Diyalog  Ve Uhuvvet'in  Ön  Şartları…
Hazım Koral

Diyalog Ve Uhuvvet'in Ön Şartları…

Öncelikle şunu belirtmiş olalım ki, "diyalog" sözcüğü bizim dilimizde çok kullanılan Latince bir kelimedir ve yalın şekliyle yani hem mefhum ve hem terminolojik olarak "iletişim" anlamına gelmektedir. İki farklı görüşten veya iki farklı inançtan olan insanın birbirleri arasında iyi ilişki geliştirmesine de diyalog denir. Bu yönüyle diyalog entegrasyona ve barışa açılan kapı olarak da görülebilir. Bu durum dinlerin birbirleriyle sentez oluşturması anlamına gelmemelidir. İslâm'ın kırmızı çizgisi "Lekum dinikum vel yedin"dir. Diyalog, insanî ilişkilerin barışçıl bir şekilde geliştirilmesi demektir. Şu bir gerçek ki, zaten iletişim olmadan insanî ilişkiler de geliştirilemez. Bu hem bireysel ilişkilerde hem toplumlar arası münasebetlerde de böyledir. İnsanlar ve topluluklar diyalogla birbirlerini tanır ve iyi ilişkiler geliştirebilir. Dinler arası diyalog olgusal bazda mütekabiliyet esasına dayalı olmalıdır. Yani tarafların birbirine tahakküm ve asimilasyon düşüncesi olmamalıdır...

Eğer gayr-i müslimler biz Müslümanların iyi niyetli ve barışçıl yaklaşımları karşısında aynı hoşgörü ile bize yaklaşırlarsa kalıcı birliktelikler neden oluşturulmasın ki? Bir başka ifadeyle Müslümanlarla gayr-i müslimler kendi aralarındaki iletişim sürecinde ortak değerleri, ortak menfaatleri önplânda tutarlarsa diyalog kalıcı ve barışçıl birlikteliklere dönüşür. İslâm diyalog çıtasını yüksek, iletişim ufkunu geniş tutmaktadır.

Nitekim Yüce Rabbimiz biz Müslümanlara Mümtehine Sûresi'nin 8'nci ayetinde bir takım ön şartlarla birlikte gayr-i müslimlerle diyalog hâlinde olmamızı ve iyi ilişkiler geliştirmemizi salık vermektedir: "Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyen gayr-i müslimlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir.

"Öncelikle şu hakikati belirtmiş olalım ki, İslâm'ın tüm dünya insanlığına evrensel mesajı çok açık ve nettir. İslâm bütün yeryüzü halklarını inanç ve akide temelinde kardeş olmaya ve barış içerisinde yaşamaya davet etmektedir: "De ki: 'Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun biz Müslümanlarız." (Âl-i İmrân:64) Gayr-i müslimler eğer akidevî birlikteliği kabul etmezlerse az önce söz konusu ettiğimiz Mümtehine Sûresi'nin 8'nci ayeti ve Bakara Sûresi'nin 256'ncı âyetinde geçen "Dinde zorlama yok" ilkesi devreye girer. Bu âyetler aynı zamanda gayr-i müslimlere yönelik barış çağrısıdır.

Müslüman olmayan halklara karşı durum böyle. Müslümanlar arası ise diyalog ve hatta bunun ötesinde uhuvvet imânî bir zorunluluktur. Yüce Rabbimiz Hucurat Sûresi'nin 10'ncu ayetinde biz Müslümanları birbirimize karşı kardeş kılmış. Bu kardeşlik velâyet ve sorumluluk olgusunu da beraberinde getirmektedir. Bu mükellefiyetler nelerdir onları bilmeliyiz...

Öncelikle şu hakikâti belirtmiş olalım ki, diyalog ve iletişime giden yol önyargı ve sûizandan arınmayı zorunlu kılmaktadır. İnsanî ilişkilerde bu olmazsa şüphe, tereddüt ve husumetle ilgili duygular hep önplâna çıkar. Böylece diyaloğa giden yol da tıkanır ve akamete uğrar.

