Erbain Yürüyüşü
Hazım Koral

Erbain Yürüyüşü

Kerbelâ hadisesine oldum olası ayrı bir ilgim olmuştur. Ne zaman Kerbelâ anılsa veya bir şekilde gündemime girse sürekli “sorgulayıcı” duygulara kapılmışımdır. Kerbelâ faciası karşısında hüzünlenmek ayrı bir duygu, ancak “sorgulayıcı” bir yapıya sahip olmam, beni büyük bir titizlikle konu hakkında araştırmaya ve tarihî metinlerden bilgi edinmeye yönlendirmiştir. Sonuç olarak bu tetkik ve araştırmalarım esnasında belki de yüzlerce makale ve eser okumuş oldum. Ayrıca öteden beri bizzat Kerbelâ’ya gitme arzusu ve orada tarihin derinliklerine dalıp o havayı, o atmosferi solumak istedim.

Nihayet Rabbimin izniyle niyetlenip Sayın Cafer Bendiderya hocamızın mihmandarlığında Kerbelâ’ya gitmeye karar verdik. Uçak biletleri ve yol hazırlığı derken kalabalık bir grupla Pendik havalanından Bağdat’a uçtuk. Yakınlarımızdan ve bazı dostlarımızdan, “Orası güvenli bölge değil, oralarda her gün bombalar patlıyor ve zaten IŞİD’e karşı savaş devam ediyor, orada can güvenliği yok, nereye gidiyorsunuz?” gibi sitem ve serzenişler işitsek de Rabbimize tevekkül edip Kerbelâ’ya doğru yola koyulduk.

Aslında dost ve yakınlarımız endişe etmekte haklılar, zira özellikle Bağdat’ta belirli aralıklarla da olsa sık sık kalabalıkların yoğun olduğu yerlerde bombalar patlatımakta ve suçsuz insanlar teröre kurban gitmekte. Ayrıca yol güzergâhları da bir o kadar tehlikeli. Zira tekfirci grupların nereden ve ne zaman karşınıza çıkacağı belli değil. Nitekim Bağdat’tan Necef’e giderken otobüs şoförümüz farklı güzergâhlar kullanarak, kısa olan mesafe daha da uzatılarak saatler sonra Necef’e varabildik. Yol boyunca sık sık kontrol noktalarında durdurulduk. Askerî araçlar ve askerler silah ve teçhizat bakımından tam donanımlı idi. Askerlerin miğferlerinde gece dürbinleri bile monte edilmişti. Her hâlü karda bir savaş bölgesinde olduğunuz belli oluyordu.

Askerî bakımdan olağanüstü tedbirler alınmasına rağmen belirli aralılklarla çatışmalar ve bombalama eylemleri vuku buluyordu. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra (belki de kısmî tedirginlikler yaşayıp) nihayet Necef’e geceyarısı varabildik. Konaklayacağımız yere gidip çantalarımızı yerleştirdik ve akabinde büyük bir heyecan içerisinde Velâyet Şahı İmâm Ali’nin mescidini ve türbesini ziyarete gittik. Gecenin ilerleyen saatine rağmen sokaklar insan kaynıyordu. Mescide girdiğimizde de hakeza kalabalık had safhada idi. Yine de şükür ki, türbenin yanına kadar ulaşabildik. Dua attik ve Velâyet Şahı İmâm Ali’yi vesile kılarak Rabbimizden şefaat diledik.

Ertesi günü Kûfe mescidini ve İmâm Ali’nin evini ziyaret etme şansımız da oldu. Oralar da oldukça kalabalıktı. Mihmandarımız, bir zamanlar o bölgede bazı peygamberlerin de yaşamış olduklarından söz etti. Kûfe’nin en önemli özelliklerinden biri İmâm Ali döneminde hükümet merkezi olmasıdır. Sonrasında İmâm Hasan Mücteba’nın altı aylık hükümet dönemi de Kûfe’de geçmişti. İmâm Hasan ile Muaviye arasındaki sulh andlaşması da burada gerçekleşmişti. Ancak Muaviye büyük bir hileye baş vurarak barış andlaşmasını tek taraflı olarak fes etmişti. Muaviye büyük bir küstahlık içerisinde Kûfe mescidinin minberine çıkıp halka tehditler savurarak, “Hasan ile yaptığım andlaşma ayaklarımın altındadır” deyip mütareke metnini yırtıp atmıştı.

