Bediüzzaman  Ontolojisi Allah’ın (c.c.) Zatı
Abdurrahman Kılıç

Bediüzzaman Ontolojisi Allah’ın (c.c.) Zatı

Bediüzzaman’in  ( R.aleyh) Allah (c.c.) tasavvuru fiil, isim, sıfat, suun, zat mertebelerini içerir. Bu mertebelerde Allah’ın (c.c.) gayrı bulunmaz. Bu mertebelerinde, zat mertebesi dışında diğer mertebelerin, kendi içinde farklı mertebeleri vardır. Zat mertebesi sabittir. Değişmez. Hareketliliğe ihtiyaç duymaz. Diğer mertebeler tüm mertebeleri ile i Zat-ı Akdeste mündemiçtir. Zat-ı Akdes tüm mertebeleri içerir.

Bediüzzaman ( R.aleyh) zat kavramını birçok isim ve tamlama ile beraber kullanır. Zat-ı Akdes, Zat-ı Mukaddes tamlamaları ise Allah’ın (c.c.), Zatını ifade eder. Zat için kullanılan diğer tamlama ise Vacibül- Vücud tamlamasıdır. Zat-ı Akdes, Zat-ı Mukaddes, Vacibül- Vücub isimlendirmeleri direk Allah’ın (c.c.) zatını ifade eder.

“…fail, ve müsemma, ve mevsuf olan zatının hüsün ve cemaline ve mahiyetinin kudsi kemaline ve hakikatinin mukaddes güzelliğine bedahet derecede kat’i bir suretde şehadet eder.[1]

Zat mertebesi bir önceki yazıda değinildiği gibi varlığın incelenmesinden zorunlu olarak çıkarılır. Zatın varlığını eserleri aracılığı ile anlayabiliriz.

 “ Çünkü mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstünde bir suret ve taayyün vermek için hükmedilmez.”[2]

Allah’ın (c.c.) Zat’nın, zati sıfatlarının hiçbir şekilde hududu, nihayeti yoktur. Bu nedenle bir taayyünü de, sureti de yoktur. Ancak sıfat, isim ve fiillerinde,   insanın vehmi, itibari enesi ile çizebileceği vehmi, itibari bir suret olabilir.

Allah’ın zatı ifadesi, Allah’ın hakikatini, mahiyetini, kendisini ifade eder. Allah’ın zatının insanlar tarafından idrak edilmesi, bilinmesi, algılanması mümkün değildir.

“… Zat-ı Akdesi- İlahinin şeriki, naziri, zıddı, niddi, olmadığı, gibi “ ليس كمثله شيء

و هو السميع البصير  “ sırrıyla, sureti, misli, misali, şebihi, dahi olamaz. Fakat “   وله المثل الاعلى في السماوات والارض وهو العزيز الحكيم  “ sırrıyla, mesel ve temsil ile şuunatına, ve sıfat ve esmasına bakılır. Demek, mesel ve temsil şuunat nokta-i nazarında vardır.”[3]

Allah’ın zatı bilinemez. Allah, âlem ve eşyaya direk zatı ile taalluk etmez. Zat-ı Akdes şuu-u zatiyeye, şuun-u Zatiye evsaf-ı İlahiyeye, evsaf-ı ilahiye esma-ı ilahiyeye, esma-ı ilahiye ef’al-i isimlere tecelli eder. Eşya ve âleme ef’ali isimler tecelli eder.

Zat mertebesinde eşyaya tecelli olmadığı için Allah bu mertebede bilinmez.

“ Fakat nasıl ki, Vacibül- Vücudun Zat-ı Akdesi, başkalara hiçbir cihette benzemez …”[4]

“ …ve zatının kendilerine mahsus, münasip ve layık ve vacibiyetine ve kudsiyesine muvafık olarak hadsiz kemalatlarına, ve nihayetsiz cemallerine …”[5]

“ Muşahhas olan bir şeyin umumi bir mefhumla mulahaza edildiğine binaen, Zat-ı Akdes de muşahhas olduğu halde, Vacibül-Vücud mefhumuyla tasavvur edilebilir.”[6]  Vacibül-Vücud ifadesi anlamı umumi bir mefhum olduğu halde Allah’ın, (c.c.) Zatını isimlendirmede kullanılabilir. Risalelerde bu isimlendir yaygın olarak kullanılır.

