Tevhid  Selâm  Terör  Örgütü Mü?
Hazım Koral

Tevhid Selâm Terör Örgütü Mü?

Öncelikle belirtmiş olalım ki, meşruiyeti olmayan, halkın değerleriyle savaş hâlinde olan yönetimler paranoyak bir hâl içerisinde muhalif yapı ve kurumlara karşı acımasız ve baskıcıdırlar. Bu acımasızlıklarına olmadık töhmet ve tezviratlarla başlayıp zindan ve mahkûmiyetlerle devam etmektedirler. Böylesi bir çirkin yönteme başvurmalarının nedeni ise söz konusu şahısları veya kurumları halk nezdinde itibarsızlaştırmak, halkın o şahıslara ve yapılara olan teveccühünün önüne geçmek ve o şahısları ve kurumları savunma refleksinin önüne geçmek ve böylece zulüm ve makûmiyetleri halk nezdinde meşru kılmak.

Somut örnekle konuya girecek olursak. Refah-Yol hükümeti döneminde merhum Erbakan birtaraftan istikrarlı ekonomi politikalarıyla ülkenin kronikleşmiş sorunlarının çözümüne alternatifler üretip gelişim ve kalkınmaya doğru mesafe alırken, diğer taraftanda D 8'le ümmetin birlikteliğine doğru yol almaya koyulmuştu.. Merhum Erbakan ilk yurtdışı gezisini İran'a yapmıştı. Bu durum ABD ve Siyonist İsrail'in dikkatinden kaçmamıştı. Ayrca Refah-Yol hükümeti döneminde dinî vakıf ve denekler de rahat bir faaliyet imkânına kavuşmuşlardı. Ancak öteyandan ordu ve sivil kanat içerisinde İslâm düşmanı jakobenci kesim bu gidişe "dur" demenin derdine düşmüştü. Ne yapıp edip bu hükümeti devirmeliydiler! Siyonizmin ve emperyalist ABD'nin güdümündeki malum medya ne güne duruyordu! "İrtica" sözcüğü etrafında ekranlar ve gazete sayfaları yoğun ve hummalı bir kampanya başlatmıştı. Fadime Şahin'ler, Ali Kalkancı'lar, Müslüm Gündüz'ler gazete ve ekranları süslüyordu. Her ne kadar malum medya "Asker Göreve" diye manşetler atsa da mevcut argümanlar müdahale için yeterli değildi. Tam bu ara Sincan Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı "Kudüs Günü" etkinliği düzenlemişti. Bu toplantıda mazlum Filistin halkının işgalci Siyonistler tarafından uğramış olduğu zulümler dile getirilmiş ve bu bağlamda tiyatro gösterimi sunulmuştu. "Kudüs Günü" tamamen Filistin'e endeksli bir etkinlik olmasına rağmen laik rejime karşı "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" algısıyla durumdan vazife çıkaran General Çevik Bir tankları sokaklara döküp darbe teşebbüsünde bulunmuş ve böylece 28 Şubat sürecini başlatmıştı. Asıl düğmeye basan Siyonist İsrail'den başkası değildi. Zira Türkiye'deki gelişmeler en çok İsrail'i tedirgin etmekteydi.

            

Merhum Erbakan'ı ençok rahatsız eden konuların başında Siyonist İsrail ile yapılan "Askerî İşbirliği Anlaşmaları" idi. Bir de bu bağlamda en çok eleştirel yazılar yayınlayan Selâm Gazetesi idi. Bu nedenle Siyonist İsrail'in ve içimizdeki uzantılarının hedefinde Refah-Yol hükümeti ve Selâm Gazetesi vardı. Post modern 28 Şubat askerî darbesi ile hem Refah-Yol hükümetini devirdiler hem Selâm Gazetesi'ni kapatıp tarumar ettiler.

Öyle ki, söz konusu gazetenin sahibi Hasan Kılıç'ı, Genel Yayın Yönetmeni Aydın Koral'ı, Yazı İşleri Müdürü Nurettin Şirin'i, abone sorumlusu Abdülhamit Çelik'i ve diğer yazar ve çalışanları "terör yasası" ile tutuklayıp yargılamaya koyuldular. Eğer "düşünce suçlusu" kapsamında yargılamaya kalksalardı kayda değer bir şey elde edemeyeceklerdi ve belki de halkın sağduyu sahiplerinden tepki alacaklardı. Ayrıca düşünce ve düşünceyi ifade etme özgürlüğüne müdahale etmiş olacakları için büyük bir olasılıkla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından mahkûm edileceklerdi. Bu nedenle terör yasasını devreye soktular. Ancak somut verilere de ihtiyaçları vardı. Derin devletin böylesi günler için işlemiş olduğu cinayetler ne güne duruyordu? Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri bunlar için biçilmiş kaftandı.