Muaviye daha sonra sarhoş ve ayyaş olan oğlu Yezit’i veliaht ilân etmişti. Tarihin o döneminde Müslümanlar için kara günler ivme kazanarak böyle başlamıştı. Kûfe mescidinin çevresi düz ve geniş bir alandı. Uzaklarda hurma bahçeleri vardı. Hayal dünyamda tarihin derinliklerine gidip uzuzn uzun uçsuz bucaksız çölü ve uzaklardaki hurma bahçelerini seyrettim. Velâyet Şahı İmâm Ali’yi, İmâm Hasan Mücteba’yı, Seyyid-i Şûheda İmâm Hüseyin’i, Seyyide Zeyneb’i ve küçük Rukeyya’yı düşündüm. Gayr-i ihtiyari gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Ve Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) şu uyarı mahiyetindeki hadis-i şerifi aklıma geldi: “Ey ashabım sizi uyarıyorum! Benden sonra Ehl-i Beyt’ime nasıl davranacağınıza dikkat edin.”

Evet, Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) uyarı ve ikazlarına rağmen Velâyet Şahı İmâm Ali Kûfe mescidinde şehid edilmişti. İmâm Hasan Mücteba Muaviye’ye karşı naçar bırakılmıştı. İmâm Hüseyin ise Kerbelâ çölünde lime lime doğranmıştı. Kûfe’de bulunduğum süre içerisinde büyük bir duygu anaforuna kapılarak gözyaşları içerisinde Ehl-i Beyt’e yapılan zulüm ve vefasızlıkları düşündüm.

Kerbelâ faciasından sonra esirler asi muamelesine tabi tutularak teşhir amacıyla şehir şehir dolaştırılmışlardı. El ve ayaklarına zincirler vurularak ilk durak olarak Kûfe’deki Ubeydullah bin Ziyad’ın sarayına getirilmişlerdi. Burada Ubeydullah bin Ziyad aklı sıra Seyyide Zeynep validemizi incitici sözlerle tahkir etmeye çalışıyor. Ancak Zeynep validemiz son derece metanet ve vakarla çarpıcı cevaplar verip Ziyad melununu rezil etmişti. Bunun benzeri tavırları Şam sarayında zalim Yezit’e karşı da sergilendiğini görüyoruz.

Şehir şehir dolaştırılan esirler en son tekrar Kûfe’ye getiriliyorlar ve ardından Kerbelâ’ya doğru yola koyuluyorlar. Kerbelâ faciasının kırkıncı (erbain) günü esirler Kerbelâ’ya varıyorlar. İşte biz de dünyanın birçok bölgesinden (Kanada’dan Australya’ya, Avrupa’dan Afrika’ya, Güney Amerika’dan Kuzey Amerika’ya, Hindistan’dan Çin’e kadar) gelen insanlarla birlikte milyonlar hâlinde Kûfe’den Kerbelâ’ya doğru yola koyulduk.  Mihmandarımızın dediğine göre 100 km dolayında olan güzergâh üç gün, üç gecede kat edilebiliyormuş.

Her ne kadar daha önce İsviçre’nin Glarus kantonunda bulunan Fronalpstock dağına tırmanmış olsam da bu yolculuk farklı olsa gerek. Böyle bir tecrübe daha önce hiç yaşamamıştım. Yine de içimde bir tereddüt yoktu. “Herkes gibi biz de yürürüz işte” deyip kafilemizle birlikte bi iznillah yola koyulduk. Yol boyunca dikkatimizi çeken husus, Kerbelâ yolcularının rahat edip dinlenebilmeleri için Hüseynîlerin sıklıkla var olmasıydı. Ayrıca yine yol boyunca yiyecek ve içecek ikramlarının oldukça çeşitli ve bol olmasıydı. Diğer taraftan ise yorulanlar için yol kenarlarına sünger yataklar üzerinde masajlar yapılmaktaydı. Ayrıca çocuk arabası, ayakkabı ve çanta tamircileri de ücretsiz hizmet vermekte idiler.

