Mustafa İslamoğlu hoca ve Uydurulmuş din-İndirilmiş din söylemi…
Ramazan DEVECİ

Mustafa İslamoğlu hoca ve Uydurulmuş din-İndirilmiş din söylemi…

Mustafa İslamoğlu hocayı yıllardır okur, dinler bir şekilde takip ederim.  1995 yılında Akabe vakfının İslahiye şubesini açtığımızda şahsen tanışmıştık. Tam 20 yıl olmuş. O günden bu yana İstanbul’a nerdeyse her yıl gittim. Her gidişimde de istisnalar hariç, Akabe vakfına mutlaka uğradım.

Kitaplarından, sohbetlerinden, çok istifade ettiğim İslamoğlu hocamın üzerimde çok hakkı vardır. 2000 yılında Akabe vakfının Türkiye’deki tüm şubeleri ile birlikte, İslahiye şubesi de kapansa da Akabe camiası ile gönül bağım hiç kopmadı. Akabe vakfı ile hep irtibat halinde oldum. Kimi konularda farklı düşünsem de bu farklılık Akabe camiasına ve İslamoğlu hocaya olan sevgimde hiçbir azalmaya sebep olmadığı gibi ilişkilerime de zarar vermedi.

İslamoğlu hocayı eleştirenlere hep şunu söyledim Mustafa İslamoğlu Türkiye Müslümanları için bir değerdir ve yıpratılmaması gerekir. Tabi ki herkes gibi eleştirilebilir ama kesinlikle eleştiri adabına riayet edilmeli ve hoca yıpratılmamalıdır.

İslamoğlu hoca denilince benim aklıma öncelikle şu sözler ve anlayışlar gelir;

“Eksende İnsan, Tavırda Denge, Tasarrufta İhtiyaç.”

“Ben tekfirciliği tekfir ettim. Müslüman tekfirci mantıktan ve söylemden uzak durmalıdır.”

“Müslüman süpürücü olamaz. Pirinci içinde taş var diye atmadığı gibi, taşıyla da yemez. İçindeki taşları ayıklayarak pirinci öyle yer.”

“Ehl-i beyt mektebi de, Ehl-i sünnet mektebi de İslam dininin bir parçasıdır. Her iki mektepten de faydalanmalı, hangi mektebe ait olursak olalım,  diğer mektebi dışlamamalıyız.“

“Mezhepçilik, cemaatçilik yapmamalı, mezhebi, dili, ırkı, cemaati ne olursa olsun dünya Müslümanlarının kardeşliğini, vahdetini savunmalıyız.”

“Kudüs davası, ve evrensel İslam birliği Siyonist İsrail’e karşı direniş çizgisi Müslümanlarının öncelikli davasıdır.”

“Ve Müslümanlara kendi aralarındaki farklı düşüncelere anlayışla yaklaşmalı, farklı düşüncelerden dolayı birbirlerini dışlamamalıdır.”

Tüm bu anlayışlar için temel ölçü Allah’ın Kitabı Kuran’dır.

Son günlerde İslamoğlu hoca’ya geleneksel çevreler tarafından anlaşılmaz bir şekilde yoğun bir saldırı kampanyası yürütülüyor. Hoca bu saldırılar karşısında kendini ve fikirlerini savunurken, Kuran İslam’ı söylemi ile birlikte “İndirilmiş din- Uydurulmuş din” tabirlerini kullanmaya başladı.

Elbette farklı İslam yorumlarının konuşulduğu, hatta farklı İslam yorumlarının birbiri ile mücadele içerisine girdikleri dönemlerde farklılıkları ifade edebilmek için İslam’ın önüne veya sonuna bir şey eklemek zorunluluk oluyor. Şehit Ali Şeriati bu mücadeleyi dine karşı dinin mücadelesi olarak ifade etmişti. Şehit Seyyid Kutup yanlış İslam anlayışlarını belirtmek için Amerikancı İslam tabirini, Rahmetli İmam Humeyni, Amerikancı İslam’ın karşısında doğru İslam’ı anlata bilmek için Öz Muhammedi İslam tabirini kullanmıştı.