Tezvirat ve iftira dosyaları hazırlanmış ve düğmeye basılmıştı. Nurettin Şirin Kudüs Günü toplantısında yapmış olduğu konuşmadan ve o minvâl üzere olan faaliyetlerinden dolayı Lübnan Hizbullah örgütünün sair efradı olmak ithamıyla tutuklanıp 17 yıl 6 aya mahkum edilmişti. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Aydın Koral hakkında 18 adet dosya 26 tane dava ve toplam 157 yıl 6 ay hapsi istenmekteydi. Gazetenin abone sorumlusu Abdülhamit Çelik ise Uğur Mumcu'nun katil zanlısı olarak tutuklanmıştı. Gazetenin sahibi Hasan Kılıç, spor sayfası yazarı Mehmet Şahin ve diğer yazarlar hakkında ağır mahkûmiyetler verilmişti.

Nurettin Şirin haksız yere 8,5 yıl hapis yatıp çıktı. Diğerleri de en az 5'er buçuk yıl yatıp çıktılar. 157 yıl 6 ay hapsi istenen Aydın Koral ise alacağı makûmiyeti gözönünde bulundurarak sırra kadem basıp bu diyarlardan hicret etmek zorunda kalmıştı. Aydın Koral o gün bugündür  kırmızı bültenle aranmaktadır.

           

Bütün bu iftira ve tezviratların ardından gelen mahkûmiyet ve hicretlerin bir tek nedeni vardı, o da Filistin halkının mazlumiyetini dile getirmek ve Siyonist katiller çetesiyle işbirliği yapanları eleştirip ifşa etmek. Ağır bedeller ödeyen bu yiğit insanlar bunun için bedel ödemiş ve cefa çekmişlerdi. Bunların terörle, anarşi ile ne işleri olabilirdi? Bunların bir tek derdi vardı, Filistin davasına sahip çıkmak. Selâm Gazetesi'nin yayın politikası tetkik edildiğinde görülecek hakikat o ki, baskıcı laik rejime karşı muhalif ve eleştirel yayınlara rağmen asla ülke insanımız şiddet ve anarşiye teşvik edilmemiştir. O dönemde hemen hemen her Cuma günü Beyazıt meydanında başörtüsü yasağını protesto edenlerin arasında bu gazetenin yazar ve çalışanlarını görmek mümkündü. Bunlar ve orada bulunan diğer protestocu gençlerden "cam çerçeve indirmek, yakıp yıkmak, kundaklama eyleminde bulunmak, ortalığı savaş alanına çevirmek babında" asla bir taşkınlık görülmemiştir. Yani bunlar asla PKK yandaşları ve Geziciler gibi olmamışlardır. Zaten akide ve fıkıh anlayışlarında böyle bir mantık yoktur.

İslâmî hassasiyet sahibi olan her insan ve her kurumsal yapı gibi Selâm Gazetesi'nin yazar ve çalışanlarının da yayın politikası olarak iki kırmızı çizgisi vardı. Birincisi, mevcut laik rejimden kaynaklanan insan hakları ihlâllerine son verilmesi için köklü bir biçimde yapısal ve kurumsal değişimlere gidilmesi. Bir başka ifade ile, hukukun üstünlüğü esas alınarak Yüce Allah'ın evrensel ahlâk standartlarına uygun, insan hak ve özgürlüklerini teminat altına alan adil bir yönetimin tesis edilmesi. İkincisi ise dünyanın neresinde olursa olsun zulme maruz kalan Müslüman kardeşlerimize sahip çıkılması ve bu bağlamda haberler yapılması. Filipinler'den Patani'ye, Keşmir'den, Çeçenistan'a, Eritre'den Somali'ye, Bosna'dan Kosova'ya nerede bir zulüm ve tecavüz varsa Selâm Gazetesi'nde haber olur kamuoyu bilgilendirilirdi. Hassaten Filistin halkının uğradığı zulümler gazete gündeminden hiç düşmezdi. Çünkü Siyonist işgal çetesinin zulmü Filistin topraklarında kesintisiz bir şekilde devam etmekteydi. (Ki günümüz itibariyle de hâlâ devam etmektedir.)