Dünyada böylesine yaygın bir hizmetin ücretsiz olarak verildiği tek yer, tek mahâl bu Kerbelâ yolu olsa gerek. Yemeklerin haricinde tatlı türleri, hurma, meşrubat ve meyve ikramları da oldukça yoğunlukta idi. Ayrıca ikramda ısracı olmaları ve ikramı kabul ettiğinizde teşekkürle karşılık vermeleri oldukça manidârdı. Olağan üstü kalabalığa rağmen hiçbir şekilde bir itişmeye ve bir kakışmaya tanık olmadım. Yanınızdakinin size yanlışlıkla omuzu deyse hemen büyük bir mahcubiyet içerisinde özür üzerine özür dilemesi büyük bir hassasiyet ve centilmenliğin ifadesi olsa gerek. Mersiyeler eşliğinde insanlar kimseyi rahatsız etmeden büyük bir duygu anaforu içerisinde yürüyorlardı.

Yol kenarlarındaki Hüseynîler adeta dinlenme tesisleri vazifesi görüyorlardı. Yorulan kafileler buralarda istirahat ediyor, namazlarını kılıyor ve duşlarını alıp uyuyabiliyorlardı. Hele bir de Kerbelâ’ya yakın bir konaklama yerinde dinlendik ki anmaya değer. Kalabalık kafilelerin  konaklayabilecekleri müstakil binalar son derece modern ve her türlü ihtiyacın karşılanabileceği nitelikte olması memnuniyet vericiydi. Söz konusu tesislerin girişinde sitenin minyatürü bulunmaktaydı. Çocuk parkları ve boş alanların çim ve çiçeklerle kaplı olması siteye güzel bir görünüm kazandırıyordu. Ayrıca sitenin girişinde büyük bir cami de hizmet vermekte idi. Temennimiz bu tesislerin bütün yol boyunca sayılarının arttırılması.

Nihayet üç gün ve üç gece yolculuktan sonra Kerbelâ’ya bir gece vakti varıyoruz. Geçtiğimiz cadde üzerinde Ebul Fazl Abbas’ın içerisinde kabri bulunan caminin minareleriyle karşılaştık. Bir üstadımız güzel ve yanık sesiyle mersiye okudu biz de ona eşlik ettik. Ardından konaklama yerine geçtik. Kısa bir istirahatten sonra Seyyid-i Şûheda İmâm Hüseyin’i ziyarete gittik. Sokaklar, caddeler olağanüstü kalabalıktı. Hareme vardığımızda insan seli daha da artmıştı. Buna rağmen yavaş yavaş ilerleyip kabrin başına kadar varabildim. Gözyaşları eşliğinde Rabbime niyazlarda bulundum.

Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) bütün ikaz ve uyarılarına rağmen o günkü Müslümanların Ehl-i Beyt’i naçar bırakması, Yezit gibi bir melunun insafına terk etmesi ve İmâm Hüseyin ile 72 yâreninin acımasız bir şekilde lime lime doğranması ne ile izah edilebilirdi. İnsanlık tarihinde acaba böylesi bir vefasızlık ve böylesi bir barbarlık örneği görülmüş müdür? Aziz İmâm’ın kabri başında bunları düşündüm. Sonra Seyyide Zeynep validemizi ve diğer esir Ehl-i Beyt kadınlarını ve hasta Zeynelabidin’i düşündüm. El ve ayaklarına zincirler vurularak, kamçı darbeleri altında düşe kalka şehir şehir dolaştırılmalarını tahayyül etim. Ardından Yezit ve avanesine binlerce lânet okudum.

