Önce  Ahlâk  Ve  Manevîyat
Hazım Koral

Önce Ahlâk Ve Manevîyat

Miladî 1966 senesinde Türkiye Odalar Birliği Sanai Daire Başkanı olan merhum Erbakan bu kurumdan istifa edip üç yıllık bir çalışma sonucu miladî 1969 yılında aynı idealleri taşıdığı arkadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Millî Nizam Partisi'nin lideri olarak siyasî hayata atılmıştı. Bir zamanlar Millî Nizam Partisi'nin kuruluş amacını bildiren bir kitapçık elime geçmişti. Kitabın arka kapağında bir şiir dikkatimi çekmişti. "Hak yol İslâm yazacağız" diye başlayan bu şiir âdeta "partinin manifestosu" niteliğinde idi.

Hiç kuşkusuz merhum Erbakan "İslâm Birliği" ve "Ümmetin Vahdeti" idealini taşıyan bir liderdi. Nitekim Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya ve Nijerya gibi 8 ülkenin öncülüğünde (D-8) İslâm Birliğini hedef alan politikalar geliştirmenin derdindeydi. Ekonomik iş birliği, ortak para birimi, askerî pakt ve ileriki aşamada tüm ümmeti kapsayan tek devlet idealini taşıyan bir liderdi merhum Erbakan..

Merhum Erbakan'ın dikkatimizi çeken en önemli hassasiyet ve duyarlılıklarından biri de mazlum Filistin halkının işgalci Siyonist İsrail tarafından uğramış olduğu katliam ve zulümlerdi. Elbetteki merhum Erbakan'ı diğer İslâm coğrafyalarında zulme maruz kalan ümmetin yetimlerinin durumu da üzmekteydi.

Hâkezâ, İslâm ümmetinin ekonomik olarak geri kalmışlığı merhum Erbakan'ı en çok düşündüren konuların başında gelmekteydi. Bütün bu saymış olduğumuz nedenlerden dolayıdır ki merhum Erbakan sadece Anadolu insanı için değil, dünyanın her tarafında zulme uğrayan halklar için "Adil Düzen" sloganını kullanmakta idi. Böyle bir düzen kurabilmek için ise ümmetin birlikteliğine ve güçlü bir ekonomiye ihtiyaç vardı. Güçlü bir ordu bile ancak maddî imkânlarla tesis edilebilirdi. Bu nedenle merhum Erbakan'ın ikinci sloganı "Ağır Sanai" idi. Dışa bağımlı, montaja dayalı, küçük ölçekli  sanai değil, fabrikalar kurmak amacına matuf büyük makinalar imal eden "Ağır Sanai" idi onun hedefinde olan.

Merhum Erbakan'ın üçüncü büyük sloganı ise "Önce Ahlâk Ve Maneviyat" idi. Zira o çok iyi biliyordu ki önceki hedeflere ancak "güzel ahlâk" ve "güçlü bir manevîyat"la ulaşmak mümkündür. Konumuzun başlığından da anlaşıldığı üzere biz bu satırlarımızda merhum Erbakan'ın üç büyük sloganından biri ve en önemlisi olan "Önce Ahlâk Ve Manevîyat"tan söz etmek istiyoruz.

İslâm akidesi açısından şu bir hakikat ki, ahlâk ve manevîyat üzere bina edilmeyen hiçbir düşünce ve hiçbir eylem Allah Teâlâ nezdinde meşru değildir. Şöyle ki, İslâm dininde her olgunun bir ölçüsü, bir kriteri olduğuna göre ahlâk ve manevîyatın da ölçü ve kriterleri vardır. Zira ahlâk ve manevîyat olguları soyut, görece ve kişiye özgü kurallar manzumesi değildir. Her insanı muhatap alan bu kurallar ilâhî ve evrenseldir. Zira bu ilâhî yasalar Kur'ân ve Sahih Sünnet'ten neşet etmektedir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), "Ben yüce ahlâkı tahkim etmek için görevlendirildim" diye buyurmaktadır. Bir başk hadis-i şerifte ise "Din güzel ahlâktır" diye buyurmaktadır. Risaletin amacı bu iki hadiste özetlenmektedir.

