Tekfircilik Hastalığı   (2)
Hazım Koral

Tekfircilik Hastalığı (2)

Tekfircilik yeni bir hastalık değildir, ancak günümüzde oldukça yaygınlık kazanmış durumdadır. Tekfircilik bir yönüyle psikolojik bir hastalıktır. Bu hastalığa kapılanların ruh sağlığı bozuktur. İçleri kin ve nefretle doludur. Şiddete ve kan dökmeye meyyaldirler. Hatta meyyallikten öte kan dökmeye teşnedirler. Bu işin dinî bir vecibe olduğuna inanmaktadırlar. Siyonist İsrail ve ABD gibi İslâm düşmanı güçler kan dökmeye teşne olan bu tekfircileri keşfetmekte gecikmediler. Tezelden onların önüne her türlü techizat - mühimmat ve lojistik destek sermeye başladılar. Nasıl olsa bunlar sadece ve sadece Müslümanları kesip öldürecekler... Bir taşla iki kuş vurmak bu olsa gerek!

Bakıyorsunuz kendi mezheplerinden olmayan Alevî ve Şiîleri insanlık dışı yöntemlerle kesip öldürüyorlar. Hatta hemfikir olmadıkları Sünnîlere de aynı barbarlığı yapıyorlar. Aslında bu bir cinnet hâlidir. Ki daha önce bunlar hakkında "Cihad Ve Cinnet" başlığı altında bir makale yazmıştım. O makalede bunların bozuk ruh hallerini izah etmeye çalışmıştım. Tekfirci IŞİD terör örgütüne katılan gençlerin geçmişine bakıldığında ya uyuşturucu bağımlısı veya kreminal işlere karıştıkları müşahade edilecektir. Veya aşırı saf ve yönlendirilmeye müsait kişiler oldukları görülecektir.

Oysa Müslüman genç her şeyden önce hikmet ve basiret sahibi olmalıdır. Tekliflere temkinle, ferasetle ve hikmetle yaklaşmalıdır. Cihadla terör asla aynı şeyler değildir. Cihad olgusu velâyet ve hukukî kurallara bağlıdır. Bunlar hangi saiklerle, hangi kriterlerle yola çıkmışlardır. Terörün referansı Kur'ân ve Peygamberimiz (s.a.) olabilir mi? İşte böylelerini Siyonist İsrail ve emperyalist ABD piyon olarak kullanmaktadır. Irak ve Suriye'de "Büyük İsrail Projesi" için savaştıklarının farkında değiller. Yerleşim birimleri harabeye çevrildi,  göç edenlerin sayısı milyonları geçti. Ve o topraklarda büyük bir boşluk meydana geldi. İşgalci Siyonist İsrail "Arz-ı Mevud" adına boşalan bölgeyi iştahla dolduracağı günü bekliyor. Rabbim fırsat vermesin! Hummalı bir şekilde bölgede işgalci İsrail'e zemin hazırlanıyor. ABD bu işin müteahhitliğini yapıyor, bölgedeki bazı ülkeler taşeronlukla vazifeli, piyonlar ise El-Kaide, El-Nusra ve IŞİD gibi terör örgütleri...

Müslümanlar böylesine acı bir duruma mı düşmeliydi? Bakınız bir zaaf, bir hastalık nelere mal oluyor. Oysa Yüce Rabbimiz bizleri âyetleriyle ve peygamber diliyle uyarmaktadır. Ki bunun örneklerini daha önce verdik. Allah'ın ipine hep birlikte sarılmak varken, birbirlerimizle kardeşlik hukuku çerçevesinde sevgi, uhuvvet, barış ve dayanışma içerisinde yaşamak varken, Allah Teâlâ'nın bizlere bahşettiği bunca yeraltı - yerüstü zenginliklerini adil bir şekilde aramızda paylaşmak varken, yaşadığımız toprakları bayındır ve güvenli kılmak varken, dünyayı birbirimize zindan etmenin âlemi nedir?

Müslüman düşmanına bile "bir gün Müslüman olur" umuduyla bakmalıdır. Hatta kötülük gördüğü düşmanına bile.. Bakınız Uhud Harbi'nde Sevgili Peygamberimiz (s.a.) serzenişte bulunarak, "Kendilerini Rablerine davet edip dururken peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim nasıl felah bulur?" deyince uyarı mahiyetinde şu âyet nazil oluyor: "Bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah ya tövbelerini kabul edip onları affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azap eder." (Al-i İmrân:128) Nitekim Uhud Harbi'nde Müslümanlara karşı savaşan pek çok kişi daha sonra İslâm'a girmişti.

