Belki Bir Gün
Hatice ATASOY

Belki Bir Gün

Her yaz okulu yaklaştığında sen geliyorsun aklıma güzel kız. Sana dair; şimdi kim bilir nerede ve ne haldedir acaba? şeklindeki sorularım hiç bitmiyor. Henüz çok küçükken namaz kılmak için verdiğin mücadeleyi unutamıyorum. "Canım Peygamberim" cümlesini, senin kadar güzel söyleyeni hiç duymadım ben.

Tülây... Altı yaşında dünya tatlısı bir kızdı, doksanlı yıllarda tanışmıştık onunla. Kapı komşumuzdu. Büyük bir kasabada oturuyorduk. Tülây sol görüşlü bir aileye mensuptu. Bense Kasabanın imamının kızıydım işte! Taşınmalarından bir kaç hafta sonra, çocuklarla bahçede konuşurken oda gelmişti yanımıza çekinerek. Beline kadar uzanmış sapsarı saçları, ceylan gibi gözleriyle birde masum bakışları vardı ki sarılıp öpmemek imkansız. Daha ilk sorusu “Abla, sen başını neden örtüyorsun, sıcak değil mi?”olmuştu. Kaçamak cevap vererek, kurtulacak bir tipe hiç benzemiyordu. Yüz hatlarından anlamıştım gerçekten öğrenmek istediğini.

"Allah istediği için canım" dediğimde, "Neden böyle bir şey istemiş ki?" diyerek sorularına devam etmişti. "Konuşalım mı biraz" teklifime, başını teslim olmuşçasına olur diyerek sallamıştı. Ona o günkü bilgimle, anlayacağı bir dille tesettürü anlatmıştım ve en son meyve kabuklarını örnek verdiğimde daha bir dikkat kesilmişti ki, annesinin “Tülâyyyy! Ben sana demedim mi gitmeyeceksin oraya diye” sözüne yüzünde beliren kocaman bir hüzünle biraz da ağlamaklı bir halde “yine geleceğim” diyerek koşarcasına ayrılmıştı.

Artık Tülây, fırsat bulduğu her an yanıma geliyor ve beni soru yağmuruna tutuyordu. Belli ki bu güne kadar sorduğu sorular cevapsız kalmıştı. Bana Allah’ı anlat, Peygamber kim, bilmek istiyorum dediğinde cevaplarımla onu tatmin edememe korkusu sarıyordu tüm benliğimi. Sanki avuçlarıma konmuş bir kuştu. Ürkütürsem ellerimden uçup gidecekmiş gibi. Özenle seçilmiş cümlelerim olmalıydı yanımda kalması için. Onunla kısa sureleri ezberliyorduk, abdesti, namazı konuşuyorduk. Bir gün benden, başörtülerimi istedi ve aynanın karşısına geçerek tek tek hepsini örttü. "Yakıştı mı? " diyordu her seferinde.

O zamanlar başörtüsünün üniversitelerde yasaklandığı, eylemlerin en yoğun olduğu günlerdi. Tülây'da bunun farkında olmalı ki, bir gün bana "Büyüyünce ne olacağım biliyor musun abla? Polis olacağım". " Neden?" dediğimde," Başörtülü ablalara sahip çıkmak ve onları polislerin ellerinden almak için. Görürler onlar görürler!"diyordu. Yüzündeki kızgınlığı okuyabiliyordum.

Ertesi gün, annesinin ortalığı velveleye veren sesiyle pencereye koştum. Yüzüme korkunç denecek şekilde kızgınlıkla bakarak "Yeter ama, sen kızıma neler anlatıyorsun? Yakında kafayı yiyecek." "Ne oldu ki abla? Ne yapmışım yine ben" dediğimde,"Bak, sana güvendik ve görüşmenize ses çıkarmadık. Daha ne olsun, gece Tülây'ın üzerini örtmeye gittiğimde, başına kardeşinin kundak bezini bağlamış olarak buldum.(evlerinde başörtü yoktu çünkü) uyandırdım, öldürürüm seni bu ne hal dediğimde "Anneciğim, gündüz izin vermiyorsun bari gece örteyim. Bir de ölürsem örtülü ölmek istiyorum" dedi. Ha bir de, ezan okunduğunda da lâvaboya koşuyor, benden saklıyor ama abdest alıyor belli. Hasta olursa görürsün sen" dedi. Susmuştum, suratıma hışımla kapatmıştı kapıyı.

Tülây artık benim yanıma gelirken daha dikkatli davranıyordu. Ailesinin işte olduğu zamanları tercih ediyordu. Tülay’ın babası annesine, “bu aileden bize zarar gelmez, gitme kızın üzerine" dese de annesinin sözü daha baskın geliyordu evde. Tülây kararlıydı bir yolunu bulup geliyordu. Bana "Peygamberimizi anlat" dedi bir gün kocaman gözlerini gözlerime dikerek. Ne biliyorsam anlattım. Çocukları ne kadar çok sevdiğini, merhametini, ahlâkını. "Rüyama gelir mi"? dedi. "Çok dua et, belki gelir" dedim. İki gün sonra sabah namazını kılmak için kalkmıştım, seher vaktinin sessizliğini tefekküre dalmışken bahçe kapısının sesi duyuldu. Bir de baktım Tülây. Ayaklarının ucuna basarak geliyordu, gözlerinde anlatılmaz bir sevinç ve heyecanla. Annesinden çekindiğim için "Bu saatte ne işin var burada" dediğimde, "Ablaaa biliyor musun rüyama Peygamberimiz geldi. Öyle güzeldi ki sen anlatamamışsın. Hem biliyor musun başımı okşadı? Beni çok seviyormuş, çok güzeldi çok" derken ben
artık gözyaşlarıma engel olamıyordum.

Bir yandan da, " Tülây canımsın hemen eve git ve bunları sakın kimseye anlatma" diyebildim. Bunu sır olarak sakladık ama her görüşmemizde, iç çekerek "Nasıl da güzeldi! Anlatamam sana. Canım, canım Peygamberim benim" diyordu.

Bir kaç ay sonra  Tülây ilkokula başladı. Kısa sürede okuma ve yazmayı öğrenmiş. Bir gün öğretmeni beni çağırdı "Bu kızı bırakma, ona Allah ve Resulünü öyle sevdirmişsin ki tüm sınıfa örnek oluyor. Sorularını ben cevaplayamıyorum. Tek amacı, Müslüman bir polis olup, zulme engel olmak ve özgürce örtünüp, namaz kılmak . Küçücük yüreğine, koca bir ümmet coğrafyasını sığdırmış, bazen ona bakıp kendimden utanıyorum" demişti.

Tülây'daki bu değişimden rahatsız olan ailesi,  ani bir kararla tayin isteyerek ve arkalarında hiç bir adres bırakmayarak gittiler. Ben Tülây'ı hiç unutmadım, gıyabında hep dua ettim ve bir gün ansızın karşıma çıkarak, tesettürlü haliyle boynuma sarılacak ve “ben arzu ettiğim tüm güzellikleri yaşıyorum ablacığım” diyeceği günü umutla bekliyorum…


Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...