Bilindiği üzere Sevgili Peygamberimiz'e (s.a.a) risalet görevi verilmeden önce içerisinde bulunduğu toplumda "emin" sıfatı ile anılmaktaydı. Günümüzde de meşhurdur, gerek menfî ve gerekse müspet olsun bir takım insanlar sıfatlarıyla anılmaktadır. Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.a) kendisine peygamberlik verilmeden önce "Muhammed'ül Emin" sıfatıyla anılması O'nun (s.a.a) kişilik ve şahsiyetinin insanlarda oluşturduğu yargı ve intibadan dolayıdır. Demek ki içerisinde bulunduğu toplumda insanlarla olan ilişkisinde dürüstlüğü ve güvenilirliği ön plâna çıkmış ki dost-düşman herkes tarafından "emin" sıfatı ile anılır olmuş.

Yine malumunuz üzere Resûlullah Efendimiz (s.a.a) risaletten önce bir "emanetdâr" olarak deve kervanı ile ticaret yapmaktaydı. Bu ticarî hayatında "dürüstlük" ve "aldatmamak" O'nun ( s.a.a) en temel ilke ve prensibiydi. Oysa o zaman diliminde, yani cahilîye döneminde aldatarak ve hile ile ticaret yapmak maharet olarak bilinmekteydi. Yani günümüzde olduğu gibi cahilîye döneminde de yalan ve şarlatanlıkla ticaret yapmak oldukça revaçtaydı. Böylesi bir ortamda "emin" sıfatıyla anılmak hiç kuşkusuz meziyetlerin en büyüğüdür. Şunu unutmayalım ki, insanların cüretkârca hile ve desiselere tenezzül ettiği bir ortamda dürüstlük ahlâksal mükemmelliktir.  (Ki "Aldatan bizden değildir" sözü Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) en meşhur hadislerindendir.)

Muhakkak ki, Allah Teâlâ kimi elçi seçeceğini en iyi bilendir. Seçmek ve seçkin kılmak O'na mahsustur. Fıtrî meziyetlerden uzaklaşmamış, bilakis en kötü ortamlarda bile ahlâki tutum ve şeciyesini koruyarak hayat yolculuğuna devam eden bir yetimi (belki de bu dürüstlüğüne mukabil) kendisine elçi seçmiştir. (Ayrıca bu durumun "bezm-i âlem" boyutu da vardır.) Elbette ki, Allah Teâlâ Ebu Cehil gibi bir zalimi, Ebu Sufyan gibi bir haini veya kız çocuğunu diri diri toprağa gömen acıma yoksunu bir gaddarı peygamber seçecek değildi.

Allah Resûlü'nün (s.a.a) siretine, yani pratikteki yaşamına baktığımızda; aile halkına karşı tutum ve davranışlarında, sosyal hayat içerisinde insanlarla olan münasebetlerinde hep yüce ahlâk ve nezaketin yansımalarını görüyoruz. Medine'de kurmuş olduğu devlet düzenine bakıyoruz yine ahlâk, manevîyat ve yüce erdemler ön plânda. Bir peygamber ve bir "Devlet Başkanı" olarak her konuda olduğu gibi adlî uygulamalarında da mükemmel bir "adalet" örneği sergilemiştir. Bu nedenledir ki, Allah Resûlü' nün (s.a.a) Medine'de kurmuş olduğu devlet düzeni ve yönetim anlayışı bütün dünya insanlığına, bütün çağlara ve bütün nesillere "numune-i timsal" olmuştur. Buna istinaden o dönem "saâdet asrı" olarak anılmaktadır.

Kadının durumundan örnek verecek olusak, bilindiği üzere "asr-ı saâdet"ten önce, yani cahilîye döneminde kadınlar köle gibi alınıp satılıyordu. Kız çocukları ise utanç vesilesi olarak görülüyor ve hunharca diri diri toprağa gömülüyordu. Şefkat ve merhamet sahibi Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) "Cennet annelerin ayakları altındadır" diyerek kadını onore etmiş ve onu yüce bir makama yükseltmişti. Bir başka hadis-i şeriflerinde, "Sizin en hayırlınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır" diyerek kadının saygınlığını, kadına gösterilmesi gereken ihtiram ve ihtimamı ibraz etmekteydi. Yine o dönemde inen vahiyle behemehâl kız çocuklarının diri diri toprağa gömülme geleneğine son verilmişti. (Tekvir:9)

Kısacası İslâm hukukunun hayata geçirilmesiyle kadınlara yaşam güvencesi ile birlikte evlenme, boşanma, miras ve mülk edinme özgürlüğü verilerek "kadın hakları" teminat altına alınmıştı. Ayrıca Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), "Beşikten mezara kadar kadın erkek her Müslümana ilim öğrenmek farzdır" diyerek kadınların eğitim hakkını, yani günümüz tabiriyle eğitimde fırsat eşitliğini sağlamıştı.