Hiç kuşkusuz, işgalci Siyonist haydutların esareti altında olan ilk kıblemiz Mescid-i Aksa, Kudüs ve kutsal Filistin toprakları duyarlı her Müslümanın yüreğinde kanayan bir yaradır. 66 yıldan beri mazlum Filistin halkının uğradığı toplu katliamlar, sürgün, muhacerat, toplama kamplarında esaret, hapishanelerde işkence, evlerinin-barklarının yerle bir edilmesi hangi Müslümanın yüreğini sızlatmıyor ki? 

66 yıldan beri ardı-arkası kesilmeyen bu zulüm, işgal ve katliamlara adeta her gün yenileri eklenmektedir. Gün geçmiyor ki yeni bir katliam haberiyle sarsılmayalım. En son geçen temmuz ayının başında başlattıkları bombardumanlar iki ay kadar sürmüş ve 3 bin dolayında Filistinli katledilmişti.

Kan içici Siyonistler'in tüyler ürpertici vahşilikle işledikleri bu cinayetler karşısında hangi vicdan sahibi insan ve hangi Müslüman kayıtsız kalabilir? Yıllardır işlenen bu menfur cinayetler karşısında susmak, insanlık adına en büyük bir suçtur.

İşgal altındaki kutsal bir beldenin ve o beldede tutsak yaşayan mazlum bir halkın sorunlarını dile getirmek için toplantı tertiplemek ve uğranılan zulümleri gazetede haber konusu yapmaktan daha doğal ve daha insancıl bir davranış ne olabilir ki? Şu hakikat unutulmamalı ki, ilâhî vahiy ile tebcil ve takdis edilmiş olan Mescid-i Aksa, Kudüs ve Kutsal Filistin toprakları tüm İslâm ümmeti için "namus-u ekber" konumundadır. Bu kutsal emanetten bütün Müslümanlar sorumludur.

İşte Sincan'daki "Kudüs Günü" etkinliği de merhum İmâm Humeynî'nin önerisi üzerine, dünya Müslümanlarının her yıl Ramazan ayının son cuması tertiplediği toplantılardan biriydi. Öyle ki, Sincan Belediyesi yetkilileri Mescid-i Aksa'nın benzeri, çadırdan bir maket yaptırıyor. Özenle yapılmış bu maket meydanda güzel bir görüntü arzediyordu. İç dizaynı ise, Filistin davası uğruna mücadele veren ve bu yolda şehid olan Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah'ın liderleri Yahya Ayaş, Fethi Şekakî, Abbas Musavî ve Musa Sadr'ın posterleriyle süslenmişti. Sinevizyon gösterimi ise Filistin gerçeğini gözler önüne seriyordu. Aynı şekilde tiyatro oyunu da izleyicileri adeta bir anda Gazze, Batı Şeria ve El-Halil sokaklarındaki "intifada" ateşinin yiğitleri arasına taşıyıvermişti. Bu etkinlik çerçevesinde Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, İran İslâm Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagherî ve Selâm Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Nurettin Şirin Filistin davası ekseninde birer konuşma yaptılar... Toplantı gayet nezih bir ortamda gerçekleşmişti. Yoğun ilgi, kalabalık ve coşkulu bir katılım olmasına rağmen herhangi bir taşkınlık ve üzücü bir olay vuku bulmamıştı. Yani duygular kabarmış olmasına rağmen,  toplantıya sükûnet ve sıcak bir atmosfer hakimdi.

Hâl böyle iken nasıl olur da Kudüs adına, mazlum Filistin halkı adına yapılan böylesine güzel bir toplantı, böylesine çirkin tezvirat ve saldırılara hedef olur? Böyle nezih ve takdire şayan bir etkinlik nasıl olur da Sincan sokaklarında tankların cirit atmasına vesile olur? Yandaş medyanın kışkırtması, derin devlet olgusu veya askerî vesayetten öte Türkiye'ye asıl hangi "dış mihrakların" vaziyet edip yön verdiği bu olaydan sonra daha iyi anlaşılmıştır. Siyonist çete ve Mason locaları Türkiye'nin kılcallarına kadar sirayet ve nüfuz etmiş de bizim haberimiz yok!