Uhuvvet ve kardeşliğin tesisi ve muhkemleştirilmesi ise menfî hasletlerden arınmaktan geçer.

Yeryüzündeki imtihanın gereği olarak insanoğlu hayra ve şerre meyyâl olarak yaratılmıştır. Menfî tutum ve müspet tavır segilemek insanın kendi özgür iradesindedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Biz ona yol gösterdik, artık o ya şükredici olur veya nankör." (İnsan:3) Bir başka ayette ise "Biz insana iki yol gösterdik." (Beled:10) diye buyrulmaktadır. Şu hâlde insan iyi olanı, yani sırat-ı mustakimi, yani hidayet yolunu tercih ederse şükredenlerden olur. Bir başka ifade ile Tin sûresinde belirtildiği gibi "ehseni takvim" üzere olur. Kötü yolu tercih ederse nankörlük etmiş olur ve "esfele safilin"e (aşağıların aşağısına) yuvarlanmış olur.

Şu bir hakikât ki; yüce dinimiz hak ile batılı, necis ile temizi, iyi ile kötüyü çok bariz bir şekilde beyân etmektedir. Şu halde Müslümana düşen tevellâ ve teberra ölçülerini iyi bilmektir. Yani bir Müslüman bir taraftan içsel olarak İslâm'ın kerih gördüğü menfî hasletlerden ve zahirdeki kötülüklerden arınıp uzaklaşmalı; diğer taraftan ise iyi hasletleri kuşanmalı ve gereğince bir hayat yaşama azmi içerisinde olmalıdır.  Bütün bunların nefs tezkiyesi ile tahakkuk edeceği kanaatindeyiz.

Nefs tezkiyesi hüsnü zannı, iyi niyeti, hoşgörüyü, sevgiyi ve kardeşlik duygularını pekiştirir. Bu duyguların aksi ise iman zaafiyetidir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde, "İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız" diye buyurarak kardeşlik ve sevginin imânî bir vazife olduğunu vurgulamıştır. 

Ancak böylesine çarpıcı bir uyarıya rağmen ne yazık ki, İslâm dünyasına baktığımızda bunun tam tersi manzaralara tanık olmaktayız. Müslümanlar arası ictihadî meseleler ve farklı görüşler husumet ve düşmanlıklara neden olmaktadır. Ne yazık ki, tarihin birçok döneminde olduğu gibi günümüzde de mezhebî ve ictihadî farklılıklardan dolayı nice Müslüman gruplar birbirlerine karşı tahammülsüz tavırlar sergileyip, yek diğerine karşı husumet, kin, garaz ve düşmanlık beslemektedirler. Özellikle bazı gruplar var ki, ötekileştirme taassubundan dolayı birbirlerini tekfir eder hâle gelmişler. Bu tekfircilik hastalığı Kûr'ân âyetlerini bir bütün olarak ele almayışlarından kaynaklanmaktadır. Öyle ki âyetlerin sıyak ve sıbakına, âyetlerin nüzül sebebine, âyetlerin muhkem ve müteşabih yönüne bakmadan bilgisizce yorumlamaya kalkmaları sonucu tekfircilik hastalığına kapılmışlardır. Bu durum ise şiddeti ve kan dökmeyi de beraberinde getirmiş bulunmaktadır.