Allah Resûlü'nün (s.a.a) tesis ettiği en büyük ahlâk devriminin bir yansımasını da "tesettür"de görmekteyiz. Öyle ki, o dönemde kadınlar sadece köle-hizmetçi olarak değil cinsel obje yani daha açık bir ifadeyle seks kölesi olarak görülmekteydi. Müstehcenlik o dönemde de yaygındı. Hatta daha fazla sevap  kazanma maksadıyla Kâbe anadan uryan  (çıplak) tavaf edilirdi. Hicab emri ile kadın "orta malı" (cinsel obje) olmaktan kurtarılmış oldu. Cinsel teşhir-müstehcenlik men edilince doğal olarak tacizlere ve kem bakışlara da ket vurulmuş oldu. Kadınlar artık sebestçe, yani güvenlik içerisinde çarşıda-pazarda, mabedlerde ve sosyal hayatın her tarafında bulunabiliyordu.

(Günümüzde ise Taliban, El-Kaide ve Boko Haram gibi çağdışı Selefî-Vahabî örgütler Allah Resûlü'nün (s.a.a) uygulamalarının tam tersini yaparak kadınları sosyal hayattan soyutlayıp kız çocuklarını eğitim hakkından men ediyorlar. Nijerya'da Boko Haram'ın ve daha önce Afganistan'da Taliban'ın çağdışı uygulamaları malûmunuz! Elbette ki, Muâviye İslâm'ı ile öz Muhammedî İslâm bir değildir.)

Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı üzere cahilîye döneminde kadın ve kız çocuklarının durumu içler acısıydı. Allah Teâlâ kadının bu durumunu düzeltmek ve hak ettiği saygınlığa kavuşturmak için "Nisâ" (kadın) ismi ile müstakil bir Sûre inzâl etmişti. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ise söz konusu Sûre'de belirtilen hükümler muvacehesinde yüzlerce hadis irad ederek kadının durumunu düzeltmeye çalışmıştı. Bu nedenledir ki, her fırsatta ve üzerine basa basa, "Ben yüce ahlâkı tamamlamak üzere görevlendirildim" diyordu. Elbette ki bu söz sadece kadınların durumunu düzeltmeye ilişkin değil insan hayatının her yönününe matuftu.

Nitekim Yüce Rabbimiz Müslümanlara uyulması ve takip edilmesi gereken bir örnek olarak Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) siretini göstermektedir: "Andolsun ki, Allah'a ve ahiret hayatına kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikredenler için, (Allah'ın dini üzere yaşama azmi içerisinde olanlar için) Allah'ın Resûlünde güzel bir örnek vardır." (Ahzâb:21) Bu örneklik insanın bütün davranışlarıını, hasılı hayatını kuşatan bir olgudur.

Tüm kapsayıcılığı ve kuşatıcılığı ile Resûlullah'ın (s.a.a) siretini, hedef ve misyonunu ibraz eden bir ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin." (Kalem:4) Bu ayet aynı zamanda Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) mutahharlığını, paklığını ve ismet sıfatını ibraz etmektedir. Ayrıca Ahzâb Sûresi'nin 33'ncü ayetinde Allah Teâlâ müzekker hitap kipi kullanarak Ehl-i Beyt'i de mutahhar kılmayı murad ettiğini bildirmektedir. Yani mutlak manada örnek alınmaları gerekenlerin Peygamber ( s.a.a) ve Ehl-i Beyt olduğu belirtilmektedir.

Bu örneklik aynı zamanda ihtiram ve itaati de beraberinde getirmektedir. "Allah'a itaat edin, peygambere itaat edin ve ulû'l emre (Ehl-i Beyt'e) itaat edin." (Nisa:59) Ayrıca Şûra Sûresi'nin 23'ncü ayetinde de Ehl-i Beyt'e meveddet ve itaat emrini görmekteyiz: "İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir: De ki: 'Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak yakınlarıma (Ehl-i Beyt'ime) meveddet (sevgi-ihtiram ve itaat) göstermenizi istiyorum. Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Şüphesiz ki Allah bağışlayandır. Şükredene nimetini arttırandır."