Bakınız bu toplantının akabinde Siyonist güdümlü DGM savcıları hemen harekete geçip soruşturma başlattılar. Başta Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız olmak üzere Kudüs Günü'nü tertipleyenlere, toplantıda konuşma yapanlara ve tiyatrocu çocuklara yönelik geniş kapsamlı bir tutuklama furyası başlattılar. Büyükelçi Sayın Bagherî ise Siyonist güdümlü medya ve şer odaklarının baskılarıyla, "istenmeyen adam" (Persona non Grata) ilân edilip apar-topar İran'a gönderildi. (Ellerinden gelse onu da tutuklamaya kalkacaklardı.)

Nihayet aylar süren tutuklama ve sorgulama işleminden sonra sıra karar aşamasına gelmişti: Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız,  yaptığı konuşmada (işgalci İsrail nezdindeki) terör örgütlerini övdüğü ve propagandasını yapmak suretiyle ve bu terör örgütlerine "yardım ve yataklık" ettiği iddia edilerek TCK'nın 169'ncu maddesi ve 3713 sayılı Kanun'un 5'nci maddesi uyarınca 3 yıl 9 ay, "Halkı sınıf, din ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" iddiasıyla TCK'nın 312-2 ve 59'ncu maddelerine göre 10 ay olmak üzere, toplam 4 yıl 7 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.

Mahkeme, organizasyonda görevli olan Mükremin Kılıç, Kültür Daire Başkanı Hüseyin Avni Yazıcıoğlu, Osman Özipek ve Duran Özdemir'i "silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suretiyle yardım ettikleri" gerekçesiyle 3 yıl 9'ar ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.

            

Kudüs Günü etkinliğine konuşmacı olarak katılan Selâm Gazetesi Haber Müdürü Nurettin Şirin'e, "yasadışı (!) Hizbullah örgütüne üye olduğu" gerekçesiyle 17 yıl 6 ay ağırlaştırılmış hapis ve ömür boyu kamu hizmetlerinden men cezası verildi. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Hakim Yarbay Nuh Çetinkaya tarafından hazırlanan iddianamede şu satırlara yer veriliyor: "Nurettin Şirin, çeşitli tarihlerde yaptığı konuşmalarda İran İslâm Cumhuriyeti rejimini ve yasadışı (!) Hizbullah örgütünü övücü nitelikte sözler sarfetmiştir. Faaliyetlerinin kapsamı ve yoğunluğu itibariyle Nurettin Şirin 'in Hizbullah örgütünün "sair efradı" olduğu, diğer sanıkların eylemlerinin de bu örgütün propagandasını yapmak suretiyle örgüte yardım etmek suçunu oluşturduğu kanaatine varılmıştır."

Oysa yargı konusunda genel bir kural vardır: Ceza davalarında kanaatle hükme varılmaz; kesin delil olması gerekir. Hukuk davalarında ise kanaat beyan edilebilir. Ancak emir ve komuta malûm yerden gelince ve güdümlü medya psikolojik altyapıyı oluşturunca ceza vermenin hukuka aykırı olması hiç önemli olmuyor. Delil elde edilemeyince kanaatle hükme varıyorlar. Öyle ki; Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah örgütlerinin Türkiye'de faaliyetlerinin olmadığı konusunda Emniyet'ten aldıkları bilgileri yetersiz bulan DGM savcılığı, MİT Müsteşarlığı'ından rapor istiyor. MİT bir rapor hazırlayıp DGM'ye sunuyor. MİT'in hazırladığı raporda sanıklara suç isnad edilen Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah örgütlerinin Türkiye ile bir bağlantılarının olmadığı ifade ediliyor. Oysa böyle bir bağlantı olsa bile, bu gasıp Siyonist çete için stratejik bir tehdit oluşturur. Yani böyle bir bağlantı olması dahi T.C aleyhine işlenmiş bir cürüm olarak değerlendirilemez.

Filistin davasının T.C ile hiçbir alakası olmadığı halde, böylesi hukukdışı bir cezalandırma yoluna gitmek "Siyonist İsrail adına infaz" anlamına gelmektedir. Özellikle Nurettin Şirin'e verilen 17, 5 yıllık fahiş ceza, "Siyonist İsrail aleyhine işlenmiş bir cürüm" olarak değerlendirilip verilmiştir. Zira Nurettin Şirin, TCK'nın "halkı sınıf, din ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçlamasından beraat etmişti. Mahkûmiyetin tek nedeni "işgalci İsrail'e karşı amansız bir mücadele veren Hizbullah örgütünün sair efradı olmak."