Hatırlanacağı üzere Taif'te de benzeri bir olay yaşanmıştı. İslâm'a davet ettiği insanlar tarafından taşlanmış ve üstü - başı kan veran içerisinde bir bahçeye sığınmıştı. Rivayetlere göre bu esnada Cebrail (a.s) gelip, "Ya Muhammed! Allah Teâlâ senin tercihine bıraktı, eğer istiyorsan bu kavmi hemen helâk edeyim! Allah Resûlü ise şu manidar cevabı veriyor: "Ya Cebrail! Bunlar ne yaptıklarını bilmeyen cahil bir kavimdir. Belki onlardan gelen nesil bana imân eder. Ya Cebrail! Ben gazap değil, rahmet peygamberiyim." Sevgili Peygamberimiz'deki (s.a.) musamaha ve affetme ruhunu görebiliyor musunuz? Elbette ki, O şefkât ve merhamet abidesiydi.

Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.) rahmet anlayışı gayr-i müslimleri bile kapsamaktadır. Allah Teâlâ'nın "rahman" sıfatı böyle tecelli etmektedir. Bir de "Müslümanım" diyen tekfircilerin yaptıklarına bakın! Din adına, İslâm adına, Allah adına esir aldıkları insanları (aman dilemelerine rağmen) canice - hunharca - acımasızca boğazlarını kesip katlediyorlar.

İmâm Ali'yi (a.s) mihrapta şehid eden zihniyetle, Ramazan El-Buti'yi minberde şehid eden zihniyet aynıdır. Büyük ve mümtaz sahabe Ammar Bin Yasir'i de aynı fitneci zihniyet, aynı kör taassub şehid etmişti. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygambere bu zihniyet ümmet olabilir mi? İnsanları Allah Teâlâ'nın yoluna hikmetle, güzel öğütle çağıran şefkat abidesi bir resûle bu vahşi gaddarlar ümmet olabilir mi?

İslâm'da "Dinde zorlama yok" (Bakara:156) ilkesi gayr-i müslimler içindir. Eğer kişi küfür yolunu seçmişse ona "Lekum dinikum vel yedin" (Kâfirûn:6) yani, "Senin dinin sana, benim dinim banadır" denir. Din konusunda olduğu gibi mezhep ve meşrep konusunda da bu böyledir. Kimse kimseye mezhep ve meşrebini dayatamaz. "Artık sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen, onlar üzerine bir zorba değilsin. Ancak, kim yüz çevirir, inkâr ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.." (Gaşiye:21-24)

Yüce Rabbimiz'in böylesine kesin hükümlerine rağmen insanlar üzerine zorba kesilmek, gestapo olmak neyin nesi? Kendi mezhebinden, kendi meşrebinden olmayan insanları dışlamak, ötekileştirmek ve hatta tekfir etmek nasıl bir mantıktır? Hiçbir fikrî mesele,  hiçbir ictihad ve hiçbir mezhebî görüş İslâm ümmetinin birlikteliğinin önüne geçirilemez. Ötekileştirmek tamamen şeytanî düşüncenin ürünüdür. Mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun "Lâ ilâhe illallah" diyen bir mü'mine yönelik kin, garaz, düşmanlık ve husumet tamamen şeytanî bir yaklaşımdır. Daha önce zikrettiğimiz hadis-i şerifi hatırlayalım: "İmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız."

Değil düşmanlığı, kini, garazı Allah Teâlâ insanın insana kızgın bakmasını, surat asmasını ve konuşurken ses tonunu yükseltmesini bile haram kılmaktadır. (Abese:1; Lokman:17) Müslüman kişi her daim mütebessim bir çehreye sahip olmalıdır. Ki hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, "Müslümanın Müslümana tebessümü sadakadır." Bu nedenledir ki, yüce İslâm dininde kine, garaza ve hasılı tekfircilik anlayışına asla yer yoktur. Hiç kimsenin bu bağlamda durumdan vazife çıkarma diye bir görevi söz konusu olamaz. Buna teşebbüs edenler dinden bi haberdir.

İnsanlarla iletişim ve münasebetlerde takip edilecek yol ve yöntem Kur'ân-ı Kerim'de ve Sahih Sünnet'te çok bariz bir şekilde ortaya koyulmuştur. Bunun aksine hareket edenler dâlalettedir ve kendilerine yazık etmektedirler. "Onlara 'yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın' dendiğinde. 'Biz ıslah edicileriz' derler. Oysa onlar fitnecilerin ta kendileridir, ama farkında değillerdir." (Bakara:11-12) Çünkü kan dökerek, katliam yaparak asıl fitneyi bizzat kendileri çıkarmaktadırlar. Fakat farkında değiller, çünkü cihat yaptıklarını zannetmektedirler. Salih kimselerin kabirlerini deşip türbelerini havaya uçurmak mıdır cihad? Namaz vakitlerini bilemedikleri için tır şoförlerini kurşuna dizmek midir cihad? Yabancı bir gazetecinin veya muhalif gördüğünüz sivil insanların boynunu kesmek midir cihad? 1700 genç insanı topluca kurşuna dizmek midir cihad?