Ayetlerde de belirtildiği üzere biz bu kapsamlı örnekliği Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmlarımızın siretinde görmek durumundayız. Siret sözcüğü lûgatlarda "hâl tercümesi", "davranış kalıbı", "tabiat", "huy", "şeciye", ahlâk, "maneviyat" ve "karakter" olarak tanımlanmaktadır. Bu kriterler muvacehesinde Allah Resûlü'nün (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmlarının yaşamlarını tetkik ettiğimizde onlarda mevcut olan "usvetun hasene" (güzel örnek) hayatın her yönünde taklit edilmesi ve uyulması gereken mükemmel hasletler olarak  karşımıza çıkmaktadır.

Savaş esnasında bile bu güzel hasletleri görmekteyiz. Allah Resûlü'nün (s.a.a) yapmış olduğu üç büyük savaş, (Bedir, Uhud ve Hendek) tamamen savunma savaşıdır, yani saldıran düşmanı geri püskürtmeye ve tesirsiz hâle getirmeye matuftur. Buna rağmen Resûl-ü Ekrem Efendimiz (s.a.a) asla savaşın başlatıcısı olmamış ve daima sûlh ve uzlaşı için yollar aramıştır. Allah Resûlü'nün (s.a.a) bu barışçıl tutumunu bizzat İmâm Ali'de (a.s) görmekteyiz. İmâm Ali (a.s) gerek Cemel'de, gerek Sıffin'de ve gerekse Nehrevan'da asla savaşı başlatan taraf olmamıştır. Barış ve uzlaşı için defalarca heyet göndermiş, sonuç alamayınca bizzat kendisi gidip karşı tarafı iknaya çalışmıştı. Yine aynı erdemli tutumu İmâm Hasan (a.s) ve İmâm Hüseyin'de (a.s) görüyoruz.

İmâm Hasan (a.s) Muâviye ile yapmış olduğu sûlh neticesinde öz Muhammedî İslâm'ı ve halis Müslümanları Allah'ın izniyle yok olmaktan kurtarmıştır. İmâm Hüseyin'e (a.s) bakıyoruz, İslâm'ın bekâsı için kendisini, aile efradını hasılı 72 yâranını Kerbelâ çölünde "fi sebilillâh" vermişti. Ve İmâm (a.s) son ana kadar düşmanı iknaya çalışmış ve savaşı başlatan taraf olmamıştı. Diğer imâmlarımızın yaşamına bakıyoruz. İslâm'ın bekâsı ve ümmetin maslahatı için nice eziyet ve cefalara duçar olmuşlar ama asla fevrî bir kalkışmaya tenezzül etmemişler ve barışçıl tutumlarından vazgeçmemişlerdir.

(Hemen şunu da belirtmiş olalım ki, her hangi bir yerde zulüm ve tecavüz söz konusu olduğunda oraya müdahale etmek Bakara Sûresi'nin 193'ncü ve Nisâ Sûresi'nin 75'nci ayetleri gereği dinî bir vecibedir. Ancak belirli bir potansiyele ve caydırım gücüne sahip olmak bu müdahalenin ön koşuludur. Bkz:Enfâl:60)

Yeryüzünde barışı ve güzel ahlâkı tahkim için görevlendirilen bir Elçi'nin ve O'nun vasîlerinin elbette ki en önemli meziyetleri bizzat kendilerinin de "barış yanlısı" ve "güzel ahlâk" sahibi olmalarıdır. Biz, Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmlarımızın siretini tetkik ederken kendilerinde güzel ahlâkın en mükemmel yansımalarını görmüş oluyoruz. Onların hayat serüveninde yüce ahlâktan neşet eden bütün erdem ve faziletleri görmekteyiz. Ki bu yansımalar bir yönüyle "emin" sıfatının tecellileridir. Bir başka ifadeyle güzel ahlâk "emin" sıfatı ile özdeştir. Yani "emin" olmak güzel ahlâkın yegâne tezahürü ve teminatıdır.

Sevgili Peygamberimiz'de (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmlarında ahde vefayı, dostluğu, şefkati,  merhameti, yardım severliliği, paylaşımcılığı ve adâleti görüyoruz. Bunlar Resûl-ü Ekrem'deki (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imâmlarındaki "emin" sıfatının tecellileridir. Emin sıfatı da yüce ahlâkın yansımasıdır... İnsanlarla olan iletişim ve adab-ı muaşeretlerine baktığımızda, nezaket, tevâzu ve kibarlıktan başka bir şey görmüyoruz. Tebliğ ve irşad vazifelerini yaparlarken insanların alaycı tavırları ve kaba davranışları karşısında sabır, tahammül ve hoşgörünün en mükemmelini yine onlarda görüyoruz.