Şu bir hakikat ki, Sincan'daki "Kudüs Günü" etkinliğinin yargıya intikal etmesi ve sanıklara "hukuk skandalı" diyebileceğimiz mahkûmiyet ve cezaların verilmesi, aslında T.C ile gasıp İsrail'in "ortak düşman" noktasında bir "konsept" oluşturmuş olduğu bariz bir şekilde anlaşılmaktadır. İslâmî medyanın "Türkiye İsrail mi?" manşetini atmasının nedeni söz konusu gizli konseptin açığa çıkmasından dolayıdır. Zaten o dönemde Türkiye ile gasıp İsrail arasında gerçekleştirilen "askerî işbirliği" anlaşmaları, Siyonist İsrail'e yönelik bir tehdidin Türkiye'yi de bağlıyacağı" anlamına gelmektedir.

Oysa biz Müslümanlar ve yüce Kur'ân nezdinde İsrail asla meşru bir rejim değildir. Mescid-i Aksa, Kudüs ve kutsal Filistin toprakları tüm dünya Müslümanlarına "namus-u ekber" bir emanettir. (El-Mescidi'l Aksa ellezi bâreknâ havlehu..

İlk kıblemiz ve yeryüzünün üç kutsal beldesinden biri olan Mescid-i Aksa'nın içerisinde bulunduğu Filistin topraklarının elikanlı necis Siyonist işgalcilerinin tasallutundan kurtarılması İslâm ümmetinin üzerine ilâhî bir veciberdir.

Merhum İmâm Humeynî (r.a) buyuruyor ki: "İsrail mütecaviz bir gasıptır. Biz İsrail'e hiçbir varlık hakkı tanımıyoruz. İsrail bir kanser tümörüdür. Tüm Müslümanlar elele verip bu tümörün kökünü kazımalıdır. İsrail denize dokunsa, deniz necis ve murdar olur." (İmâm Humeynî Açısından Filistin. s. 138, 149, 220)

Bir başka kaynakta İmâm Humeynî (r.a) şöyle buyuruyor: "Kudüs Günü, İslâm'ın diriliş günüdür. Ben uzun yıllar boyunca gasıp İsrail tehlikesini Müslümanlara hatırlatıp durdum. Bugün bütün dünya Müslümanlarına; Filistin davası için kader belirleyici olabilecek olan ve Kadir günlerinden de sayılan mübarek Ramazan ayının son cuma gününü "Dünya Kudüs Günü" olarak seçip, bu günü Filistin davasını destekleme konusunda dünya Müslümanlarının uluslararası dayanışma günü olarak belli program ve merasimler yapmalarını öneriyorum.... Her Müslüman bir kova su dökse, İsrail'i sel alır.

Büyük âlim Muhammed Hüseyin Fadlullah (r.a) ise işgalci Siyonistler için şöyle buyuruyor: "Eğer Filistin topraklarını gaspetmiş olan Yahudilerin hepsi İslâm'a girip Müslüman olsalar bile, biz yine onlara "Filistin'den çıkın" deriz ve çıkarırız. Çünkü, bir Müslümanın malında, toprağında ancak onun izni ile tasarruf hakkı kullanılabilir."

            

Bu nedenledir ki, Siyonist işgal rejimi İsrail İslâm coğrafyasının bağrına saplanmış bir hançer gibidir ve sökülüp atılacağı günü beklemektedir. Şehid Abbas Musavî şöyle buyuruyor: "Gidin Siyonistlere söyleyin, biz Muhammed ordusuyuz, geri döndük ve Kudüs yolunda ilerliyoruz.

Seyyid Ali Hamaney ise şöyle diyor "Kur'anî bir hakikat olarak işgalci İsrail mutlaka yok edilecektir."