Oysa böylesi duygu, kanaat ve eylemlere sahip gruplar Yüce Allah'ın buyruklarına hikmet ve basiretle kulak vermiş olsalar korkunç vebâllere sürüklenmiş olmayacaklar: "Müslümanlar o kimseler ki, sözü dinlerler ve doğrusuna uyarlar. "(Zümer:18) Farklı görüşlerle de muhatap olsalar Müslümanlar birbirlerini sabırla, tahammülle dinlemeyi öğrenmeliler ve birbirlerine karşı dayatmacı ve buyurgan olmamalılar. Rabbimiz şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: "Artık sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onlar üzerine bir zorba değilsin." (Gaşiye:21-22) Bir başka ayette ise Rabbimiz şöyle buyuruyor: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en iyi tarzda sav. O zaman görürsün ki, seninle onun arasında düşmanlık olan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiş." (Fussilet:34) Yani ihtilâflar iyilikle, hoşgörüyle ve tahammülle savılmaya kalkılmalı. Ki bunun sonucu dostluk ve uhuvvettir. Ayetler ne kadar yalın ne kadar açık ve net. Bu bağlamda Şehid Hasan el-Benna ne güzel buyurmaktadır: "İttifak ettiğiniz konularda ittihad ediniz, ihtilâf ettiğiniz hususlarda birbirinizi mazur görünüz." Birçok âlimimizin belirttiği gibi ümmet genelinde müştereklerimiz %  90'a tekâbül etmektedir. İctihadî meseleler ise % 10 dolayındadır. Allah Teâlâ'nın mutlak emri ve ümmetin maslahatı vahdeti farz kılmaktadır.

Şunu belirtmiş olalım ki, Allah Teâlâ insanoğlunu "eşref-i mahlûk" olarak yaratmıştır. Potansiyel anlamda her insanın saygınlığı söz konusudur. Bu sıfatlarını yitirip esfeli safiline yuvarlanmış insanlara bile şefkât ve merhametle muamele edilmelidir. Bu örnekliği Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) tutum ve tavırlarında görmekteyiz. Hatta işi o kadar ileri boyutlara götürmektedir ki, Allah Teâlâ tarafından uyarılmaktadır: "İnsanlar imân etmeyecek diye neredeyse kendini helâk edeceksin!" (Şuara:3)

Bir başka âyette ise Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) şefkât dolu yaklaşımından şöyle söz edilmektedir: "Sen Allah'tan bir rahmet olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer onlara karşı kaba ve katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı." (Al-i İmrân:159) Bu yaklaşım gayr-i müslimler için de böyledir. Hatta azılı müşrikler için de bu tavır geçerlidir. Bu bağlamda Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Firavun'a gidin, o azmış bulunmaktadır. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki korkup içi titrer ve insafa gelir!" (Tâ-Hâ:44)

Düşünebiliyor musunuz? İnsanlık tarihinin en büyük zalimini hakka davet için nasıl bir diyalog, nasıl bir iletişim tekniği önerilmektedir? Biz Müslümanlar bunu öğrenmeliyiz. Bu bizim için yadsınamaz bir ölçüdür. Aynı fikre sahip olmayan bir Müslüman karşısındakini öteki ve muarız olarak görmemeli, ona güzel sözlerle yaklaşmalı. Tahammülsüzlük İslâmî bir tavır değildir. Bırakınız husumet ve kini, insanî ilişkilerde surat ekşitmek, kızgın bakmak ve ses tonunu yükseltmek bile haramdır. Sevgi, şefkât, merhamet, hoşgörü ve uhuvvet Müslüman şahsiyetin kişiliğini oluşturan en önemli hasletlerdir. Bu sıfatların tümü "emin" vasfıyla özdeştir. Zira söz konusu güzel hasletlere haiz olan kişi aynı zamanda emin insandır. Bu yüzden Müslüman kendisine güvenilen insana denir. Kendisinden emin olunmayan insan Müslümanlık vasfına halel getirmiş demektir.

Bilindiği üzere Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) risalet görevinden önce de "emin" sıfatı ile anılmaktaydı. Sevgi, uhuvvet ve kardeşlik ancak emin sıfatı ile tesis edilebilir. Bu aynı zamanda psikolojik bir vakadır. Yani kendisinden emin olmadığınız kişiye itimat etmeniz, güvenmeniz ve sevgi beslemeniz mümkün değildir. Bu bağlamda bir başka husus ise Müslümanın Müslümana şüphe ile, suizan ile bakması caiz değildir. Karşınızdaki kişinin şerrinden emin olmak adına temkin elbette ki gereklidir, ancak bu tavır sizi asla suizanna, önyargıya ve ard niyete sevk etmemeli.