الله   Lafz-i Celali, bütün sıfat-ı kemaliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünkü Lafza-i Celal, Zat-ı Akdese delalet eder; Zat-ı Akdes de bütün sıfat-ı Kemaliyeyi istilzam eder.”[7]

Allah isminin, Zat tam karşılayan bir isim olduğu belirtilir ve en büyük isim olarak kabul edilir.

Bediüzzaman, ( R.aleyh ) birbirinden farklı konulara açıklık getirmek için, dolaylı bir bakış açısı ile zaman zaman Zat-ı Akdesi tarif eder. Konunun içeriğine göre Zat-ı Akdes farklı boyutlardan anlatılır. Farklı kitap ve sayfalardaki Zat-ı Akdesle ilgili paragrafları sunuyoruz.

“  Maddeden mücerred ve mualla, hem kaydın tahdidinden ve kesfatin zulmetinden münezzeh ve Müberra; … maddeden mücerred ve Vacib-ül Vücud ve Nurul Envar ve Vahid-i Ahed ve kuyuddan münezzeh ve huduttan müberra ve kusurdan mukaddes ve noksandan mualla bir Zat-ı Akdese…”[8]

“ …yani ne zatında, ne sıfatında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.

…bir Zat- Hayy-ı Kayyum-u Zülcelalin elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olamaz ve olmsaı da muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nurdaki bütün temsilat ve teşbihat, bu mesel ve temsil nevindendir.

İşte böyle misilsiz ve Vacibül- Vücud ve maddeden mücerret ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zat-ı Akdesin …”[9] “ Hem ezeli, ebedi, sermedi, her cihetçe kemal-i mutlakta ve istiğnay-ı mutlakta, maddeden mücerret, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberra, muallâ olan bir Zat-ı Akdesin tagayyürü ve tebeddülü muhaldir.

Tagayyür ve tebeddül, hudüsten ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddilikten ve imkândan ileri geliyor. Zat-ı Akdes ise, hem kadim, hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem maddeden mücerret, hem Vacib-ül Vücud olduğundan elbette tagayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün değildir.”[10]

“ Demek bu kâinatta bulunan bütün güzelliklerin envaı ve çeşitleri, âlem-i gayb arkasında tecelli eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerred bir cemalin esma vasıtasıyla cilveleri ve işaretleri ve emaratlarıdır. Fakat nasıl ki, Vacib-ül Vücudun zat-ı Akdesi başkalara hiçbir çihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir…”[11]

“  Şu kâinatın sani-i Zülcelali, vacibül- Vücuddur. Yani, onun vücudu zatidir, ezelidir, ebedidir, âdemi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir.  Sani-i Kâinat, elbette kâinat cinsinden değildir. Mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Vacibül Vücudun mahiyet-i kudsiyesi, mahiyet-i mümkünat cinsinden değildir. Madem mahiyet-i mukaddesesi hem Vacibül- Vucuddur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mahiyata muhaliftir, misli, misali, mesili yoktur.”[12]

“ İ’lem eyyühel-Aziz ! Cenab-ı Hakka malum ve maruf unvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkur olur. Çünkü bu malumiyet, örfi bir ülfet, taklidi bir sema’dır. Hakikati ilam edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o unvanla fehme gelen mana, sıfat-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, zat-ı Akdesi mülahaza için bir nevi unvandır. Amma Cenab-ı hakka, mevcud-u meçhul unvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile bu mevsufun o unvandan tulu etmesi ağır gelmez.”[13]

 

 

 

 



[1] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Nesil Yay. İstanbul 1966, I. C.  sf. 880

[2] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Nesil Yay. İst.1966, I. C. sf. 241.

[3] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Nesil Yay. İst.1966, I. C. sf. 634

[4] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Nesil Yay. İstanbul 1966, I. C.  sf. 881

[5] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Nesil Yay. İstanbul 1966, I. C.  sf. 880

[6] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, İ.İ’caz, Nesil Yay. İstanbul 1966, II. C.  sf. 1161

[7] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, İ.İ’caz, Nesil Yay. İst. 1966, II. C.  sf. 1160

[8] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Nesil Yay. İst.1966, I. C. sf. 279

[9] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, Nesil Yay. İst.1966, I. C. sf. 819

[10] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, Nesil Yay. İst.1966, I. C. sf. 825

[11] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, Nesil Yay. İst. 1966, I. C.  sf. 881

 

[12] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, Nesil Yay. İst. 1966, I. C.  sf. 463

[13] Bediüüzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, M. Nuriye, Nesil Yay. İst.1966, II. C.  sf. 1331

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...