Teberrâ  Ve Tevellâ
Hazım Koral

Teberrâ Ve Tevellâ

Yüce dinimiz İslâm'ın en temel prensiplerinden biri de tevellâ ve teberrâ ölçüleridir. Hatta nebevî hadisten yola çıkarak diyebiliriz ki, bu kıstaslar dinin mihferini oluşturmaktadır. Öyle ki, teberrâ sözcüğü Arapça soyutlanmak ve beri olmak anlamına gelmektedir. Yani aziz dinimizin kerih gördüğü, necis addettiği, günah ve şirk olarak nitelediği fiil ve bu fiilleri icra edenlerden soyutlanmak ve beri olmak anlamına gelmektedir. Bu doğrultuda zulmün ve şirkin icracısı olan ne kadar tağut ve müstekbir güç varsa bunlardan soyutlanmak ve uzaklaşmak yine "teberrâ" kavramının gereğidir.

Şu hâlde "teberra" kavramı bir mükellefiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki, bu kavram bireysel anlamda günaha tekabül eden hâl ve davranışlardan uzak olmak anlamına gelmekle birlikte toplumsal hayatı zora ve sıkıntıya sokan, insanlara hayatı zindan etmeye koyulan zalim iktidar güçlerinden soyutlanmanın ve bu zalimleri bir şekilde bertaraf etmenin referansı olarak görülmektedir.. Zira hayatı güvenilir ve yaşanır kılmak İslam ümmeti üzerine ilâhî bir sorumluluktur. Emr-i maruf ve nehy-i münker sadece bireysel ilişkilere tekâbül etmemektedir. Toplumsal düzenimizin tanzimi hususunda negatif unsurlardan arınmak, yani teberri etmek bütün Müslümanlar üzerine yadsınamaz bir vecibedir.

Elbette ki, toplumsal mükellefiyetlerimizin ön koşulları vardır. Diyalektik anlamda yani sebep sonuç ilişkisi bağlamında hayat boşluk kabul etmemektedir. İki ayetle konumuzu açacak olursak, birincisi: "Hak geldi batıl zail oldu." (İsra:81) İkincisi: "Bir toplum kendi özünde-fıtratında bulunan ahlâkı değiştirip bozmadıkça Allah da onların durumunu değiştirmez." (Rad:11) Birinci ayette görüldüğü gibi hak hakim olmayınca batıl asla bertaraf edilmiş olmaz. Eşyanın tabiatında da bu böyledir. İkinci ayete gelince, her şeyden önce şu bir hakikat ki, Allah Teâlâ biz insanoğlunu yeryüzündeki imtihanımızın gereği olarak seçme ve tercih etme bağlamında özgür irade sahibi yaratmıştır. Şu hâlde biz Müslümanlar ümmet genelinde teberri prensibinin gereğini yerine getirmediğimiz süre Allah Teâlâ nûrunu tamamlamayacak ve içerisinde bulunduğumuz olumsuz durumumuzu değiştirmeyecektir.

Buradan çıkan sonuç; ümmet olarak eğer necat bulmak istiyorsak sebeplere mutlaka tevessül etmeliyiz. Bunun aksi mümkün değildir. Zaten aksini beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. İlliyet kavramından kastımız da buydu. Kur'ân-ı Kerim'de birçok ayet-i kerime bu gerçeğe işaret etmektedir. Örneğin, "İnsana çabasının karşılığı vardır." (Necm:39) Emek ve çaba ebetteki ilâhî rızaya uygun olmalıdır. Öncelikle toplumsal mükellefiyetlerimiz hususunda hiyerarşik ve kollekif bir çabanın içerisinde olmak zorundayız. 

Vahdet olgusu burada da bir ön şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Müslümanlar kurumsal birlikteliklerini tesis etmeliler ki, toplumsal teberriler gerçekleşmiş olsun. Bu şekilde ancak arınma ameliyesi olur. Yüce Rabbimiz'in, "Allah arınanları sever." (Bakara:222) buyruğu sadece bireysel arınmışlık anlamına gelmemektedir. Biz ümmet bazında da teberri kavramından yola çıkarak her türlü pislikten, şirkten, zulümden ve kötülüklerden arınmak zorundayız. Dünyamızı yaşanır kılmanın ve ahiretimize yatırım yapmanın ön koşulu budur. Örneğin Hûd Sûresi'nin 113'ncü âyetinde Yüce Rabbimiz, "Zalimlere meyletme, yoksa sana da ateş dokunur" deyip bizleri uyarmaktadır. Buradaki soyutlanma ameliyesi "arınma" anlamına da gelmektedir. Bu nedenle zalimlerden soyutlanıp arınanlar Allah Teâlâ'nın sevgisine istihkak kazanmış demektir.

