Ümmet  Birlikteliğinin Önündeki  Engeller
Hazım Koral

Ümmet Birlikteliğinin Önündeki Engeller

İslâm'ın en temel prensiplerinden biri de vahdet olgusudur. Bu aynı zamanda akidevî bir prensiptir. Zira vahdet olgusu Yüce Rabbimizin vahdaniyetiyle de ilintilidir. Vahdet, tevhid akidesinin sosyal hayata yansımasıdır, versiyonudur. Bunun aksi ise sosyal şirktir. Zira İslâm ümmetinin birlikteliğini ve vahdetini istemeyen kim olursa olsun şirke düşmüştür. Zira Yüce Rabbimiz Enbiya Sûresi'nin 92. ayetinde Müslümanları "tek ümmet" olarak tanımlamaktadır. Birçok ayet-i kerimede ise bu ümmetin birlik ve beraberlik içerisinde olması emredilmektedir. Akidevî hususa taallûk eden Allah Teâlâ'nın bir hükmünü hiçe sayıp inkâr etmek kişiyi dinden eder.

Zira Allah Teâlâ'nın emirleri yadsınamaz. Örneğin: "Toptan Allah'ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, dağılıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın.." (Al-i İmrân:103) "Her nimetten hesaba çekileceksiniz." (Tekâsur:8) "Dinlerini parçalayıp gruplaşanlardan olmayın." (Rûm:32) "O dinlerini parçalayıp gruplaşanlar yok mu, sen hiç bir şekilde onlardan değilsin." (En'âm:159) Görüldüğü gibi bu âyetler tüm ümmete şamildir ve bağlayıcılık arzeder.

Bunca uyarı ve ikazlara rağmen ne yazık ki İslâm ümmeti 57 parçaya bölünmüş vaziyette. İşte sosyal şirk budur. İslâm ümmeti olarak içerisinde bulunduğumuz en büyük handikap ve zaafiyetlerden biri de hiç kuşkusuz tefrika ve bölünmüşlük hastalığıdır. Ne yazık ki, Müslümanların başındaki yöneticilerin pek çoğu statükodan yana. Yani mevcut düzenin devamından yana politikalarla ısrarla bölünmüşlük durumunu korumanın derdindeler. Hâl böyle olunca vahdet bir türlü sağlanamıyor.

Birlikteliğimize en büyük engellerden biri de hizip ve cemaat taassubu olduğu düşüncesindeyiz. Ümmet bilincine sahip olmayan bir takım cemaat müntesipleri kendi liderlerini ümmetin imâmı, ümmetin halifesi olarak görebilmektedirler. Hele biraz da palazlanmış bir cemaate üye iseler diğer hizip müntesiplerini kendi şeyhlerine biate davet etmektedirler. Biate yanaşmayanları ise ötekileştirip tekfir dahi edebilmektedirler. Hâl böyle olunca husumet ve düşmanlıklarda devreye girmektedir. Adeta etnik gruplar hâlinde birbirlerine sataşmakta, birbirlerine çamur atmakta, birbirlerini küfürle itham etmektedirler.

İş bazen öyle bir raddeye varmaktadır ki, Taliban, El-Kaide, El-Nusra, IŞİD ve Boko-Haram gibi din adına ortaya çıkmış gruplar kendilerine muhalif gördüklerini katliama tabi tutmaktadırlar. Böylesine kan dökmeye teşne gruplarla din adına bir araya gelmek "katiller cumhuriyeti" oluşturmak anlamına gelir. Baskıyla, zulümle ve kan dökerek oluşturulacak bir devlet asla İslâm devleti olmayacaktır. Yüce Rabbimiz Sevgili Peygamberimiz'e (s.a.a) hitaben şöyle buyuruyor: "Artık sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onlar üzerine bir zorba değilsin." (Gaşiye:21-22) Bir başka ayet-i kerimede Allah Resulü (s.a.a) için şöyle deniyor: "Allah'tan bir rahmet olarak sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı." (Al-i İmrân:159)

