Edep
Hazım Koral

Edep

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde, “İslâm huy güzelliğidir” diye buyurmaktadır. Demek ki, bir Müslümanın en önemli sıfatlarından biri de “huyu güzel” olmasıdır. Bu ise edep ve nezaket kurallarını kuşanmakla elde edilir. Bir darb-ı meselde geçtiği üzere, “İslâm’ın şartı beş ise altıncısı da edeptir.” Edep insanın haddini bilmesidir. Had; sınırdır, nefsin önüne konulan bariyerdir. İnsanın nerede ve kimlere karşı nasıl davranacağını bilmesi edebinin gereğidir.

Elbette ki, biz insanoğlu ontolojik misyonumuzun, yeryüzündeki imtihanımızın gereği olarak nefs taşıyoruz. Yanılabilir, unutabilir ve haddi aşabilir bir özelliğimiz var. Atasözünde ifade edildiği gibi, “İnsan nisyan ile malüldür.” Eyvallah, buna itirazımız yok. Ancak insanoğlunun bir başka özelliği var ki takvasıyla, nezaketiyle, erdemli davranışlarıyla ve salih amelleriyle meleklerin de üzerinde bir yüceliğe ulaşabilir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:

“Yüce Allah, melekleri yarattı ve aklı yükledi. Hayvanları yarattı ve onlara şehveti yükledi. İnsanları yarattı ve onlara da hem aklı, hem de şehveti yükledi. Kimin aklı şehvetine üstün gelirse o meleklerden de üstün olur. Kimin şehveti aklına üstün gelirse o da hayvanlardan aşağı olur.” (Yani ayetten mütevellit; belhum edal!)

Hadis-i şerifte de görüldüğü gibi, kim nefsani arzularına mukayyet olur da haddini-edebini aşmazsa ve Rabbinin rızası istikametinde bir hayat yaşarsa meleklerden de üstün bir seviyeye çıkabilir. Bir sofi, Hacı Bektaşî Veli Hazretlerine, “Ya üstadım, ben nasıl adam olurum?” diye sorduğunda, üstadın cevabı kısa ve net oluyor. “Ey evlât, eline, diline, beline sahip ol!” İşte böylesine veciz söz ancak Hak Teâlâ’nın veli kullarından sadır olur. Tasavvuf erbabının, nefs tezkiyesi yapanların dilinde adeta bir vird olmuştur bu söz.

Bu hikmetli sözü biraz açacak olursak: Elimize nasıl sahip olmalıyız? Bakınız Yüce Rabbimiz ne buyuruıyor:

“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat çıktı.” (Rum:41) 

“Bu, ellerinizin önceden takdim ettiği işler yüzündendir. Yoksa şüphesiz Allah kullara zulmedici değildir.” (Enfal:51)

Evet, insanoğlu kendi elleriyle icat ettiği barutla, yaptığı toplu imha silahlarıyla nice canlar telef oldu. Endüstriyel zehirlerle ozon tabakası delindi, ekolojik denge bozuldu. Bir de bireysel günahlar vardır ki, başta haramlar ve kul hakkı ihlalleri hep ellerle işlenmektedir. “Harama el uzatma” sözü her iki durum için de geçerlidir. Bu yüzden çok geniş kapsamlı değerlendirilmelidir. “Eline sahip ol” ifadesi, “elindekilere sahip ol” anlamına da gelmektedir. Yani Allah Teâlâ’nın dünya maişeti için eline verdiklerini bir emanet gibi gör ve yerli yerinde kullan. Cimri davranma ve saçıp savurma. Mutlak manada mülk Allah’ındır. Cimrilik yapıp ona ipotek koyma, malının üzerinde ihtikâr ve karaborsacılık yapma. Onu ekonomiye kazandır. Elindeki mülk devinim hâlinde olsun. Zekât, sadaka, humus ve infak paylaşım için vardır. Paylaş ki, çoğalsın. Elinin altındakilerini asgari ücretle çalıştırma. Kul hakkına riayet et…

“Diline sahip ol” sözü aslında edepli olmanın olmazsa olmazıdır. Hani bir darb-ı mesel vardır: “İnsan ne çekerse dilinden çeker.” “Dilin kemiği yok” sözü de buna istinadendir. Dil yerli yerinde kullanılmazsa incitici ve kırıcı olabilmektedir. Dil bazen öylesine bir tahribat ve öylesine bir yıkım yapar ki, telafisi mümkün olmaz. “Dil yarası derin olur” atasözüdür. Genellikle kalpler dil ile kırılır. Dilin söylediği ile insan mesuldür.

 “İnsanın ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki bir melek tarafından kayıt altına alınmamış olsun.” (Kaf:18)

 Kısacası ilâhî buyruk gereği genel prensip şudur: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler. Şüphe yok ki Şeytan, aralarına fesat sokar. Şüphe yok ki Şeytan, insana apaçık bir düşmandır.” (İsra:53)

“İslâm huy güzelliğidir” tanımı kişinin dilinde kendisini gösterir. Hatta bir darb-ı meselde ifade edildiği gibi, “Kişi dilinin altında gizlidir.” Eğer kişi dilini yerli yerinde kullanırsa bu iş faydaya ve verimliliğe dönüşür. Güzel sözlü insan meyve veren ağaca benzer. Nitekim Rabbimiz şöyle bir benzetme yapmaktadır:

 “Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: ‘Güzel bir söz, (meyve veren) güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” (İbrahim:24)

Şu hâlde dilimizi çok iyi kullanmalıyız. Zira güzel sözler Allah Teâlâ’ya yükselir.