Teberri ameliyesi ümmet geneline yayılırsa anlam kazanır. Bölgesel ve lokal arınmışlık tek başına fazla bir anlam ifade etmemektedir. Örneğin bir tek uzvunuzu yıkamakla nasıl ki tüm bedeninizi temizlemiş olmayacağınız gibi lokal arınmışlıkla da bütün bir ümmeti arındırmış olamazsınız. Bölgesel arınmışlığı elbette ki yabana atmıyoruz. Zira lokal temizlik diğer bölgeler için "usvetun hadene" bağlamında emsal teşkil etmektedir.

Somut bir örnek verecek olursak, karşımıza İran İslâm Cumhuriyeti çıkmaktadır. İslâm Devrimi Lideri İmâm Humeynî (r.a) milâdî 1963 yılında devrim hareketini başlattığında bu işe "teberri" kavramı ile yola çıkmıştı. Aziz İmâm, tebliğ ve irşad faaliyetlerine başladığında ilk iş olarak halkı zalim şahtan teberri olmaya çağırmıştı. Hûd Sûresi'nin 113'ncü âyeti çerçevesinde İran halkını zalim ve müstebit olan Şah'a karşı kin ve düşmanlığa tahrik ediyordu. Elbette ki bu uzun soluklu bir irşad çalışmasıydı. Bu süreç içerisinde İran halkı topyekûn bir şekilde İmâm'ın çağrısına "lebbeyk" deyince Rabbimiz de vaad etmiş olduğu lütfunu vefakâr İran halkına bahşetmiş oldu.

İran İslâm Devrimi'nde biz her iki kavramın tahakkukunu görüyoruz. Teberra kavramı ile İran halkı Şah ve onun aşağılık rejiminden beri olduğunu devrimle ispatlamış oldu. Tevellâ kavramı ile İmâm'ın çağrısını yaptığı öz Muhammedî İslâm'a kitleler hâlinde teveccüh edildi. Tevellâ olgusunda biz aşkı, sevgiyi, sahiplenmeyi, adanmışlığı ve teslimiyeti görüyoruz. Teberra ve tevellâ kavramları bu yönüyle kelime-i tevhidin sosyal hayata yansıması olarak tezahür etmektedir. Tevhid kelimesi "lâ" ile başlamaktadır. Yani "lâ" ret, inkâr ve teberri anlamına gelmektedir. "Lâ ilâhe" derken Allah'ın gayrısında ne kadar beşerî ilâh varsa tümü inkâr ve reddedilmekte. "İllallah" derken ise teberrideki gibi arınmışlıktan sonra yalnızca Allah'ı yegâne ilâh olarak tanımadır. Bu ise tevellâ anlamına gelmektedir. Yani Allah Teâlâ'ya adanmışlıktan yana tercihte bulunmak.

Buradan çıkan sonuç teberra ve tevellâ ölçüleri tevhidi eksende tezahür ettiğidir. Müslüman birey Allah'a teslimiyetini kelime-i tevhid ile izhar ederken aynı zamanda teberra ve tevellâ ölçülerini de kuşanmış olmaktadır. Burada asıl olan bütünlükçü bir tutum içerisinde bu olguları kuşanmak.. Zira tevhidî ilkeler hayatımızın ve sosyal yaşamımızın her alanını kapsamaktadır. Bireysel ve ailevî yaşamımızdan tutun da anayasal düzlemde toplumsal düzenimizin tanzimine kadar ve hatta buradan da öte uluslararası ilişkilerimize kadar teberra ve tevellâ olgularının evrensel kıstasları vardır. Bu kıstaslar İslâm ümmetinin her bir bireyi için bağlayıcılık arz eder.