Yüce rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan bir dost oluvermiştir." (Fussilet:34)  İşte bu ilâhî buyruklara riayet edip affedici tutumlarının sonucunu en iyi bir şekilde almışlardı.

Allah Resûlü'nün (s.a.a) Mekke döneminde uğramış olduğu onca zulüm ve eziyetlere rağmen fetihten sonra siyasî güç, intikâm imkânı ve her türlü yaptırım fırsatı elinde olmasına rağmen "genel af" ilân etmesi O'nun (s.a.a) engin merhametinden başka nedir ki? Güç ve fırsatın ele geçtiği zamanlarda affedici olmak en yüce bir erdemdir. Biz günümüz Müslümanları olarak bunu hayatımıza ne kadar yansıtıyoruz? Haklı olduğumuz konularda ne kadar hoşgörülü ve affedici olabiliyoruz? Veya haklılığımızı karşı tarafa bir baskı unsuruna dönüştürmeden, karşımızdakinin duygularını örselemeden, onu incitmeden ortaya koyabiliyor muyuz?

"Emin" sıfatı haklılığa rağmen hoşgörü ve incitici olmamayı zorunlu kılmaktadır. Böylesi bir tutum erdem ve faziletli olmanın sonucudur. Bütün bu haslet ve güzel ahlâkın arkasında yatan saik ise Allah rızasıdır, Allah Teâlâ'ya karşı haşyet içerisinde olmaktır. Nitekim Mehmet Akif Ersoy bir şiirinde bu hakikati şöyle dile getiriyor: "Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır. Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır. Yüreklerden silinmiş farzedilsin havf-ı Yezdan'ın, ne irfanın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdanın. Hayat artık behîmîdir, hayır ondan da aşağıdır."

Üstadın ifadelerinden de anlaşıldığı gibi gerçek manada erdem ve irfan sahibi olmak, temiz bir vicdana sahip olmak Allah Teâlâ'ya duyulan ihtiram ve haşyetle ilintilidir. İnsanda Allah sevgisi, Allah korkusu olmazsa zahirî anlamda onda görülen dürüstlük emareleri görecedir. Zira, Allah'tan müstağni bir durumda hayatın farklı cilveleriyle karşılaşıldığında irfan ve vicdan gibi erdemler bir anda anlamını yitirebilmektedir. Şu hâlde gerçek manada yüce ahlâkî değerlere haiz olmak sarsılmaz bir manevî şahsiyete sahip olmaktan geçer. Bir başka ifadeyle izah edecek olursak ahlâk ve maneviyat olguları birbirinin mütemmimidir. Biri olmazsa diğeri olmaz. Olursa da aksak olur.

Biz Müslümanlar olarak ahlâkın manevîyatla, yani ilâhî değerlerle terbiye edilerek şekillenmiş ve tahkim edilmişine talibiz. Biz böyle bir ahlâkın yansımalarını bireysel ve ailevî hayatta görmek istediğimiz gibi, eğitim kurumlarında, sağlık hizmetlerinde, ticarette, sosyal hayatta, kamusal alanda, palamentoda, adlîyede, hasılı yasama, yürütme ve yargı organlarında da görmek istiyoruz. Bu ahlâk işi terbiye ile ilintilidir ve ailede başlar. Bu konuda Merhum Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç şöyle demektedir: "Din ahlâktır. Onu hayata geçirmek ise terbiyedir."

Son zamanlar kadın ve çocuk cinayetlerinin çoğalmaya başlaması üzerine Hükümet Sözcüsü Sayın Bülent Arınç, "Ekonomi ve benzeri alanlarda gösterdiğimiz başarıyı maalesef manevî alanda gösteremedik ve ne yazık ki manevî yönden sınıfta kaldık" diyerek Türkiye'deki acı gerçeği dile getirmiş oluyordu. Agnostik ders müfredatıyla ancak şiddet olaylarına teşne bir nesil yetişir. Ne yazık ki, görsel basında ve gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde sürekli şiddet olaylarına tanık olmaktayız. Atalarımız boşuna, "Kork Allah'tan korkmayandan" dememiş. Allah korkusu, Allah sevgisi olmayan bir nesilden ancak "behimî" (hayvanî) bir hayat beklenir.