Evet, nice acı veren ve meşakkatli yolculuktan kırk gün sonra Ehl-i Beyt esirleri tekrar Kerbelâ’ya getirilmişlerdi. Seyyide Zeynep validemiz kırk gün boyunca zalimlerin bütün sözlü sataşmalarına ve tahkiratlarına rağmen dik duruşunu ve metanetini yitirmemişti. Özellikle Ubeydullah bin Ziyad’ın ve Yezit melununun sarayında zalimlere karşı dik duruşu ve onlara çarpıcı cevaplar vermesi takdire şayan bir durumdu. Seyyide Zeynep validemiz katliamın kırkıncı günü (erbain) Kerbelâ’ya vardığında o güne kadar içine hapsettiği bütün duyguları boşalıyor ve abisinin mezarına abanarak hıçkırıklar içerisinde ağlamaya başlıyor. Seyyide Zeynep validemizin ve diğer Ehl-i Beyt hanımların gözyaşları adeta sel oluyor.

İşte o gün bugündür yüz yıllardan beri Müslümanlar Seyyide Zeynep validemizin sünnetine uyarak Necef’ten Kerbelâ’ya yaya olarak yürüyüp “erbain” yas merasimlerine iştirak etmektedir. Bizler de bu amaçla aynı yürüyüşe katılıp, üç gün üç gece 100 km civarında olan yolu piyade olarak kat edip Kerbelâ’ya varmış olduk. Ziyaretlerimizde hüzün ve gözyaşından başka bir şey yoktu. Dünya tarihinin eşi benzeri görülmemiş bir katliamın yaşandığı bir mahâlde bulunmak nasıl bir duygudur, onu orada yaşayan bilir ve bu durum kelimelerle izah edilemez. Kerbelâ’da kaldığımız birkaç gün hep bu duygu anaforu içerisinde yaşadık.

Artık Kerbelâ’dan ayrılma zamanı gelmişti. Veda ve ahdimizi tazelemek için tekrar ziyarette bulunduk. Gözyaşları içerisinde dualar yapıp şefaatler diledik, ardından da zalimlere ilendik. Bilemeyiz tabi şefaatlerine nail olabilecekmiyiz acaba? Ama şöyle bir ümidimiz var! Eğer bizler Ehl-i Beyt ahlâkı ile ahlâklanıp (ki onların ahlâkı motamot Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) ahlâkı idi), Ehl-i Beyt misyonuna sadakatle bağlı olursak ve o yol üzere sabit ber kadem bir şekilde idame-i hayat edersek şefaatten bizim de istihkakımız olacaktır hiç kuşkusuz. Şu hâlde Ehl-i Beyt muhibleri olarak aşkla şefkle ve iştiyakla yolumuza devam etmeliyiz.

Kerbelâ’dan ayrılmak oldukça zor oldu bizim için. Zira orada öylesine manevî ve lâhuti bir atmosfer içerisin idik ki, bunu tarif etmek mümkün değil. Şimdi ayrılma ve veda zamanı gelmişti. “Ey Allah Resulü’nün (s.a.a) biricik torununu, biricik ciğerparesini bağrında taşıyan şehir elveda, ey Ebul Fazl Abbas gibi bir yiğidi koynuna almış şehir elveda; yeniden buluşmak üzere elveda ey mübarek şehir, elveda ey mukaddes şehir. Sen ki Kerbu-Belâ’sın ama bağrında taşıdıkların ile sen mukaddes şehirsin. Elveda!”