Filistin davasını savunduğu için, mazlum Filistin halkının uğradığı zulmü dile getirdiği için terörist ilân edilerek 17,5 yıla makûm edilen Nurettin Şirin aldığı ağır cezaya mukabil metanetinden hiçbir şey yitirmeden ve dik duruşundan zerre miskal ödün vermeden, Siyonist güdümlü mahkeme heyetinin suradına vurulmuş bir şamar olarak şu çarpıcı sözleri dile getirmişti: "Kudüs'ün işgal, Mescid-i Aksa'nın esir edildiği, İslâm ve Müslümanların baskı ve zulüm altında tutulduğu bir dönemde; Kudüs şehidlerine olan saygı ve minnettarlığımızın bedeli 17 senelik hapis cezası olacaksa, bundan en küçük bir rahatsızlık duymayız. Allah'a hamd olsun ki; Kudüs şehidleri için; Şehid Abbas Musavî, Şehid Fethi Şekakî ve Şehid Yahya Ayaş'ın mukaddes kanlarının bir damlası için başımızı seve seve veririz. Eğer Kudüs'ün önemi, İslâm ve Müslümanların nasıl bir zulüm ve ihanetle karşı karşıya olduğunun anlaşılması için birileri kurban olacaksa, biz buna dünden hazırız; Kalû Belâ'da verilmiş ahdimiz var. Şehidlerin efendisi Hz. İmâm Hüseyin diyor ki: 'Eğer kanım akmadan ayakta durmayacaksa ceddim Muhammed'in dini, ey kılıçlar alın beni, doğrayın bedenimi!' Bir Kerbelâ varisi olarak aynen ben de tekrarlıyorum: 'Kudüs'ün ihtiramı ve kudsiyeti için;  Mescid-i Aksa'nın hürriyeti ve haysiyeti için kan vermek gerekiyorsa -ki gerekiyor- kanımızı vermeye hazırız. O hâlde kim korkar hapisten ve kim korkar zindandan? Heyhat minezzilleh! Kudüs Günü'ne selâm olsun. Kudüs Günü'nün Sahibi'ne selâm olsun. Kudüs şehidlerine selâm olsun. Her şeyim Kudüs için feda olsun! Allah'a hamd-ü senalar olsun ki, bizleri Kudüs mahbuslarından kıldı. Ya Rabbi! Bizleri, Sen'in salih kulun İmâm-ı Ümmet'in hattından ayırma. Bizleri ruz-i mahşerde İmamımız'la birlikte haşret. Bizlere nasip ettiğin hidayeti bizlefden alma! İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn."

            

Evet, bu yiğit ve bu cefakâr insan 17,5 yıla mahkûm edildiğinde kaniçici Siyonistlere taşeronluk yapan alçak melunların suradına böylesine pervasız bir haykırışta bulunmuştu. O zalimlerden aman dilemedi, o alçaklara boyun eğmedi, bedeli ne olusa olsun dik durdu.

Eğer Nurettin Şirin Kudüs Günü etkinliğindeki konuşmasını Sincan'da değil de işgal altındaki Kudüs'te yapsaydı emin olun böylesine fahiş bir ceza almazdı... Nurettin Şirin, o bir gazeteci, ne bir silahlı gruba katıldı, ne de anarşik bir eylemde bulundu... Buna rağmen bu yiğit insan T.C mahkemelerince terörist ve eşkiya muamelesi gördü. Çalıştığı gazete kapatıldı. Bununla yetinmediler bütün gazete çalışanları da terörist ve katil muamelesi gördü. Filistin'le ilgili suçlamalarla yetinmediler. Uğur Mumcu'nun, Çetin Emeç'in, Bahriye Üçok'un, Turan Dursun'un ve Ahmet Taner Kışlalı'nın katil zanlısı olarak yargılama süreci başlattılar. Bu ithamla Abdülhamit Çelik 5,5 yıl hapis yattı.

Aradan yıllar geçti dosyalar kapstılmak üzereydi ki, bu sefer paralelci eski savcılar ve cemaatin medyası devreye girdi. 28 Şubat sürecini başlatanlar merhum Erbakan'ı ve Selâm Gazetesi çalışanlarını hedef almışlardı. Paralel yapı ise Erdoğan'ı, Hakan Fidan'ı ve Selâm camiasını hedef tahtasına oturtmuştu. 17 ve 25 Aralık operasyonlarıyla Tayyib'i devirmeye muvaffak olamadılar. Bu operasyonun bir tek nedeni vardı o da İran'la Türkiye arasındaki ticarete son vermek. Zira ağababaları olan İsrail öyle emretmişti. Otorite ferman buyurmuş ve düğmeye basılmıştı. Ancak Tayyib çetin ceviz çıkmış, paralelcilere papuç bırakmamıştı. Tayyib bu ihanetten dolayıdır ki Fethullah Güleni kastederek "dış mihrakların piyonu", "dindar kisvesinde zavallı taşeron" gibi ithamlarda bulunarak İsrail'e piyonluk ve taşeronluk yaptığını ima etmekteydi. Yine aynı imalarla "sülük", "haşşaşî",  "sinsi virüs", "gözü dönmüş gizli örgüt", "çete" ve "millî irade hırsızları" gibi benzetmelerde bulunmaktaydı. Ardından da "inlerine gireceğiz bunların" diyerek kararlılıkla sürdüreceği mücadeleden söz etmekteydi.

