Tekfircilik  Hastalığı -1-
Hazım Koral

Tekfircilik Hastalığı -1-

Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ, yüce Kitabı Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayet-i kerimesinde biz Müslümanları suizan, itham, niza, husumet gibi fitne ve tefrikaya sebebiyet verecek kötü hasletlerden men edip birlik ve beraberlik içerisinde olmamızı emretmektedir.

"Zannın birçoğundan sakının....." (Hucûrat:12)

"Toptan Allah'ın ipine sarılın, tefrikaya düşmeyin, dağılıp ayrılmayın....." (Al-i İmrân:103)

"Dinlerini parçalayıp gruplaşanlardan olmayın..." (Rûm:32, Enâm:159)

"Ey imân edenler, hepiniz topluca 'barış ve güvenliğe' girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin..." (Bakara:208)

"Mü'minler ancak kardeştir! O halde kardeşlerinizin arasını düzeltin...." (Hucûrât:10)

Yüce Rabbimiz'in emirleri böyle.. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) bir hadis-i şeriflerinde biz Müslümanları şöyle ikaz etmektedir: "Sakın ola ki benden sonra, cahiliye dönemindeki gibi birbirinizin boynunu vurmayın. Müslümanın, Müslümana canı, malı ve namusu haramdır. Canından ve malından emanda olduğun kişi mü'mindir."

"Bir başka Nebevî uyarıda ise şöyle buyrulmaktadır: "İmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız."

Tarihin birçok döneminde olduğu gibi ne yazık ki günümüzde de bu ilâhî uyarıların tam zıddı bir manzara ortaya çıkmış durumdadır. Hemen yanı başımızda yani Irak ve Suriye'de İslâm adına savaştığını iddia eden gruplar var ki, kendilerinin dışındakilerini ötekileştirip açık açık tekfir edebiliyorlar. Tekfir, öylesine bir hastalık ki, buna müptela olanlar karşı tarafın canını, malını ve namusunu kendilerine helâl görmektedirler. Sonra ver gelsin katliamlar, ver gelsin zulümler! Tarihte Haricîler de benzeri davranış bozukluğu sergilemişlerdi.

Günümüzde ise tarihte yaşanan aynı olumsuzluğun bir benzeri ümmet bünyesinde nüksetmeye başlamış bulunmaktadır. Bu tekfir hastalığının bertaraf edilmesi için her grup ve kesimden âlimlerimize büyük vazifeler düşmektedir. "Kendilerine ilim verilenler" diye tanımlanan âlimlerimiz Allah ve din nezdinde mesûldürler. Özellikle ihtilâf ve niza hâlinde olan grupları Nahl Sûresi'nin 125'nci âyetinde buyrulduğu üzere "Allah'ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle" davet etmelidirler. Âlimlerimiz, hadis-i şerifte buyrulduğu üzere vahdete giden yolda zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı ve müjdeleyici olmalılar.

Allah Teâlâ, Sevgili Peygamberimiz'i (s.a.a) şöyle tanımlamaktadır: "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün,  mü'minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir." (Tevbe:128) İşte peygamber varisi olan âlimlerimiz de hiçbir ayırım gözetmeden tüm Müslüman halkımıza ve kendi müntesiplerine karşı böyle olmalılar. Ki, Müslümanlar da böylesi bir ahlâkla ahlâklanıp bu perspektifi yakalamış olsunlar. Şefkat ve merhamet tohumlarını ekmek akil ve âlim insanların vazifesidir.

Bu sorumluluğu yerine getirmeyenler için Allah Teâlâ şöyle bir ikazda bulunmaktadır: "İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap'ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder." (Bakara:159)

Tekfir hastalığının bertaraf edilmesi noktasında âlimlerimiz ve akil insanlarımız asla mazur değildir. Emr-i maruf ve nehy-i münker mükellefiyeti yadsınamaz bir sorumluluktur. Bu iş, az önce ifade ettiğimiz gibi "hikmetle ve güzel öğütle" yapılmalıdır. Allah Resulü (s.a.a) bu yöntemi gayr-i müslimlere de uygulamaktaydı. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) Mekke'nin fethinden sonra "af" yolunu seçmesi, bir zamanlar kendisine ve bir avuç yârenine olmadık eziyetleri reva görenleri bağışlaması oldukça manidâr ve ibretlik vesikadır.

