâlâ'nın rengini bizlere yansıtmaktadırlar. Bu nedenle onlar "Velâyet Nûru"durlar. Ancak ne yazık ki, bir takım cemaat ve tarikatlar "Velâyet Nûru"nu başka kulvarlarda arar olmuş. Özellikle tasavvufçular kendi şeyhlerine "Mürşid-i Kâmil"i, "Kutb-u Aktâb"ı ve Gavs-ı Azam" gibi sıfatlar atfederek gerçek velâyet nûrlarından yüz çevirmektedirler.

Bütün bu açıklamalardan sonra diyeceğimiz o ki, Allah Teâlâ'nın rengine karşı "kör" olmak ne büyük bir bedbahlıktır. Bu durum insanın kendi kendisini kapalı devre kılıp, kendisine gelen nûru karanlığa (siyah renge) gömmesidir. Bu durumu renk terimi ile açıklayacak olursak, "Muhtelif dalga boylarındaki ışınların tamamını yutan ve dışa yansıtmayan madde 'siyah' gözükür." Nûr-şua kişiye yansıtılıp hüccet tamamlanmış. Ancak bu nûrun içe hapsedilip dışa yansıtılmaması, pratiğe aktarılmaması siyaha-karanlığa gark olmak anlamına gelmektedir.

Aldığı şuaları bütünüyle dışarı yansıtan renk ışık hâlinde beyazdır. Beyaz şua bir nev'i nûrdur. Ne mutlu nûru özümseyen ve yansıtanlara. Bütün renklerin toplamı bu olsa gerek. Bu ilâhî renkler bir bütün olarak fakat tüm yansımlarıyla kuşanılmalıdır. Şöyle ki, "Işığın tayfından ayrılabilmesi (ayrıt edilebilmesi) için, içinden geçtiği ortamda ışık dalga boylarından daha küçük parçacıklar ihtiva etmesi lazım." Daha açık bir ifadeyle, Müslüman kişi kendisine yansıtılan ilâhî rengi en ince teferruatına kadar analiz ederek parçacıklara ayırıp, her bir parçayı "tevhidî bütünlük" içerisinde özümsemeli ve bunu dış dünyaya yansıtmalıdır. "Müslüman" olmak bunu zorunlu kılmaktadır. Çünkü Müslüman Allah'ın boyası ile boyanmış kişidir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus şudur: "Renk tonları, muhtelif dalga boyundaki ışınların karışımına bağlı olarak değişir." Yani bu durumda ilâhî olmayan renkler devreye girebilir. Ayrıt edici ferasetle bu renklere karşı teyakkuz hâlinde olunmalı. Bunlarla asla senteze gidilmemeli. Zira Sıbgatullah, "efradını cami, ağyarını mani" özelliği ile asla sentez kabul etmemekte ve buna ihtiyaç duymamaktadır. Zira "Sıbgatullah" her yönüyle yetkin ve kâmildir. İnsanın ihtiyaç duyduğu bütün renkleri (değerleri) yansıtan bir özelliğe sahiptir.

Işık-renk kaynakları değişik olursa doğal olarak yaydıkları şualar da farklı olur. Rabbanî olanla, şeytanî olanı ayrıt etmek hikmet ve basireti gerektirir. Verdiğimiz terminolojik örneklerle baştan beri aslında ifade etmek istediğimiz İslâm'ın özgün değerler manzumesidir. Kısacası ve açık bir deyimle, insanın hayatına yön ve şekil veren ilâhî değerler manzumesine Kûr'ânî tabirle "Sıbgatullah" denilmektedir. Allah Teâlâ hüküm koymada kendisine ortak kabul etmediği gibi renk konusunda da ortak kabul etmemektedir. (Zaten bu ikisi aynı anlama gelmektedir.)

"Allah'ın boyası ile boyan. Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz ancak ona kulluk ederiz." (Bakara:138)

"Ahlâkın en güzeli; Allah'ın yüce ahlâkıdır. Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanın." (Hadis)

"Onlar hâlâ cahilîye hükümlerini mi arıyorlar? Allah'tan daha güzel hüküm veren var mıdır?" (Maide:50)

 "Allah hüküm koymada kendisine ortak kabul etmez." (Kehf:26)

 "Hüküm vermek yalnız Allah'a aittir." (Yusuf:40)

Ayetler ve aradaki hadis adeta birbirlerini tefsir etmektedir. En güzel boya Allah'ın boyasıdır. Eşittir, en güzel hükümler Allah'ın hükümleridir. En güzel ahlâk Allah'ın sınırlarını belirlediği ahlâktır. Bir başka ifadeyle ayetlerden net bir şekilde anlaşılan o ki; Allah Teâlâ'nın boyası olarak tanımlanan değerler, Allah'ın hükümleri ve Allah'ın ahlâk standartları olarak karşımıza çıkmaktadır. Şu hâlde Allah'ın hükümlerine göre hayatlarına yön ve şekil veren birey veya topluluk Allah'ın boyası ile boyanmış, Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış demektir.