Bu paralelciler sadece ve sadece İran İslâm Cumhuriyeti'ne kafayı takmışlardı. İsrail'in Türkiye ile yapmış olduğu ticaret bunları rahatsız etmemekte. Ancak sıra İran'a gelince feveran etmektedirler. Bir zamanlar laik kesimin medyası gün geçmiyordu ki İran aleyhinde bir haber yapmasın. Şimdilerde ise bu paralelciler yatıp kalkıp İran aleyhinde haber yayınlamaktadırlar. Yok mutaşa imiş, yok casuslar mış! Yok son on yıl içerisinde 2550 dolayında İran menşeli şirket kurulmuş! Ticarî ilişki her iki tarafın ortak menfaati değil midir? İsrail ve ABD bundan rahatsız oluyor, peki sen neden rahatsız oluyorsun?

Fethullah Gülen'in İran takıntısı öyle ileri boyutlara varmış ki, kininden şu ifadeyi kullanıyor: "Eğer cennete giden yol İran'dan geçse, ben yine de etraftan dolaşırım." 20-25 yıl kadar önce F.G'nin vaaz kasedini dinliyordum, orada da İran aleyhine olmadık tezvirat ve iftiralarda bulunmaktaydı. Demek ki bu düşmanlık yeni değil. Selâm camiasının İran sempatizanlığını bilen sözde cemaat olmadık iftiralarda bulunarak 28 Şubat'çılarla ağız birliği yapmaktadır. Hatta onlardan da ileri giderek "Selâm Terör Örgütü" yaftasında bulunmaktadır. "Size bir fasık bir haber getirdiğinde onun aslını araştırın, yoksa müfteri olmuş olursunuz" ayetinden de mi haberleri yok?

Özellikle Cemaat medyası 28 Şubat sürecinde hazırlanan dosyayı allayıp pullayarak tekrar tekrar gündeme taşımaktadır. Bu dosyaya Hüseyin Avni Yazıci hedef alınarak "casusluk skandalı" diye eklemeler yapılmaktadır.  Ne imiş efendim, "İran Türkiye'nin kılcallarına kadar sirayet edip adı geçen şahıs vasıtasıyla askerî bilgiler devşiriyormuş. Bu zemini hazırlayan da AKP hükümeti ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'mış. Hakan Fidan'ın İran'daki ismi "Emin"miş vs. vs.. Bu öylesine bir casusluk ve ihanet olayı imiş ki, Göktürk ve Uygurlar'dan bu yana böylesi görülmemiş!

Bu sözleri söyleyen Cemaat'in sözcüsü eski savcı Gültekin Avcı. Yani sıradan biri değil! Avcı hezeyan ve iftiralarına şöyle devam ediyor: "Gazeteciler de terörist olabilir. Bunun dünyada örnekleri var. Meselâ filân profesör terör örgütü liderliği yapmış ve 70 bin kişiyi öldürmüştü. Selâm Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Aydın Koral'ın evinde Kalaşinkof silahı bulunmuştur. Aydın Koral ve arkadaşları İran'da askeri eğitim aldılar. Patlayıcı eğitimi gördüler. Ve Türkiye'ye gelip Uğur Mumcu'yu, Çetin Emeç'i, Turan Dursun'u, Bahriye Üçok'u ve Ahmet Taner Kışlalı'yı öldürdüler."

Evet, 28 Şubat'çılar bu iftiraları atmıştı. Bu gayet normaldir. Zira onlarda ne din, ne imân ve ne de vicdan vardı. Peki ey Gültekin Avcı sende de mi din, imân, vicdan ve Allah korkusu yok. Zalim ve fasıklardan aldığınız bu haberleri allayıp pullayarak kamuoyuna sunuyorsunuz. Böylesine pespaye, böylesine müstekreh bir üslupla suçsuz insanlara iftira atıyorsunuz. Siz eski bir hukukçu olarak çok iyi biliyorsunuz ki "suçu tespit edilmeyen kişi masumdur." Ki iftira etmiş olduğunuz bu insanlar haklarında açılan davalardan beraat etmişlerdir. Yani suçsuz oldukları ispatlanmış ve haksız yere hapis yattıkları ortaya çıkmıştır. Ancak sizin maksadınız başka! Attığınız iftiralarla kamuoyuna karşı İran'ın perstijini sarsmaya çalışıyorsunuz. Sizin yaptığınız algı operasyonudur. Halkın beynini uyuşturup ifsad etmeye çalışıyorsunuz. Bu nedenledir ki Erdoğan sizin için "Haşşaşî" ve "millî irade hırsızı" tanımlamasında bulunuyor.