Oysa yüce dinimiz Allah yolunda cihada davet ettiği zaman bile bunun "meşru savunma hakkı" çerçevesinde, saldırgan düşmanla en insanî yollarla "savaş hukuku"na riayet ederek mücadele edilmesi gerektiğini bize öğütler. İslâm'da savaş hukukuna göre aman dileyen ve yaralı öldürülmez, ölüye müsle yapılmaz, kaçan esirin ve savaştan firar edenin peşinden gidilmez. Bu kriterler İslâm'da şerefli bir şekilde savaşmanın ve izzetli bir şekilde mücadele etmenin ifadesidir. İslâm'da savaş arızî bir durumdur. Asıl olan barış ve güvenliğin tesisidir.

"Dininiz hususunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmaya teşebbüs etmeyenlerle iyi ilişkiler geliştirmenizi Rabbiniz men etmemektedir. Şüphesiz ki Allah adâletle muâmele edenleri sever." (Mumtehine:8)

Ayette de görüldüğü gibi gayr-i müslimlerle bile birlikte barış ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamamız salık verilirken kan içici emperyalistlerin ayrıştırıcı, parçalayıcı ve bölücü projelerine alet olup Müslüman kardeşlerine karşı savaşa girişmek ve katliam yapmak hangi mantıkla, hangi ictihadla açıklanabilir? Bu tekfirci zavallı güruh "Büyük İsrail Projesi"ne alet olmaktadır. Bundan büyük sapma, bundan büyük fitne ve bundan büyük felâket var mıdır?

Tekfirciler ümmetin öncelikli düşmanı olan Siyonist İsrail'e karşı mücadele etmesi gerekirken, Müslümanları katliamdan geçirerek düşmanın işgaline zemin hazırlıyorlar. Ve ne yazık ki beraberinde çok daha büyük felaketi getirecek bu tehlikenin farkında değiller. Bu zavallılar menzil ve hedeflerini sapmışlar. Yol haritaları yanlış. Önceliklerini görmüyorlar. Kanaatleri tamamen haktan uzak. Hiçbir şekilde ve asla İslâm'ı temsil etmiyorlar. Bunlar aziz İslâm dininden fersah fersah uzaklaşmışlar. Bunlar dış iradenin dümen suyuna girmişler. Kısacası bunların kimyası bozulmuş. İçerisine düştükleri bu anafor, bu furya ve bu vargel bunları asla muvaffak olamayacakları girdaba doğru sürüklemektedir.

Görmüyor musunuz, Siyonist İsrail nasıl da avucunu oğuşturuyor. İsrail tekfircilerle öylesine içli dışlı ki, Golan tepelerine kurduğu mobil hastane ile bu eşkiya sürüsünün yaralılarını tedavi ediyor... Hizbullah bunlara mesaj gönderiyor: "Gelin gücümüzü birleştirelim ve öncelikli düşmanımız olan işgalci İsrail'e karşı savaşalım." Ancak onlar bu çağrıya kulak tıkıyorlar ve gidip Siyonist İsrail ile iş tutuyorlar. Onların projelerine, onların emellerine alet oluyorlar.

"Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü yargıda bulunuyorlar. Bunlar hiç eşit olabilir mi?" (Câsiye:21)

Bakınız Afganistan'da Taliban denilen örgüt de benzeri tutum içerisinde idi. Kan dökerek muhaliflerini acımasızca katlederek başşehir Kabil'i ele geçirmişlerdi. Zulüm ile abad olmak mümkün değil. Onca akıttıkları kanlar üzerine sözde şeriat devleti ilân ettiler. Din adına, İslâm adına öyle bir yönetim tesis ettiler ki Moğollar'dan beter çıktılar. Harab olan bir ülkeyi, daha da perişan ettiler. IŞİD terör örgütü de Taliban'dan daha beter çıktı. Zaten Taliban El-Kaide'yi doğurdu, El-Kaide El-Nusra'yı doğurdu, El-Nusra'da IŞİD'i doğurdu. Bunlar birbirlerinden türeyen "şecere-i habise"dir. Kökü Haricilere dayanmaktadır. İmâm Ali (a.s) nasıl ki Nehrevan'da Haricîlere müdahale edip onları bertaraf ettiyse, bu günümüz Hâricilerine de bir şekilde müdahale edip dur denilmeli.. Bunlar tesirsiz hâle getirilmezlerse hiç kuşkusuz cahil cühelâ takımından taraftar toplamaya ve acımasızca kan dökmeye devam edeceklerdir.

Başta İran, Türkiye ve Pakistan olmak üzere Müslüman ülkeler ortak bir İslâm Barış Ordusu kurmalıdırlar. İç sorunlarının hâlli için ABD'den, AB'den ve NATO'dan yardım talep etmemeliler. Bunlar zaten hangi ülkeye burunlarını soktularsa orasını kaos bataklığına çevirdiler. Müslüman ülkeler ittihad ederek "tek devlet" hedefine matuf kurumsal birlikteliklere doğru kararlı adımlar atmalıdırlar...

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...