Demek ki kalplerin fethine ve birlikteliğe giden yol sevgiden, merhametten, hoşgörüden, diyalogdan, iyi ilişkilerden ve uhuvvetten geçmektedir. Birlikteliğe giden yol kardeşlik hukukuna riayetten ve ümmet bilincini kuşanmaktan geçmektedir. Bırakınız niza ve düşmanlığı, Müslüman’ın Müslüman’a kızgın bakması, surat ekşitmesi, konuşurken veya münazara esnasında bile sesini yükseltmesi haramdır. (Abese:1; Lokman:17) Bir başka önemli husus ise ayette buyrulduğu üzere, Müslümanlar cahillerle asla tartışmaya girmemeliler. "Cahiller kendilerine sataşsalar bile 'selâm' deyip geçerler." (Furkan:63) İmâm Ali (a.s) şöyle buyuruyor: "Cahiller sukût etseydi insanlar ihtilâf etmezlerdi."

Diyalog ve uhuvvette en temel prensip (Rabbimizin buyurduğu üzere), "İnsanlara güzel söz söyleyin." (Bakara:83) olmalıdır. Atalarımız boşuna dememiş: "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır." İnsanlarla iyi ilişkiler geliştirmek elbette ki tatlı dille, güler yüzle olur. Ön şart ise içtenlik ve samimiyettir. Müslüman zaten art niyetli olamaz. İnsanların düşüncesi, meşrebi ve mezhebi ne olursa olsun, hatta gayr-i müslim dahi olsalar iyi ilişki geliştirme çabası ön koşuldur. Tebliğin, irşadın, emr-i marufun ve nehy-i münkerin de ön şartı mütevazılıktır, nezakettir.

Rabbimiz bize düşmanlık etmeyen gayr-i müslimlerle bile iyi ilişkiler geliştirmemizi salık verirken kendi aramızdaki niza ve çekişmeleri ne ile izah edebiliriz?  Başta belirtmiş olduğumuz vahdetle ilgili ayet-i kerimeleri nasıl görmezden gelebiliriz, nasıl kulak ardı edebiliriz? Tevhid kelimesi sadece Rabbimiz'i ve İlâhımız'ı birlemek anlamına gelmemektedir. Allah Teâlâ'nın "bir" dediğini de birlememiz gerekmektedir. Rabbimiz "Ümmetiniz bir tek ümmettir" demesine rağmen biz bu ümmeti nasıl parçalara, gruplara, ulus devletlere bölebiliriz, nasıl birbirimizi ötekileştirebiliriz, nasıl birbirimize karşı bigâne ve kayıtsız kalabiliriz?

Cehalet, taassub ve bağnazlık bu ümmetin birlikteliğine en büyük engeldir. Oysa İslâm'ın evrensel kardeşlik mesajı çok açık ve nettir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ne kadar yalın, ne kadar net ve ne kadar veciz bir şekilde bu mesajı, bu çağrıyı dile getiriyor: "Ey Allah'ın kulları kardeş olunuz."  İslâm bütün dünya insanlarını inanç ve akide temelinde kardeş olmaya ve barış içerisinde yaşamaya davet etmektedir. "Ey imân edenler! Hep birlikte silme (barışa) girin." (Bakara:208)

Kur'ân-ı Kerim sevgi, barış, kardeşlik, uhuvvet, paylaşım, dayanışma ve adil bir devlet düzeni adına mükemmel bir medeniyet projesi sunmaktadır. Bu projeyi hayata geçirmek bütün Müslümanların üzerine ilâhî bir vazifedir. Bu iş iyi niyetle, ihlasla, hoşgörüyle ve eğitimle başlar. Zira tefrikayı körükleyen en büyük etken cehalet ve taassubdur. Bu ise eğitimle aşılır. Sömestır tatillerinde cami köşelerinde verilen dar kapsamlı elif-ba kurslarıyla istenilen düzeyde motivasyon ve ahlâkî kişilik gelişimi sağlanamaz. Anaokulundan başlayarak üniversitelere kadar bütün eğitim kurumlarında "Kur'ân'da öngörülen medeniyet projesi"nin kriter ve kuralları ilk ve öncelikli ders olarak okutulmalıdır.