Bu bağlayıcı ve kayıtlayıcı unsurlar aynı zamanda ahlâk öğretileridir. Hatta diyebiliriz ki, bunlar işin başlangıç noktasıdır. Zira ahlâk ve erdem olmazsa hiçbir şey olmaz. Bu nedenle "önce ahlâk" diyoruz. Teberra ile öncelikle ahlâk bozucu unsurlardan uzaklaşıp beri olmalıyız. Bu bir soyutlanma ameliyesidir. Tevellâ ile ise ahlâkî değerleri kuşanıp sahiplenmeliyiz. Bu sahiplenme Müslüman bireyden başlayıp toplumun tüm katmanlarına sirayet etmelidir. Topluma rengini vermelidir. "Bir toplum kendi özünde-fıtratında olan ahlâkı değiştirip bozmadıkça Allah da onların durumunu değiştirmez." (Rad:11)

Ayetten de anlaşılacağı üzere, teberra ve tevellâ kıstaslarına riayet etmek insan fıtratıyla özdeş olan ahlâkî bir tutumdur. Bu değerlerden uzaklaşmak ise hiç kuşkusuz insanın kendi fıtratından, yani özünde bulunan ahlâkî erdemlerden uzaklaşması demektir. Nitekim Allah Teâlâ Tin Sûresi 4'ncü ayette belirttiği üzere biz insanoğlunu "ahsen-i takvîm" (en güzel kıvamda) ve "eşref-i mahlûk" (diğer yaratıklardan üstün) olarak yarattığını belirterek insana yücelik ve izzet atfetmektedir. Ama insan bu değerlerden uzaklaşırsa yine Tin Sûresi'nde belirtildiği üzere "esfel-i sâfilîn"e (aşağıların aşağısına) yuvarlanabilmektedir.

Bu uzaklaşma ve savrulma aynı zamanda Allah'tan uzaklaşma anlamına da gelmektedir. Zira bunun tersi insan fıtratına, yani özünde var olan ahlâkî değerlere ne kadar yaklaşırsa Allah'a da o derece yakınlaşmış olur. Bu nedenledir ki, Allah Teâlâ ayet-i kelime de  biz Müslümanlara "fefirru ilallah" (Allah'a koşunuz) diyerek çağrıda bulunmaktadır. Bu koşu teberra ve tevellâ ile olur. Yani Allah'ın "beri ol" dediklerinden uzaklaşmakla,  "teveccüh et ve sarıl" dediklerine ise yönelip sarılmakla olur.

Bir başka ifadeyle, şeytanın vesvesesinden, şeytan ve avanesinden uzaklaşıp, Allah ve dostlarına, Allah ve veli kullarına yakınlaşmakla ancak bu ölçülere riayet edilmiş olur. Burada en çok dikkat edilmesi gereken husus ise bu kıstasların birbirlerine karıştırılmamasıdır. Eğer bunlar karışırsa kişi veli niyetiyle şeytana ve şeytanın avanesine yönelebilmektedir. Tarih boyu olduğu gibi günümüzde de bunun somut örneklerini görebilmekteyiz. Hafazan Allah, birçok grup ve cemaat var ki, kendilerini Allah yolunda, sırat-ı mustakim üzere olduklarını sanıyorlar; ancak yapıp ettiklerine baktığımızda Kur'ân'dan ve nebevî sünnetten ne kadar uzak olduklarnı görebilmekteyiz.

İslâm ümmetinin birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğini dile getirmeleri gereken sözüm ona bazı âlim diye geçinen zevat ötekileştirici, dışlayıcı ve hatta tekfir edici beyanatlarıyla bölünmüş olan ümmeti daha da bölmenin ve parçalamanın derdindeler. Bir de Allah yolunda cihad ettiğini söyleyen tekfirci-selefî sapkın gruplar var ki, tekbir getirerek katliam yapıyorlar, Kur'ân'dan ayetler okuyarak savunmasız mazlum insanların kafalarını kesiyorlar. Hatta çocuklara bile aynı muameleyi yapıyorlar. Bu ruh hastası yaratıklar cinnet geçirmişler ve yaptıkları katliama cihad diyorlar.

Bütün bunlar teberra ve tevellâ ölçülerini birbirine karıştırmış olmalarıdır. Adam hatları öyle karıştırıyor ki, Hizbullah'a hizbuşşeytan diyebiliyor. Rabbim ıslah etsin. Rabbim böylelerine basiret versin. İslâm düşmanlarına ve Siyonistlere karşı değil, Müslümanlara karşı savaşanları haklı gören bir zihniyet nasıl bir eksen kayması yaşamaktadır? Bu nasıl bir idraktir, bu nasıl bir yanılsamadır? Basiret körlüğü bu olsa gerek! Teberra ve tevellâ kavramları aslında mihenk taşıdır. Referansı ise Kur'ân ve nebevî sünnettir. Yüce Rabbimiz, "Doğrulukla sapıklık tamamen birbirinden ayrılmıştır.." (Bakara:256) Şu hâlde, "Hak ile batılı birbirine karıştırmayın ve bile bile hakkı ketmetmeyin" (Bakara:42) diyerek biz Müslümanları uyarmaktadır.