Özellikle ticarî ilişkilerde mukavele, yani yazılı sözleşme suizannın gereği değil şeriatin emridir. Bu konudaki ihmaller ne yazık ki büyük istismarlara ve büyük sorunlara sebebiyet vermektedir. Bu nedenledir ki, günümüzde itimatsızlık bir hayli yaygınlık kazanmış durumdadır. Ticaretteki ve karz-ı hasendeki istismarlar ve sözde durmamalar itimatsızlığı ve ön yargıyı beraberinde getirmiş. Bunun aşılması için Müslümanlar yeni bir eğitim seferberliği ve yeni bir tecdid hareketi başlatmalıdır. Eğitim kurumlarında bütün ders müfredatları ahlâkî kriterlere göre yeniden tanzim edilmelidir. İnsana bir materiyal gibi bakan agnostik ders müfredatı lağv edilmelidir.

Din ve ahlâk dersleri gözden geçirilip yeniden tanzim edilmeli. Hangi branşta eğitim veriliyorsa verilsin bunlara ahlâki normlar yerleştirilmeli. Müslümanlar olarak bizlerin hayata ve eğitime bakışımız materyalist zaviyeden değildir. Yeryüzü Rabbimiz tarafından zaten yaşanır kılınmış. Hayat koşullarının kolaylaştırılması, dünyanın bayındır hâle getirilip güvenliğin ve huzurun teminat altına alınması, adalet, hukuk, paylaşım ve dayanışmanın sağlanması zaten dinimizin emridir...

İslâm ümmeti öncelikle bu hususlara kafa yormalıdır. Bölünmüşlük ve tefrika sosyal şirktir. İslâm ise tevhid dinidir, birlik ve beraberlik dinidir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Ey imân edenler! Hep birlikte silme (barışa) girin." (Bakara:208) "Dininiz bir ve ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim şu hâlde bana kulluk edin." (Enbiya:92) "Toptan Allah'ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, dağılıp ayrılmayın." (Âl-imrân:103) Bir başka âyet-i kerimede ise, şöyle bir uyarı ile karşlaşıyoruz: "Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplaşanlar, sen hiç bir şekilde onlardan değilsin."(En'âm:159)

Yüce Rabbimiz'in bütün bu buyruklarına rağmen ümmet 57 ulus devlete bölünmüş. Bir de bu bölünmüşlük yetmezmiş gibi ulus devletler içerisinde de öbek öbek etnik gruplara ve fırkalara ayrılmışlar. Hıristiyan Avrupa Topluluğu'na baktığımızda bunun tam tersi bir manzara görmüş oluyoruz. İkinci Dünya Savaşı'nda Avrupa'da âdeta taş üstünde taş kalmamıştı. Sonrasında ise sadece dünyevî menfaat uğruna ekonomik ve siyasî birlikteliklerini tesis ettiler. Elbette ki dünyevî menfaatler ticarî, ekonomik ve siyasî birliktelikleri zorunlu kılar. Ancak İslâm diyalog ve birlikteliği sadece dünyevî menfaatler çerçevesinde değerlendirmez. İslâm bunun da ötesinde birliktelik ve vahdete akidevî ve ibadî boyutlar kazandırmaktadır. Her şeyden önce Müslümanlar ahirete endeksli bir yaşamın muhataplarıdırlar. Cennete giden yol Allah Teâlâ'nın buyruklarına uygun bir hayatı yaşamaktan geçer. Bu buyruklardan biri de ümmetin birlikteliğinin tesisidir. Bu ise her türlü kurumsal yapıyı da kapsamaktadır. Tek devlet, tek ümmet İslâm'ın en temel şiarıdır. Müslümanlar arası diyalog ve uhuvvet ise bu işin ön şartıdır.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...