Öğretilecek hususlar insanî değerler ve yüce erdemler olmalıdır. Özellikle ve öncelikle nasıl bir insan olmamız gerektiğini öğrenmeliyiz. Negatif ve pozitif potansiyellerimizi tanımalıyız. Menfî eğilimlerimizi nasıl zapt-u rapt altına alabiliriz, müspet potansiyelimizi nasıl verimli hâle dönüştürebiliriz? Nasıl nezaket ve fazilet sahibi bir insan olabiliriz? İnsan olarak Yaratıcımız'a, kendimize, aile halkımıza, çevremize ve içerisinde bulunduğumuz toplumumuza karşı sorumluluklarımız nelerdir? Rabbimizle, insanlarla ve araç - gereçlerle münasebetlerimiz nasıl olmalıdır? Yüce Yaratıcımız dünyamızı yaşanır kılmış. Biz insanlar olarak bu yaşanırlığı nasıl muhafaza edip, hiçbir tahribata uğratmadan gelecek nesillere aktarabiliriz? Gelecek nesillere devredilmek üzere bu tabiat, bu ekolojik denge bize emanettir. Geçmiş tarihlerde nefislerine yenik düşmüş Nemrut, Firavun ve Muâviye gibi zalimlerin günümüzdeki uzantılarının insan nesline ve tabiata yönelik tahribatları devam etmektedir. Bu zalimlerin bir şekilde bertaraf edilmeleri gerekmektedir. Zira bunlar ümmetin birlikteliğinin ve huzur dolu bir dünyanın önünde en büyük engeldir.

İsterseniz konumuzu biraz somut verilerle açalım. Başta İngiltere ve onun gayr-i meşru çocuğu ABD olmak üzere emperyalist ülkeler Müslümanların yaşadığı coğrafyaları daha rahat sömürebilmek için "böl - parçala - yut" politikaları gütmektedirler. Bu sömürgeci zalimler asla ümmetin bir tek devlet çatısı altında birliktelik oluşturmasını istemezler. Zira birlikten kuvvet doğar. Müslümanlar birleşirse kendi ayakları üzerinde durmaya kalkar. Dünya üzerinde bir güç dengesi oluştururlar. Uluslararası arenada inisiyatif ve söz sahibi olurlar. Kısacası ümmet güçlü olursa sadece din kardeşlerine değil, müellefe-i kulûb kapsamındaki mustazaf halk kitlelerine de sahip çıkar. Böyle olursa Allah Teâlâ'nın bahşetmiş olduğu yeryüzü nimetleri adil bir şekilde paylaşılır, yoksulluk ve fakirlik ortadan kalkar. Gelir dağılımında adalet sağlanır. Böylece yeryüzünde adil bir düzen tesis edilmiş olur. Böyle bir düzende ise insanlar huzura ve güvenliğe kavuşur.

İşte emperyalist ülkeler ve onların yerel taşeronları bunu istemiyor. Petrol musluklarının başına çöreklenmiş kırk haramîler nemalanmaktan, lüks ve israf içerisindeki müstekreh yaşamlarından vazgeçmek ister mi? Bunun için baskıcı - despot rejimlerine ve mevcut statükoya dört elle sarılıyorlar. Bir taraftan da ekini ve nesli mahvetmeye devam ediyorlar. Gördüğünüz gibi "Arap Baharı"nı nasıl da kan gölüne dönüştürdüler. Harici zihniyetli, tekfirci, yobaz ve taassub ehli cemaatler ise İslâm'ın özüne mugayir bir mücadele yöntemini seçtikleri için (tekfirci beyanatlarıyla ve akıttıkları kanlarla) bu bölünmüşlüğü daha derinleştiriyorlar. Bunlar tam da üçlü sacayağı oluşturmuş vaziyetteler. Ümmetin evrensel birlikteliğinin önünde en büyük engel bunlardır. Bu engellerden kurtulabilmek için âlimlerimize ve kanaat önderlerimize büyük görevler düşmektedir. Emperyalistlerin projelerini akamete uğratan dirayet sahibi merhum İmâm Humeynî gibi rehberlere tüm İslâm coğrafyasının ihtiyacı var.