Anlaşılan o ki, bunların bir tek takıntısı var oda İran İslâm Cumhuriyeti. Bu düşmanlıklarından dolayıdır ki, Siyonist İsrail ile aynı kulvarda İran aleyhinde faaliyet sürdürüyorlar. Örneğin İsrail Türkiye ile İran arasındaki ticaretten son derece rahatsız oluyor ve AKP hükümetini ABD'ye şikayet edip duruyor. Bu sözde Cemaat de Erdoğan'a, "İran'la ticarî ilişkileri keseceksin, yoksa koalisyonu bozarız," tehdidinde bulunuyordu.

Sonuç olarak Tayyib Erdoğan bunların talebini ve ABD'nin dayatmalarını kaale almayınca düğmeye basıldı. Cemmat koalisyondan ayrılmaktan maada, "bana yar olmayan sana da olmasın" diyerek AKP'nin işini bitirmek için harekete geçip 17 ve 25 Aralık operasyonuna girişmişti. Muvaffak olamadılar. Erdoğan çetin ceviz çıkmıştı. Ancak "yenilen güreşe doymaz" misali mütemadiyen hücum ve saldırılarına devam etmektedirler. Bu çerçevede de en çok "terör örgütü" yaftasıyla Selâm camiasına saldırmaktadırlar.

Aynı meslekten olmamız hasebiyle bu insanları hemen hemen otuz yıldan beri tanıyorum. Bu insanları bir zamanlar Cuma namazı çıkışı Beyazıt meydanında başörtüsü yasağını protesto ederlerken görüyordum. Polis tazyikli su püskürtme mesine rağmen bunlar ellerine asla bir taş bile almazlardı. "Asker, bizim asker, polis, bizim polis" diye slogan atarlardı. Geziciler gibi ortalığı kırıp dökmezler, esnafa zarar vermezler, polise taş ve molotof kokteyl atmazlardı. Bu insanların asla bir taşkınlığına tanık olmadık. Çünkü bunların fıkıh ve ahlâk anlayışında terör ve şiddete asla yer yok.

Öteden beri çıkarmış oldukları İstiklâl, Şehadet ve Tevhid dergileriyle Selam Gazetesi'ni tetkik edin acaba bir satır şiddete teşfik edici yazı bulabilecek misiniz? Evet, onlar laik oligarşiye muhaliftiler , devrimciydiler, sivil itaatsizlikten yana idiler; ancak asla şiddet ve terör yanlısı değildiler. Halkların birlikteliğine inanıyorlardı. "Bütün halk birlik olmazsa kavga haklı olmaz" diyorlardı. Marjinal çıkışlara asla pirim vermiyorlardı. "Bir toplum kendi ahlâkî durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" diyorlardı. Böylesine Allah Teâlâ'ya teslimiyet ve tevekkül gösteren insanlar nasıl olur da "terör örgütü" yaftası ile itham edilir?

İran İslâm Cumhuriyeti'nden, İslâm Cumhuriyet'ne sempati duyanlardan ve bu Cumhuriyet'le ticaret yapanlardan alıp - veremediğiniz nedir? Merhum İmâm Humeynî'nin, "Ey dünya Müslümanları birleşiniz" sözünden en çok Siyonist İsrail ABD ve diğer emperyalist ülkeler rahatsız olmuştu. Siz de mi bu sözden rahatsız oldunuz. Müslümanların birlikteliği kimin yararına ve kimin zararınadır. Sömürgeci ve kan icici emperyalistler elbette ki bu birliktelik çağrısından rahatsız olur. Peki siz emperyalistlerin, sömürgecilerin, kan içicilerin taşeronu mu sunuz?

Sonuç olarak size diyeceğimiz o ki: Aziz'un intikam ve şedidu'l ikab olan Allah Teâlâ aynı zamanda tevbeyi bolca kabul edendir. Gelin yol yakınken tevbe edin ve doğrularla, Müslümanlarla birlikte olun. Size ABD'den, size Siyonist İsrail'den bir fayda yok. Otorite olarak onları değil Allah'ı tanıyın. Sizin cemaatinizin dışındaki Müslümanları mezhebinden ve meşrebinden dolayı ötekileştirmeyin, dışlamayın, yaftalamayın ve tekfir etmeyin.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...