Rahmet Peygamberi (s.a.a) şöyle buyuruyor: "Eğer müşriklerden biri koruman altına girmek isterse, onu koruman altına al ki bakarsın Allah'ın kelâmına kulak verir, onu güvende olacağı bir yere ulaştır. Böyle davran çünkü onlar hakikati bilmeyen bir topluluktur."

Görüldüğü gibi Allah Resulü (s.a.a) gayr-i müslimlere bile müşfik ve merhametli davranırdı. Tekfircilik hastalığına kapılanlar ise farklı fıkıh veya farklı görüş sahibi olduklarından dolayı din kardeşlerini ötekileştirip küfürle itham edebilmektedirler. Hiç kuşkusuz tekfircilik hastalığı cehaletten kaynaklanmaktadır. Cehalet hikmetli sözlerle ve güzel öğütle aşılabilir. Kabalık, sertlik ve şiddet İslâm'ın üslubu değildir. Yüce Rabbimiz yine Sevgili Peygamberimiz'in (s.a.a) nezih kişiliği hakkında şöyle buyuruyor: "Sen Allah'tan bir rahmet olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi." (Al-i İmrân:159)

Asıl olan insanların birbirlerine karşı nezaketle ve hoşgörüyle muamele etmeleridir. Farklı düşünce, ayrı görüş ve değişik ictihad her zaman olabilir. Önemli olan bunlar husumet ve niza nedeni olmamalı. Şehid Hasan El-Benna şöyle buyuruyor: "İttifak ettiğiniz konularda ittihad ediniz; ihtilâf ettiğiniz konularda birbirinizi mazur görünüz. Asla birbirinizi tekfir etmeyiniz." Eğer insanlar ihtilâf ettikleri konularda birbirlerini mazur görürlerse tekfirin, niza ve kavganın olması mümkün değildir. Niza ve husumet genellikle özgüven eksikliğinden kaynaklanmaktadır. "Eğer doğruyu söylüyorsanız delillerinizi getirin." (Bakara:111; Neml:64) "Mü'minler o kimseler ki, sözü dinlerler ve doğrusuna uyarlar." (Zümer:18) Müslüman su'i zan ve önyargı sahibi değildir. Fikir ve düşüncelere açıktır. Müslümanın ufku geniştir. Her şeyden önce Müslüman diyalogtan yanadır, diyaloğa açıktır. Müslüman hüsnü zan sahibidir. Ebu Hanife buyuruyor ki: "Eğer bir şahısta 99 tane küfür âlameti görsek, buna mukabil onda bir tek imân âlameti müşahade etsek ona Müslüman muamelesi yaparız. Onu asla tekfir etmeyiz."

Ne yazık ki, günümüzde bazı sözde âlimler ihtilaf hâlinde oldukları ve husumet besledikleri grupları tekfir etmektedirler. Bunun neticesidir ki, IŞİD denilen örgüt kendilerinden olmayanları tekfir edip koyun boğazlar gibi veya yakarak yani insanlık dışı yöntemlerle öldürebilmektedir. Hiçbir şer'i delile dayanmayan tekfir içerikli fetvalar yüzlerce, binlerce ölümleri ve toplu katliamları beraberinde getirmektedir. Bugün, yüce dinimizin ruhuyla ve şeriatımızın ilkeleriyle bağdaşmayan, kin ve nefretle verilen o menfur fetvalarla ümmet bünyesinde onulmaz yaralar açılmış ve büyük bir fitne ateşi tutuşturulmuştur. Âlimlerimiz ve kanaat önderlerimiz canla başla ve büyük bir ivedilikle bu fitne ateşini söndürme çabası içerisinde olmalılar.

 "Ey imân edenler! ...size selâm verene,...'sen mü'min değilsin' demeyin." (Nisâ:94) Bu ayet sahabelerden Usame İbni Zeyd'in, savaş esnasında düşman cephesinden Mirsad isimli kişiyi 'selâm verip şehadet getirmesine rağmen' öldürmesi sonucu nazil olmuştur. Usame İbni Zeyd'in, "Korkudan imân etti" demesi üzerine Allah Resulü (s.a.a) "Onun kalbini açıp baktın mı ki böyle söylüyorsun?" demişti. Buradan çıkan sonuç, hangi koşullar altında olursa olsun kişi selâm verir ve akabinde şehadet getirirse asla tekfir edilmez.

Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) "Bir şahıs karşısındaki kişiye "kâfir" derse ve o kişi kâfir değilse, ithamı yapan şahıs kâfir olur." Görüldüğü gibi böylesine tekfirci yaklaşımlar vahim ve tehlikeli bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), münafıkların başı olan bir şahsı bilip tanıdığı hâlde "kâfir" olarak ifşa etmemiştir. Böyle bir peygambere ümmet olduğunu iddia eden bir grup nasıl olur da farklı görüş ve değişik ictihada sahip olan Müslümanları tekfir eder?

Müslümanlar birbirleriyle didişip, birbirlerini tekfir edeceklerine ortak düşmana karşı tavır almalılar. Siyonist İsrail ve onun hamisi emperyalist ABD biz İslâm ümmetinin öncelikli düşmanıdır. Aralarında soğukluk ve niza olan gruplar diyalog ve sağlıklı iletişim yoluyla uzlaşma sağlayabilir. Kardeşliği tesis etmek ve anlaşmazlıkları ortadan kaldırabilmek için atılacak uzlaşmacı adımlar Allah nezdindeki tarihî bir sorumluluğun ifasına matuftur. İslâm ümmeti tarihin bu kritik döneminde tehlikeli bir viraja doğru yol almaktadır. Âlimlerimiz, akil insanlarımız ve kanaat önderlerimiz bu bağlamdaki vazifelerini yerine getirmezlerse korkarız ümmet olarak çok daha acı olaylara maruz lalacağız. İşte o zaman çok geç olmuş olacak. Tarih bizim lehimize veya alehimize tanıklık edecektir.. Rabbimiz bizleri hak üzere birleştirsin...

Büyük bir âlimimiz buyuruyor ki: "Tekfir, insan bedeninde organları yiyip bitiren bir hastalık gibidir. Ümmet bu hastalığa karşı teyakkuz hâlinde olmalı ve koruyucu tedbirlere başvurmalıdır. Eğer ümmetin bünyesinde bu tür bir hastalık belirtisi varsa doktorlarımız, yani âlim ve akil insanlarımız hemen müdahale etmelidir.

Yine bir âlimimiz buyuruyor ki: "Puta tapmak icma ile küfürdür. Fakat, eğer bir kişiyi puta taparken görseniz bile sakın onu tekfir etmeyin. Nereden bileceksiniz, belki o bu işi can korkusuyla yapıyordur. Korku Allah tarafından kabul edilen bir özürdür." Görüldüğü gibi "tekfir" gerçekten anormal bir durumdur. Tekfir, cehaletten, ard niyetten ve suizandan kaynaklanmaktadır. Müslüman hak ve hakikatin temsilcisidir. Onun derdi dâlalet ehlini, küfür ehlini hakka davet etmektir. Asıl olan ıslah etmektir, dışlamak, ötekileştirmek ve küfürle itham etmek değil. Müslüman, insanlara barışla, sevgiyle yaklaşır. Ard niyetle, tekfirle değil. İnsanlara iyi niyetle, hüsnü zanla muamele etmek İslâm'ın en temel prensibi ve şiarıdır.

"Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar" hadis uyarınca imân asıldır, küfür arızi bir durumdur. Kişi küfrünü ifade etmedikçe onu tekfir etmek caiz değildir. Kelime-i tevhidi söylemek kimlik ibrazıdır. Bu kimlik kişinin emanıdır. Hangi görüş, hangi meşrep ve hangi mezhepten olursa olsun bu kişiye muhabbet ve uhuvvet farzdır. Âyetlerin cahilce yorumlanması sonucu bugün tekfircilik öylesi bir hâl almış ki bazı gençler anne-babalarını bile tekfir etmekte onlarla beraber yemek yemeyi reddetmektedirler.