Anti-emperyalist bölgesel güç görmek isteyen İran İslâm Cumhuriyeti'ne baksın. Devrimin ilk günlerinden beri bütün kuşatılmışlığına, ambargolara ve 8 yıllık tahmilî savaşa rağmen ekonomisini ve ağır sanayisini geliştirip dimdik ayakta durmayı başaran, uzay ve savaş teknolojisini sürekli geliştiren bir ülke olarak İran İslâm Cumhuriyeti mesullerini takdir etmemek mümkün değil. Ancak bizim ifade etmek istediğimiz bölgesel istikrar ve kazanımlardan maada ümmet genelinde kalıcı birlikteliklerin tesisine yönelik girişimlerden ve gelişmelerden mahrum olduğumuzdur.

İslâm ümmeti olarak kardeşlik duygularımızı geliştirmek, aramızda sevgi ve uhuvveti tesis etmek zorundayız. Kurumsal birlikteliğimize giden yol budur. Ötekileştirmekle, dışlamakla, mevcut bölünmüşlüğümüze razı olmakla bir yere varamayız. Hatta bölgesel kazanımlarla yetinmekle de hedefimize ulaşamayız. Hedef mutlaka ümmetin evrensel birlikteliği olmalıdır.

Allah'ın Teâlâ'nın nusreti birlik çabası içerisinde olanların üzerinedir. Aksi ise zilletten başkası değildir. Nitekim bu birlik sağlanamadığı için ümmet dünya sahnesinde olması gerek yerde değil. Biz Kur'ân'ın öngördüğü şekilde öyle medeniyet ve uygarlık örneği sergilemeliydik ki dünyanın diğer halkları, yani gayr-i müslimler bize öykünmeliydi, "Bizi de aranıza alın" diye kapımızın eşiğinde yalvarmalıydı. Biz de onlara ahlâk ve insan hakları konusunda uyum yasalarımızı "Medine Kriterleri" olarak sunmalıydık. "Bu şartlarımızı yerine getirirseniz sizi de himayemiz altına alırız" derdik.

Yaptırım gücü ve inisiyatif "evrensel birlikteliğini tesis etmiş olarak" bu ümmetin elinde olursa hiç kuşkusuz dünyanın çehresi de bugün olduğu gibi olmayacaktır. Sadece Müslümanlar değil, dünyanın diğer halkları da "müellefe-i kulûb" çerçevesinde "İslâm Devleti" nimetinden, kazanımlarından, bayındırlık, sağlık ve eğitim hizmetlerinden faydalanacaktır. Kısacası insanlar paylaşım ve dayanışma ile birlikte barışa, güvenliğe ve huzura kavuşacaktır...

İslâm ümmetinin bugünkü hâline ve pür melânine bakarak aktardıklarımızı gerçekleşmesi mümkün olmayan hâyâl mahsülü ve züğürt tesellisi olarak görmeyelim. Yüce Rabbimiz bakın ne buyuruyor: "Eğer siz Allah'a (Allah adına İslâm dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve yeryüzünde ayaklarınızı sabit ber kadem kılar." (Muhammed: 7) Yani eğer siz Allah'ın dini hakim olsun diye çaba sarf ederseniz Allah Teâlâ da size nusret verir ve bunun akabinde de size istikrar ve güç bahşeder. Gücün elde olması demek inisiyatif ve yaptırıma da sahip olmak demektir.

Bir başka ayet-i kerimde ise Rabbimiz şöyle bir müjde vermektedir: "Muhakkak ki, yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır." (Kasas:5) Hiç kuşkusuz, Allah Teâlâ'nın vaadi haktır. "Amenna ve saddekna." Yeter ki, biz Müslümanlar salih kullar olalım.Yeter ki, üzerimize farz ve vacip olan vazifelerimizi ifa için ihlâslı bir çaba içerisinde sebeplere tevessül edelim. Şu hâlde var mısınız, Hep birlikte silme girmeye ve toptan Allah'ın ipine sarılmaya? (Bakara:208; Al-i İmrân:103)


DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...