“Güzel söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir.” (Fatır:10) 

Ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Rabbimiz nezdinde ancak güzel sözlerin makbuliyeti vardır. Kötü söz ise sadece sahibini alçaltır… Güzel sözlü olmanın bir başka meziyeti ise “dilrûbâ” olmaktır. Bu kelime Farsça “gönül çalan”, bir başka ifadeyle “tatlı dilli” anlamına gelmektedir. İnsan dilini yerli yerinde kullanırsa gönülleri feth eder. Yine bir atasözünde geçtiği üzere: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Nice insanlar vardır, hodbindir, kaba sabadır. Ancak karşısındaki insan edebini takınıp nezaketle, yani tatlı bir dil ile onunla diyaloğa girdiğinde anında aradaki soğukluğun kalktığını ve buzların eridiğini görecektir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz’i (s.a.a) Allah Teâlâ şöyle tanıtıyor:

“Allah'tan bir rahmet olarak, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” (Al-i İmrân:159) 

Yüce Rabbimiz bir başka ayet-i kerimede şöyle buyrulmakta: “Andolsun, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resûlü'nde (usvetun hasene) güzel bir örnek vardır.” (Ahzab:21) Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) siretine bakıyoruz. İnsanlara karşı gerçekten mükemmel bir hitap biçimi var. Gerek aile bireylerine ve gerekse diğer insanlara karşı hitabeti son derece nezaket içerisinde idi. Dili anlaşılır, akıcı ve paktı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bizler için mükemmel bir rol modeldir. Zaten ilâhî buyrukta bizlere “usvetun hasene” olarak takdim edilmesi bu anlama gelmektedir.

Ancak ne yazık ki, Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) bizler için “rol model” (usvetun hasene) olması birçoklarımız tarafından adeta unutulmuş. Ayet-i kerime de şöyle geçiyor:  ”İnsanlardan incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabrederseniz bu sizin azminizdendir.” (Al-i İmrân:186) Bir başka ayet-i kerimede sabrın bir çeşidi ve edep olgusu şöyle açıklanmakta: “O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak (vakar ve tevazu ile) yürürler ve cahiller  kendilerine (hoşlanmadıkları bir) lâf attıkları zaman, “Selâm” derler (sözün doğrusunu söylerler ve onlarla çatışmazlar).” (Furkan:63)

Dinî literatürümüzde dil hususunda bir başka kavram daha vardır; o da “beden dili”dir. Eskiler buna “lisan-ı hâl” derler. İnsanın tavırları, hâl ve hareketleri de bir dildir. İnsan bazen farkında olmadan fevri bir çıkışla edebe mugayir davranışlar sergileyip büyük günahlar işleyebilmektedir. Örneğin surat ekşitme veya kızgın bir bakış bile hakaret ve küfür gibidir. Hatta, bu davranış insanı son derece etki altında bırakan “psikolojik terör”dür. İnsan bunu kendi çocuğuna bile yapmamalıdır. Zira negatif bir beden dili olan “kızgın bakış” ruhsal örselemeyi de beraberinde getirir. Nitekim Yüce Rabbimiz Abese Sûresi’nde bu tutumu men etmektedir. Bu nedenle muhkem bir hüküm olarak, “insanın insana kızgın bakması haramdır.” Ses tonunun yükseltilmesi de hakeza.. Bu davranış ise Lokman Sûresi’nde men edilmektedir. Yüce dinimiz İslâm “edep” adına insanın ses tonuna frekans ayarı yapmaktadır. Yüce Rabbimiz insanın her daim tevazu sahibi olmasını istemektedir. Bu ise edebi kuşanmakla olur…

Hacı Bektaşî Veli Hazretleri’nin hikmetli sözlerinin üçüncüsü olan “beline sahip çık” ifadesine gelince: Bu söz Müslüman bireyin olmazsa olmazlarından sayılan ve “edep” kavramının öncüllerinden olan ahlâk ve namus olgularının uçkura tekabül eden boyutudur. Bilindiği üzere ahlâk ve namus kavramları din literatüründe çok kapsamlı ve geniş manalar ihtiva etmektedir. Uçkur ise bunun bir boyutudur; ancak en önemli boyutudur. Yüce dinimiz İslâm’ın “kebair günah” olarak addettiği bazı kötü davranışlar var ki bunların en büyüğü diyebileceğimiz cürüm zinadır. Açık bir şekilde ifade edecek olursak bir zinakâr, işlemiş olduğu cürüm ile soysuzluğun en aşağı tabakasına ulaşmış kişidir. Hadis-i şeriflerde buyrulduğu üzere, bu cürüm işlenmeye teşebbüs edildiğinde kişideki “iman” bedeni terk edermiş.

Özellikle evli kişilerin bu cürmü işlemesi ağır ceza-i müeyyideleri de beraberinde getirmektedir. Bunun böyle olması İslâm’ın aile ve namus olgularına verdiği öneme binaendir. Aile ve namus mefhumları ancak edeple korunabilir. Kişide edep yoksa ondan her şey beklenir. Edep olgusu kişiye her şeyden önce haddini, hududunu ve sınırlarını bildirir. Edep, kişiyi ar, ahlâk, us ve namus olgularıyla mücehhez kılar. Edep takva hususunda öylesine güçlü bir motivasyon ve donanım aracıdır ki, kişiyi erdem ve faziletin zirvesine çıkarır ve meleklerden üstün bir makama ulaştırır. Sonuç olarak ifade edeceğimiz o ki; edep, “yerler çamur olunca filler de kayar” mazeretini ortadan kaldıran tek olgudur. Şu hâlde edebe mugayir davranışlarda hiçbir Müslüman mazur değildir. Zira mahşer günü, dünya hayatında iken, “bütün yapıp ettiklerimizden ve yapıp etmekle mükellef olduğumuz hâlde yapmayıp terk ettiklerimizden” Rabbimize hesap vereceğiz.

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...