Kuran İslamı ifadesini esasen yanlış bir tabir değil. İslam’ın en temel kaynağı Kuran olduğuna göre İslam’ı Kuran’la ifade etmekten daha doğal bir şey olamaz. Yalınız Kuran İslam’ı tabirine hadis ve sünnet inkarcıları dört elle sarılıyorlar. Yaşayan Kuran olan Allah resulünü devre dışı bırakarak bir Kuran İslam’ı düşüncesi oluşturulamaz. Zaten İslamoğlu hocada hadis inkarcısı olmadığını söyleye söyleye dilinde tüy bitti. Hocanın yaptığı hadisleri Kuran terazisinde tartmak, zira Allah resulünün Kuran’a aykırı bir şey söylemesi mümkün değil. Ama art niyetli kişiler hocaya bu iftirayı atmaya devam ediyorlar.  

Hadis inkarcılığına meydan vermeden Kuran İslam’ı tabirini elbette kullanmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ancak “indirilmiş din- uydurulmuş din” söylemi dikkat edilmezse tekfirci bir anlayışa kapı aralar diye endişe ediyorum. Ve bu endişemi bazı örnekler üzerinden paylaşmak istiyorum.

Uydurulmuş din, hadisleri netin eleştirisi yapmaz, Buhari ve Müslim’ü hiçbir tahlile tabi tutmadan ne rivayet edilmişse hepsine inanır dediğimizde, hadis konusunda bizim gibi düşünmeyen herkesi uydurulmuş bir dine inanıyor konumuna düşürmüş oluruz.

Uydurulmuş din bağlıları Peygamberlerin, imamların, şeyhlerin şefaat edeceklerine inanırlar, ama indirilmiş dine inananlar böyle bir şefaat anlayışına inanmazlar dersek, şefaat konusunda farklı düşünen bütün Müslümanları uydurulmuş bir dine inanıyor konumuna düşürmüş oluruz.

Uydurulmuş din mürtedin öldürüleceğine namaz kılmayanın cezalandırılacağına inanırlar dersek, geleneksel fıkhın verilerine inanan herkesi uydurulmuş bir dine inanıyor konumuna düşürmüş oluruz. Vs. örnekleri çoğaltmak mümkün.

Buda tekfirci bir bakış açısını beraberinde getirir. Uydurulmuş bir dine inandıklarını düşündüğümüz insanların doğal olarak Müslüman olup olmadıklarını sorgulamaya başlarız. Ve bu sorgulama uydurulmuş dine inananlar Müslüman değildir hükmünü beraberinde getirir. İşte bu tekfircilik demektir.

Ben İslamoğlu hocanın uydurulmuş din derken bu insanların imanlarını sorgulamadığını ve tekfirci bir bakış açısına sahip olmadığını çok iyi biliyorum. Ama bu söylem kitlelerde böyle bir anlayışı getirecek ve kesinlikle tekfirci bir tavrı doğuracaktır diye düşünüyorum.

Gezdiğim yerlerde katıldığım kimi Kuran halkalarında ne yazık ki bu tekfirci tavrı gördüm. Bu durum bende indirilmiş din uydurulmuş din söyleminin kesinlikle yeniden değerlendirilmesi gerektiği düşüncesini doğurdu. Bu söylemin yol açacağı tekfirci bakış açısı yeniden hesaplanmalı ve kullanılacaksa bile, tekfirci bakış açısının nasıl engelleneceği düşünülerek öyle kullanılmalıdır.

“8 yıl öncesine kadar nur cemaati müridiydim. Gülen'in kasetlerini dinleyip ağlaşırdık. Kuran ile tanışınca anladım ki; İslam ile alakamız yokmuş. Hurafeci uydurulan dinden ayrılıp Kuran merkezli indirilen dine geçtim.”  Eski bir cemaatçinin bu sözü sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılıyor. Şimdi böyle bir yaklaşım cemaatçileri tekfir etmek değil midir?