Hüzün ve gözyaşları arasında otobüslere binip Kerbelâ’dan ayrıldık. Bağdat’a doğru yolumuza devam ederken Türkmen mihmandarımızı bir dostu arayıp bizleri evine istirahat ve yemek için davet etti. Teşekkür edip yolumuza devam etmek istedik. Ama onlar otobüsümüze ulaşıp yolumuzu kestiler ve ısrarla devet ettiler. Sonunda kabul ettik. Götürüldüğümüz mekân büyük bir aşiret reisinin evi imiş. Ve ev gördüğümüz kadarıyla büyük bir mâlikâne idi. Bize görkemli bir ziyafet çektiler. Yemeğin akabinde bizlere araçlar tahsis ettiler ve Kazımeyn’e doğru yola koyulduk. Mesafe fazla uzak değildi. Bu yolculuğumuzda Ehl-i Beyt imâmlarımızın yedincisi olan İmâm Musa Kâzım’ın mescidini ve kabrini ziyaret etmiş olduk. Burada da namaz kılıp dualar ettik ve şefaat diledik.

İmâm Musa Kâzım’ı ziyaretimizden sonra belirlenen saatte yine hane sahipleri bizleri alıp istirahat için evlerine götürdüler. Zaman, gecenin ilerleyen saatleri olması hasebiyle hemen istirahate çekilmemiz için hepimize battaniye verdiler. Bir iki saatte olsa uykumuzu almıştık. Sabah namazı için kalktığımızda kahvaltılıklarımız paketler hâlinde bizi bekliyordu. Hane sahipleri izzet ikramda bulunmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. O kadar güleryüzlü, okadar mütevazı insanlardı ki, anlatılamaz. Din kardeşliği bambaşka bir şey. Tanımadığınız insanlar sizi öylesine bağırlarına basıyorlar ki, “işte kardeşlik, işte hamiyet, işte kadirşinaslık bu” diyorsunuz.

Hane sahiplerine teşekkürlerimizi sunup vedalaşırken hatıra fotoğrafları çektirdik. Ufak çocuklara varasıya dek tüm aile fertleri bizi ağırlamanın heyecan ve mutluluğu içerisinde idiler. Her biri ile musafaha yapıp, sarılıp ayrılırken sanki yıllardır birbirimizi tanıyormuşçasına sıcaklık hissettik birbirimize karşı. Biz onlara teşekkür ederken, onlar da bize, davetlerini kabul ettik diye minnet içerisinde teşekkür ediyorlardı. Gerçeği itiraf etmek gerekirse, o güzel insanlardan ayrılmak bizim için de zor oldu. Kalplerimizi birbirine ısındıran Rabbimize hamd ve şükürler olsun.

Nihayet Bağdat Havaalanı’na varmış olduk. Burada da olağan üstü güvenlik tedbirleri vardı. Kısa aralıklarla kontrol noktalarında durdurulduk, biz ve eşyalarımız titizlikle x raydan geçirildik. Bekleme esnasında az kalsın sabah namazımız güme gidecekti. Görevlilere ısrar edince ve “es salatu ima düddin” deyince anlayış gösterdiler ve kontrolcü köpeklerle koklatma işlemi hamen bitiriliverdi. Ve biz alelacele içeri geçip namazlarımızı ifa ettik. Üç saat kadar bekledikten sonra nihayet uçağa geçip Türkiye’ye doğru havalanmış olduk. İki buçuk saat sonrasında Pendik havaalanına varmış olduk bi iznillah..

Böylece 9 günlük “erbain” ziyaretimiz de sona ermiş oldu. Belki de hayatımız boyunca unutamıyacağımız anılarla dolu bu ziyaretimizdi bu. Siz okuyucularımızla paylaştıklarımız ise dar kapsamlı gözlemlerimizden ibarettir. Asıl olan o mukaddes beldelere bizzat gitip o lahuti havayı teneffüz etmek ve o mekânlarda tarihin derinliklerine inerek şahsen yaşananlara şahit olmak.. Zaten insan hissetmesi gereken duyguları olayın yaşandığı mahâlde daha iyi özümser ve daha derinden algılar. Bu nedenle sonuç olarak ifade edeceğimiz o ki, gidebilme imkânına sahip olan okuyucularımıza tavsiyemiz mutlaka Kerbelâyı, Necef’i ve diğer kutsal mekânları bizzat ziyaret etmeleridir.

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...