Ne yazık ki, İslâm ümmetinin kahir ekseriyeti (ezici çoğunluğu) böyle bir açmazla karşı karşıyadır. Oysa bütün peygamberler insanları bu tür açmazlardan, yani karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için görevlendirilmişlerdir. (İbrahim:1; Talâk:11) Ve bütün elçiler bu ilâhî vazifelerini bi hakkın ifa etmişlerdir. Bütün peygamberler insanlara nelerden teberri edeceklerini ve nelere tevellâ göstereceklerini çok bariz bir şekilde anlatıp izahatta bulunmuşlar. Bu ilâhî yol göstericilik karşısında insanların bir kısmı işin başında haktan yüz çevirmiş. Bir kısmı da zaman ve süreç içerisinde çeşitli sebeplerle haktan sapmışlar, hak diye batıla sarılmışlar. "Görmedin mi ki, onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar." (Şuarâ:225) Onlar şaşkınlıklarıyla yanlış tercihlerde bulunurlar. Hak diye batıla sarılırlar, hayrı şer, şerri hayır olarak görürler ve böylece fitneye sebebiyet verip bozgunculuk çıkarırlar.

Vakıanın en tehlikeli yönü de budur. Böylelerini Yüce Rabbimiz şöyle tanımlıyor: "Onlara 'yeryüzünde bogunculuk çıkarmayın' (yeryüzünde kan dökmeyin) denildiğinde. 'Biz ıslah edicileriz' derler. Oysa onlar bozguncuların ta kendileridir ama farkında değiller." (Bakara:11-12)

Bugün başta Suriye, Irak ve Libya olmak üzere İslâm coğrafyasının birçok yerinde cihad adı altında Allah yolunda savaştıklarını iddia edenlerin sergiledikleri vahşet örneklerine bakın! İnsanlık dışı cinayetler işleyerek, "biz yeryüzüne adalet getireceğiz, biz ıslah edicileriz" diyorlar. Oysa ayette belirtildiği gibi yeryüzünü fesada veriyorlar, yeryüzünü kan gölüne çeviriyorlar ama farkında değiller.

Sonuç olarak diyeceğimiz o ki, avamıyla, âlimiyle tüm Müslüman halkımız teberra ve tevellâ ölçülerini yeniden gözden geçirmeliler. Şeytana karşı her an teyakkuz hâlinde olmalılar. Kur'ân ve Sahih Sünnet'te referansı olmayan ve fakat tarihî süreç içerisinde dinî kisveye büründürülerek tabulaştırılan tanımlamalar, isimlendirmeler mutlaka bir tarafa atılmalıdır. Ki bu isim ve tanımlamaların pek çoğu ötekileştirme, dışlama ve kendinden saymama taassubunu beraberinde getirmiş. Ne yazık ki, Kur'ân ve Sahih Sünnet'te referansı olmayan bu tanımların dışında kalan Müslümanlar tekfir dahi edilebilmektedir. Sonra ver gelsin düşmanlıklar ve kan dökmeler! Tekfircilerin işledikleri cinayetlerin tek referansı Kur'ân ve sünnette olmayan bu tanım ve isimlerdir.

Yüce Rabbimiz imân edenleri "Müslüman" olarak isimlendirmişken (Hac:78) başka isim ve sıfatlara ne hacet. "...ve 'ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?" (Fussilet:33) Bütün bu iyi niyetli teklifimize rağmen hâlâ kendilerini başka isimlerle tanımlayanlar olursa onlara da bir opsiyonumuz olacaktır: Madem ki, kendinizi başka isimlerle tanımlıyor sunuz, o halde sizin dışınızdakileri ötekileştirmeyin, dışlamayın çünkü hepimizin üst kimliği "Müslüman" sıfatıdır. Bari bunu unutmayalım... Çünkü teberra ve tevellâ ölçüleri bunu gerektiriyor.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...