Yine sosyal paylaşım sitelerinde sofi çevreler için bolca müşrik ifadesi kullanılıyor. Bu tekfirci bir yaklaşım değil midir? Bize düşen insanların imanını sorgulamak değil, Allah resulünün yaptığı gibi kimseyi kırmadan Kuran ölçüsünde yanlışları dile getirmek olmalı. İnsanların imanları ve amelleri konusunda hüküm verecek olan sadece Allah’tır. 

İslamoğlu hocaya geleneksel çevreler tarafından Şii suçlaması yapılıyor. Hoca bu suçlamaya cevap verirken benden Şii olur mu? Asıl Şia’dan beslenen sizlersiniz üslubu ile cevap veriyor.  Ve şöyle diyor;  “Şii İran'dan beslenenler kim biliyor musunuz? Hz Ali'ye vahiy geldiğine inanan (18. Lem'a), Şia'ya ait Cevşen'i sünnilerin boğazına astıranlar”

Böylesi bir ifade Şii Müslümanları rencide ediyor. Evet bende Şii değilim ama bir Müslüman Ehl-i beyt mektebinden etkilenmiş Şii olmaya karar vermişse ona da saygı duyarım. Bir Müslüman’ın İslam’ın Ehl-i sünnet yorumunu tercih etmesi ne kadar doğalsa İslam’ın Şii yorumunu tercih etmesi o kadar doğaldır.

Dünyadaki 200 milyon üzerindeki Şii Müslüman’ın tercihine saygı duymak ve söylediğimiz sözlerin bu Müslümanları rencide etmemesine dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum.

Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadesi sanıyorum hocayı Bedüzzaman’ı Hz. Ali’ye vahiy geldiğine inanıyor düşüncesine ulaştırmış. “Hazret-i Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina ve Aleyhisselâtü Vesselâm huzur-ı Nebevide getirip Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın kucağına düşmüş. Hazret-i Ali Radıyallahü Anh diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâimü's-sema suretinde gördüm Sesini işittim, sayfayı aldım bu isimleri, içinde buldum" (18. Lem’a)” 

Hz. Ali’nin bu sözünü nakletti diye Bediüzzaman Hz. Ali’ye vahiy geldiğine inanıyor demek, sanıyorum doğru olmaz. Elbette İmam Ali’nin böyle bir söz söyleyip söylemediğini bu sözün Kuran’a aykırı olabileceğini, tartışabiliriz. Ama böyle bir söz üzerinden insanlar hakkında imanı sorgulayacak hükümler çıkarmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Kaldı ki söz konusu olan Bediüzzaman gibi kendini ispat etmiş bir alim ve milyonlarca seveni olan bir İslam büyüğü ise daha da hassas olmalıyız diyorum. Aynı şekilde İmam Humeyni, Seyyid Kutup gibi büyüklerimiz içinde bu hassasiyeti göstermeliyiz. Tabi ki ölenler için değil Mustafa İslamoğlu, Atasoy Müftüoğlu gibi yaşayan değerlerimiz içinde aynı hassasiyet gösterilmeli.

Sonuç olarak, hepimiz kendimizi savunurken bir başka Müslüman’ı hatta bir başka insanı, rencide etmemeye özen göstermeliyiz. İndirilmiş din uydurulmuş din söyleminin kesinlikle yeniden değerlendirilmeli bu söylemin tekfirci bir anlayışa yol açması engellenmeli diye düşünüyorum, yanılıyor muyum sizce?  

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yıldız Ramazanoğlu Yazdı: Hz. Fatıma'nın Günümüze Düşen Işığı...
Yıldız Ramazanoğlu Yazdı: Hz. Fatıma'nın Günümüze Düşen Işığı...
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?