Bu bağlamda bir ibretlik anımı aktarmış olayım: Daha düne kadar bardan, birahaneden çıkmayan bir arkadaşımız bizim vesilemizle alkolü bırakıp namaza başlamıştı. Babası da alkol alan ve evinde içki şişeleri bulunduran bir kişiydi. Bir gün babasını hastalığı dolayısıyla ziyarete gitmiştik. Arkadaş büfedeki içki şişelerine bet bet bakıp burnundan solumaya başladı. Arkadaşın mimiklerine ve yüz ifadesine bakıyorum patlamaya hazır bomba gibiydi. Nitekim çok geçmedi, yüzünü içki şişelerinden babasına doğru çevirip hışımla, "Baba sen kafirin tekisin, bu içki şişelerinin burada ne işi var, Müslümanın evinde içki olur mu?" dedi. Babası, "Defol git evimden, benim Müslüman olup olmadığıma sen mi karar vereceksin" diyerek oğlunu huzurundan kovdu. Tabi bana da bu ara "Afferin, oğluma çok güzel İslâm'ı öğretmişsiniz" diyerek sitem edip serzenişte bulundu. Adam haklıydı. Uzatmıyayım, arkadaşı sigaya çekip bu işi tamir emek yine bize düştü. Arkadaşıma, yanlış yaptığını, gidip babasından özür dilemesi gerektiğini söyledim. Babasını tekfir etmekte ısrar etmesine rağmen sonunda ikna oldu. Oysa işin başından beri babasına saygıda hürmette kusur etmemeliydi. Babası kısa bir süre sonra içkiyi bırakıp beş vakit namaza başladı ve hacca gitti.

Hedef ve maksat İslâm'ın güzelliklerini insanlara anlatmak olmalıdır. Bunu yaparken tahkir edici, dışlayıcı ve tekfir edici bir üslup asla sergilenmemelidir. Bugün ne yazık ki, tekfircilik hastalığı sadece Irak ve Suriye'de değil Kafkaslar'dan Rusya'ya, Balkanlar'dan Avrupa'ya kadar yayılmış durumdadır. Tekfirciliğin temeli Haricî ve Vahabî zihniyetine dayanmaktadır. Çeçen ve Bosna cihadına katılan Vahabîler bulundukları bölgelerde cihadtan maada kendi sapkın fikirlerini yayma çabasına girmişlerdi. Bizzat Boşnak bir mücahid bana anlatmıştı. "Bunlar savaşmak için değil, batıl mezheplerini yaymak için geldiler ve hep cephe gerisinde faaliyetlerde bulundular. Ne yazık ki, Boşnak ve Arnavutlar arasında bir hayli taraftar buldular. Bunlar cami imâmlarının arkasında namaz kılmıyorlar. İsviçre'de bizzat tanık oldum. Cami hocası Cuma namazı öncesi vaaz veriyordu. Hoca efendi vaazın sonunda dua ederken, "Rabbimiz bizleri Peygamberimiz'in şefaatine nail eylesin" deyince. Bıyıkları ciletle kazınmıs, saçı-sakalı ise orman kaçkınına dönmüş bir genç hışımla ayağa kalkıp, "Hoca hoca, sen bu sözünle küfre girdin, tecdidî imân getirmen lazım, aksi hâlde senin arkandan namaz kılınmaz" deyince. Hoca efendi gayet nazik bir eda ile, "evladım" diyerek izahatta bulunmaya başladı. Ancak o küstah genç ve birkaç arkadaşı lâf dinlemek yerine camiyi terk ettiler.

Vahabîlere göre peygamber dahi olsa şefaat dilemek ve türbeleri ziyaret etmek küfürdür... Davranış ve amellerinden dolayı Müslümanın çetelesini tutmak kimseye vazife değildir. Zira Müslüman Allah Teâlâ'nın zimmetindedir. Hesabı da Allah iledir. Allah'ın zimmetinde olana bekçilik, jandarmalık yapılmaz. Zira fasık da olsa, günahkâr da olsa "Lâ ilâhe illallah" diyen ve bu söz üzere ölen  her kul sonunda cennete girer. Bu Sevgili Peygamberimiz'in müjdesidir. Günahından dolayı kişiyi küfürle itham etmek kimsenin haddine değildir. İnsan komşusunu, anne - babasını ve diğer aile bireylerini nasıl küfürle itham edebilir?

Tekfircilik hastalığı her ne kadar Haricîlere kadar uzanıyor olsa da, aslında bu hastalık Peygamberimiz'in (s.a.a) zamanında da vardı. Ancak Allah Resulü (s.a.a) böylesi eğilimi olanlara anında müdahale eder ve "Sakın birbirinizi küfürle itham etmeyin" diyerek uyarılarda bulunurdu. Allah Resûlü'nün en çok endişe duyup korktuğu konuların başında tekfir hastalığı gelmekteydi. Nitekim bu konuda ashabına, "Sakın benden sonra cahiliye dönemindeki gibi birbirinizin boynunu vurmayın" diyerek ikaz ve uyarılarda bulunmaktaydı.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...