Allah'ın boyasından söz eden ayetin, "Biz ancak sana kulluk ederiz" diye hitama ermesi zaten boyadan kastın ne anlama geldiğini ibraz etmektedir. Allah Teâlâ'ya kulluk sunulması, gerek bireysel ve gerekse toplumsal hayatın Allah Teâlâ'nın hükümlerine göre tanzim edilmesi anlamına gelmektedir. Fatiha Sûresi'nde de "Biz ancak sana kulluk ederiz" diyerek Rabbimize taahhütte bulunmaktayız. Yani bir Müslüman daha işin başında "Sıbgatullah" konusunda Rabbi ile mukavele yapmaktadır.

Eğer bu mukavelenin gereği yapılmazsa "hayat boşluk kabul etmez" gerçeğine istinaden devreye başka renkler girer ve kişiyi başka renkler istila edip şekillendirir, yani kendi boyası ile boyar. Bu durum, Allah'tan gayrı ilâhların, başka otorotelerin devreye girmesi demektir. Allah'ın boyası (Allah'ın ahlâkı) hem bireylere ve hem de kamusal alana kendi rengini vermelidir ki, o bireye ve o topluma"Allah'ın boyası ile boyanmış (Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış) bir toplum" diyebilelim.

Toplumsal bazda konuyu biraz açacak olursak: Eğitimde, sağlıkta, bürokraside, bayındırlık hizmetlerinde, sanayide, ticarette, ekonomide, siyasette, adlîyede (yasama-yürütme-yargı organlarında) ve askerî yapılanmada hangi değerler sisteminin rengi hakim? Hangi değerler sisteminin kuralları geçerli? Buna İslâm diyebiliyorsak o zaman o topluma "Sıbgatullah" rengini vermektedir diyebiliriz. Bunun tam aksi olarak Müslümanım dedikleri hâlde, bireysel hayatlarında, ailevî yaşamlarında, içerisinde bulundukları toplumda İslâm'ın kurallarını yürürlüğe koymamışlarsa henüz o kişi ve o topluma Allah'ın boyası ile boyanmış denemez.

Müslüman bir birey, Müslüman bir aile veya Müslüman bir meclis her şeyden önce kendisini Allah'a karşı sorumlu hissetmelidir. Bu sorumluluk Allah'ın boyası ile boyanmayı zorunlu kılmaktadır. Müslüman birey ilk önce kalbini ve zihnini "Sıbgatullah" ile boyamalıdır. Sonra bunu dış dünyasına yansıtma çabası içerisinde olmalıdır. Bireysel anlamda İslâm tek başına yaşanamaz. İslâm toplumsal hayatı kuşatan bir dindir. İnsanın içerisinde bulunduğu toplum İslâm'ın evrensel hukuk kurallarına bağlı değilse, sosyal hayat İslâm'a göre şekillenmiyorsa Müslüman birey veya Müslüman aile kendi dinlerini yaşamakta zorluk çekerler. Bu nedenledir ki, Müslüman bir toplum kamusal alanlarını ve soyal yaşamlarını Allah'ın boyası ile boyama azmi içerisinde olmalılar. Müslümanların Allah Teâlâ nezdindeki sorumlulukları bu çabayı zorunlu kılmaktadır.

Bir başka ifadeyle, Allah Teâlâ'nın rengini bireysel ve kamusal hayata vermenin uğraş ve çabası, Allah Teâlâ'nın dinini toplumsal hayata hakim kılmanın mücadelesi vazgeçilmez ve kaçınılmaz bir sorumluluktur. Hatta Müslüman kalabilmenin vazgeçilmez şartıdır. Müslüman anti sosyal yaşayamıyacağına göre, önce yaşayacağı çevreyi kendi aidiyeti ve inancı doğrultudunda şekillendirme azmi içerisinde olmalıdır. Kısacası Allah'ın rızasına uygun yaşayabilmek için Müslümanlar bulundukları ortamı "Sıbgatullah" ile boyamalılar.

Bunun tam tersi durumda olanların, yani Allah'ın boyasına rağmen karanlığı (zulumatı) tercih edelerin durumunu Rabbimiz şöyle izah ediyor: "Ayetlerimizi yalanlayan (Allah'ın boyası ile boyanmaktan ictinab eden) ve kendilerine zulmeden (kendilerini zulumata-karanlığa garkeden) tolumun durumu ne kötü bir örnektir." (Arâf:177)

Şu hâlde işe kendimizden ve ailemizden başlamalıyız. 

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...