Karbeyaz Düşler
Hatice ATASOY

Karbeyaz Düşler

Kapıyı çaldıklarında nefes nefese idiler. Güneş, çoktan yerini alaca karanlığa terk etmişti. Uzaktan koyun-kuzu sesleri geliyordu kulaklarına. Belli ki, süt sağımı öncesi anne ve yavrular buluşturuluyordu sahipleri tarafından. Gün boyu ayrı kalmışlardı ya, vuslat anı gelmişti bu akşamda…
Yollarda atlar üzerinde odun taşıyan yaşlı amcaların yüzlerindeki yorgunluk çizgilerini seyrettiler. Yorgun ama mutlu, yorgun ama yaylanın temiz havasını ciğerlerine çekmenin verdiği huzurla, umudu ekmeğine katık yapan güzel insanları.

Ahmet dede akşam namazını kılmış tesbih çekiyordu. Kapıyı Kezban nine açtı. Yüzünden hiç eksik etmediği o güzel tebessümüyle…
“Aman da yavrularım gelmiş, kurban olurum size” diyerek öpüp kokladı onları. Sanki mor menekşeleri koklar gibi. İncinmesinler diye özen göstererek… Onlar için çocuk demek; menekşe demek, koparılmaya kıyılamayan gül tomurcuğu demekti, onlar için çocuk demek; geleceğin fatihleri, nine hatunları demekti.

Üşümüşlerdi. Hemen yanmakta olan ocağın başına koştular. Kezban nine, tarhana çorbasını yeni indirmişti ateşten. Belki birileri gelir diye, namaz sonrasını beklemişlerdi. Ahmet Dede duasını bitirmek üzereydi kısık bir sesle “Allah’ım sen devletimize milletimize zeval verme, her karış toprağı kanla sulanan bu güzel ülkeye dirlik düzenlik ver” diyordu. Bizimkiler bakıştılar birbirlerine, amiiin diyerek koştular Ahmet Dedenin sıcacık kollarına. Gülsüm her zamanki gibi, dedenin takkesini hızla alarak başına geçirmişti. Dedenin nasırlı elleri saçlarında dolaşırken ikisinin de mutluluğu görülmeye değerdi.

Sofra kurulmuştu neşe içerisinde oturdular. Misk gibi nane- kekik kokuları evin içine yayılmıştı. “Önce eller yıkanmalı” dedi Kezban Nine, sonra “besmele”… Ama, ama su çok soğuk diyeceklerdi ki çoktan sıcak suyun hazırlandığını gördüler ocak başında.

Ahmet Dede besmelenin ardından şükürle devam etti sonra, Yusuf’un gözlerinin içine bakarak “oğul dedi, biz ne günler yaşadık bu çorbayı bulamadığımız zamanlar oldu ama hiç eğilmedik kuru arpa ekmeği yedik namerde muhtaç olmadık. Siz, siz olun birkaç günlük dünya menfaati için izzet ve şerefinizi beş paralık insanlara satmayın. Hep şükür içinde olmayı bilin” Nine, ” dur hele ihtiyar! çocuklar bir yemeklerini yesinler, sonra nasihat edersin” dese de dede mesajını çoktan ulaştırmıştı gereken yere.

Duayı Gülsüm yapsın istediler o da kırmadı ellerini açtı amin fısıltıları duman olup gök semasını çoktan uçup gitmişti…

Ahmet Dede tütün kesesini alarak ocak başına yaklaştı Kezban Nine çayı çoktan koymuştu ocağa. Odundan çıkan çıt çıt sesleri şarkı nağmeleri gibi yankılanıyordu evin içinde.
“Lambanın camını yıkamamışsın be hatun, baksana is olmuş, hem çocukların yüzünü de tam göremiyorum” diye kızarken nine de “artık yaşlandım gözlerim görmüyor desen ya, bana bahane buluyorsun” diye sitem ediyordu.

Onların atışmaları bile mutlu ediyordu Yusuf’la Gülsüm’ü…
Artık masal heyecanı had safhaya çıkmış mısırlar çoktan patlatılmıştı bile. Ahmet Dede sigarasından bir nefes çekti efkarlı efkarlı gözleri çok uzaklara dalıp gitmişti. Başladı kurtuluş savaşını anlatmaya. O da büyüklerinden duymuştu. Anlatırken kah ayağa kalkıyor, kah yumruklarını sıkıyor, kah da gözyaşlarına boğuluyordu. Kezban Nine başına örttüğü bembeyaz örtüsüyle çocuklara göstermeden siliyordu, ince ince süzülen gözyaşlarını… Anlatılan masal değil, hayatın taa kendisiydi.

Ahmet Dede buğulu gözlerle çayını yudumlarken dalıp gitmişti yine… Hiç kapatmadığı radyosundan kısık sesle “dost dost diye nicesine sarıldım , benim sadık yarim kara topraktır “türküsünü Aşık Veysel yürek yakarcasına söylüyordu.

Sessizlik ve uzaktan gelen köpek sesleri, korkutmuştu Gülsüm’ü. Titreyerek sokuluverdi Yusuf’un yanına. O da sıkıca tuttu ellerinden” korkma” dedi usulca “yanındayım ben” Birden Kezban Ninenin sesi bozdu sessizliği hep birlikte odanın küçük penceresine yoğunlaştı gözler. Kar, beyaz tanecikleriyle “merhaba ben geldim” diyordu adeta. Sevinç çığlıkları içerisinde pencereye koştular. Her birini ayrı bir meleğin taşıdığı güzelim kar tanecikleri özenle toprağın bağrına konuluyordu…

“Ocağa büyük odunlardan at çocuklar üşümesin” dedi dede.
Gözler istemeden de olsa yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. Oysa söz vermişlerdi birbirlerine, sabaha kadar uyumayıp masal dinleyeceklerdi.

Nine, “hadi” dedi “sizi sabah namazına kaldıracağım, dua edelim ve uyuyalım” kapanıverdi gözler her ikisinin de yüzlerindeki tebessüm evin içine dalga dalga yansımaktaydı.

İki büyük çınar kıyama durmuşlardı son namazlarını kılıyorlarmış gibi… Eller açıldı yine dualar mırıldanıldı, sabaha Müslüman olarak uyanabilmek için, evlatlarının huzur ve mutlulukları için… Lamba sönmüş odanın içerisinde sadece yanmakta olan odunun sesleri kalmıştı…
Öpücükler geziniyordu yanaklarında ”hadi kalkın bakın Allah size nasıl sürpriz hazırlamış” dedi nine hızla kalktılar yataklarından kapıyı açıp baktıkların da kainat beyaz gelinliğini giymiş onlara gülümsüyordu.

Bunca güzellikleri verene bir kez daha hamd ederek saf olup namaza koyuldular… Sabah namazına… Melekler şahit olsunlar diye….

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...