İnsan nefsanî arzularına tutsak olmaya görsün, dünya nimetlerini hoyratça kullanır, bütün insanların kendisine köle olmasını ister. İmkân ve güç elinde olduğu zaman bunu hep kötüye kullanır. Bu kişi bir aile reisi ise evinde gestapo kesilir, iş yerinde bir şef ise despotlaşır, emri altındakilere "mobbing" (psikolojik baskı) uygular, siyasî bir lider ise tiran olur, diktatör olur, Firavun olur. Bunun tam tersi, ahlâk ve maneviyatla mücehhez kılınmış, nebevî ahlâk ve irfanla yoğrulmuş bir mü'min maddî güç ve dünyevî makam sahibi de olsa, hatta bir devlet başkanı da olsa ondan sadır olacak tutum ve davranışlar güzel ahlâkın, yüce erdem ve faziletlerin yansımalarından başka bir şey olmayacaktır.

Nasıl ki Neml Sûresi'nin 34'ncü âyetinde bildirildiği üzere, kötü yöneticiler tahakküm ettikleri insanları zillete düşürüp hor ve aşağılık kılarsa elbette ki ahlâk ve maneviyat sahibi yöneticiler de yönettikleri halkları karanlıkların içerisinden çıkarıp ileri ve aydınlık bir medeniyete götürürler. Aile bazında da bu böyledir. Ahlâk ve manevîyat sahibi ebeveynler de büyük bir hassasiyet ve itina ile çocuklarını sahip oldukları aynı değer ölçülerine göre terbiye edip yetiştirme azmi içerisinde olacaklardır hiç kuşkusuz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Hiçbir anne-baba evlâdına ahlâkî değerlerden daha üstün bir miras bırakmış olamaz." Yüce erdem ve manevîyattan yoksun anne-babalar ise kendilerinde olmayan bir hasleti çocuklarına nasıl miras bıraksın ki?

Şu halde, her anne-baba mesuliyet ve sorumluluğunun idraki ile çocuklarının ahlâkî ve manevî yönünü güçlendirmek ve tahkim etmek için hassasiyet ve gayret içerisinde olmalıdır. Onlara yüce ahlâkî değerleri miras olarak bırakmalıdır. Olumsuz çevre koşulları asla mazeret olarak görülmemelidir. Çocuklarımızın gittiği okulun ders müfredatı seküler ve agnostik olması mazeret değildir. Ne yazık ki birçok ebeveynler çevre koşullarını mazeret gösterip vazifelerini ihmâl etmektedirler. Bazıları da "Koyverdim çayıra, Mevlâm kayıra" darb-ı meselinden hareketle büyük bir umursamazlık ve aymazlık içerisinde olabilmektedirler.

Oysa Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde biz ümmetini şöyle uyarmaktadır: "Allah Teâlâ, çocukların ahlâkî eğitim ve terbiye hususunda ihmâl edilişlerine gazaplandığı kadar hiçbir şeye gazaplanmamıştır." Çünkü bu ihmâl çocukları yarınlara çok farklı bir kulvarda taşıyacaktır. Öyle ki, eşyanın tabiatı boşluk kabul etmediği gibi zaman ve hayat ta boşluk kabul etmemektedir. Ahlâk ve manevîyatla doldurulmayan zihin hiç kuşkusuz gayri ahlâkî normlarla ve kirli düşüncelerle doldurulacaktır. Zahiren ve dünyevî anlamda tahsil yapılmış ve iyi bir diploma alınmış olsa da, eğer manevî yön ihmâl edilmişse eldeki kariyer berhavadır ve böyle bir durumda uhrevî alan hazana doğru yol alır.

Şu hâlde ve sonuç olarak diyeceğimiz o ki, Rabbimiz'in buyruğuna pür dikkat kulak verelim: "Ey iman edenler! Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından kendinizi ve evlad-ü iyalinizi (aile halkınızı-çoluk çocuğunuzu) koruyunuz." (Tahrim:6) Elbette ki, bu koruma hayat yolculuğu içerisinde ahlâkî ve manevî değerlere öncelik verip, bu değerlere göre bir yaşam sürmekle mümkündür. Bu nedenle konu başlığımıza "Önce Ahlâk Ve  Manevîyat" dedik.

Unutmayalım, Yüce Rabbimiz nezdinde "ahlâk ve manevîyat"ı kuşanmak insanlık ödevimizdir.

İmâm Ali (a.s) buyuruyor ki: "Asıl yetimler anadan babadan değil ilim ve ahlâktan yoksul olanlardır."

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...