Kutsal Yolculuğu Yaşamak
Nevzat ÖZKAYA

Kutsal Yolculuğu Yaşamak

 

Sayın Başkanım Nevzat Bayhan Bey, hayırsever işadamlarımız tarafından sakinlerimizin Umre’ye götürülmesi konusunda talebin olduğunu söyledi. Bunun üzerine Umre kafilesinin oluşturulması gerekiyordu. Naif bir coşkuyla liste oluşturuldu; 20 sakin, 10 personel ve 5 gönüllü bu yolculuğa çıkacaktı.

Bu kutsal yolculuğa çıkacakların arasına ben de Başkanımın izniyle giriyorum. Bu andan itibaren daha başka oldu bendeki Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Haram özlemi. Farklı bir duygu bütün benliğimi kaplamış durumdaydı.

Sakinlerimizden gidecek olanlar biraz ağır denecek gruptandı. Tabii bu ağır grupla böyle bir yolculuğun yapılması kolay olmayacaktı. Bunu baştan tahmin ediyorduk. Sayın Başkanım ile bir araya geldiğimizde de bunu konuşuyorduk. Ama bu bir eğlence gezisi ya da turistik bir seyahat değildi. Baştan bunu kabul etmek gerekiyordu. Bir de biz hizmet için bu insanlarla birlikte isek bu ağır durum bizim seyahatimizde sadece sevabımızı arttıran faktörler olacaktı ve Rabb’imize bunun için de şükredecektik. Bunun “ezası” da “cefası” da rahmetti. Bu yolculuğu kabul eden herkes de bunu bu şekilde bilmesi gerekiyordu. Sevap yarışı içerisinde olacaktık yani.

Uçağın kalkış saatini bekliyoruz. Planımızda bu “aşk yolculuğu”na, bu “kutsal yolculuk”a çıkmadan önce bu hayır işine vesile olan büyüklerimizle bir araya gelip, basının da davet edildileceği bir kahvaltı yapmak. Sefere 11 Nisan 2014 Cuma günü çıkılacak. Saat belli olmadığı için bu kahvaltının günününü belirlemede biraz zorlanıyoruz. Bunu Başkanım’la paylaştığımızda bir gün öncesinden, 10 Nisan Perşembe günü bu programı yapmamızın uygun olacağını söyledi ve hemen hazırlıklara başladık.

Perşembe günü, Sayın Başkanım’ın özel konukları olarak, TURSAV Başkanı Sayın Başaran Ulusoy ve İkram Turizm’in sahibi Sayın Ekrem Özkaymaz beyler de katılıyor. Muhteşem bir kahvaltı ve dualarla yolculuğumuza başlamış oluyoruz. Beyazlar içerisinde bayan sakinlerimizin görüntüsü başka bir heyecanın belirtisiydi sanki.

Evden çıkarken akşama dönmeyeceğimi söylemiştim. Çünkü gece saat 4-5 gibi çıkacaktık yola. Kurum’da herkes toplanacaktı ve Sabiha Gökçen Havaalanı’na geçip oradan Medine’ye uçacaktık.

Sabaha kadar hiç uyumadım. Saat dört gibi yolcularımızı toparladık. Bizi götürecek otobüs de gelmişti. Tamamdık ve herkes otobüse binmişti.

Yağmur yağıyor ve biz Sabiha Gökçen Havaalanı’na doğru yol alıyoruz. Havaalanına geldiğimizde Ekrem Turizm’den iki görevli arkadaş bizi karşıladı. Pasaportlarımızı, uçuş kartlarımızı ve Diyanet’ten onaylı kimlik kartlarımızı bize verdi. Artık bundan sonra uçuşumuza hiç engel kalmadı. Tabii bu arada hatıra fotoğrafı da çektirmeyi ihmal etmiyoruz. Bu arada, başta sakinlerimiz olmak üzere kafilenin heyecanı her hâliyle kendini gizleyemiyor. Check-in’leri yapıyoruz ve ağır adımlarla çıkış kapısına doğru ilerliyoruz. Saatler de bu arada ilerlemeye başladı. Uçuş saatimiz saat 10.30 diye bildirilmişti. Yarım saat gibi bir gecikme ile uçağımız pistten ayrıldı.

Kurum’da bulunduğumuz sırada herkes kahvaltı yapmıştı ama ben kahvaltı yapmamıştım. Uçak bulutların üzerinde süzülürken ikram servisleri yapılmaya başladı.

Ve bulutların üzerinde kahvaltı keyfi yapıyoruz artık. Yani hayallerimizde, özlemlerimizde artık bulutların üzerine çıkmış durumda. Yerle bütün bağlantılarımız kesilmiş gibi. “Dünya mı?” sorusuna, “Hani, ayaklarımın altında” diyesim geliyor.

Uçağın Akdeniz’i geçtiğini görüyorum pencereden. Mazlum kardeşlerimizin çığlıkları kulağımızda yankılanıyor Mısır üzerinden geçerken. Binlerce mazlum adına milyarlarca Müslümanın lanetini yolluyorum katil Sisi’ye, Rabb’imize niyazda bulunuyorum “kahhar” sıfatıyla hain Sisi’yi kahretsin diye.

Uçsuz bucaksız çöller görünüyor uzaktan. Ben ise bunları bulanık göller ya da denizler olarak algılıyorum. İyice bakınca bunların çöl olduğuna hayretle bakakalıyorum.

Medine dağları görünüyor; her tarafı gözlüyorum ama insan izine rastlamıyorum. Uçsuz bucaksız ve ıssız…

Burada kafile rehberimiz uçaktan hostese yemek duası yaptıracağını söylüyor. Ve burada duaya başlıyor. Duaların o arı ve duru efsunu yüreklerimize iniyor.

Medine Havaalanı görünüyor; içimde bir sevinç… “Elhamdülillah” nidaları dökülüyor dudaklarımdan. Rabb’im binlerce kere şükürler olsun sana ki bu beldelere gelmeyi bizlere nasip ettin. Ve bizim, buralara gelmemize vesile olan büyüklerimize de ziyadesiyle ikramda bulun ya Erhamerrahimin.

Âmin.

Medine Havaalanı’na iniyoruz. Eşyalarımız da bantlardan geliyor. Bir kenarda bekletiliyoruz. Orada görevli askere gidiyorum; Türkiye’den, İstanbul’dan geldiğimizi söylüyorum. Grubumuzun ise Darülaceze sakinleri olduğunu söylüyorum. Asker sıcak bir tebessümle bize müşküliyet vermek istemediğini söylüyor. Pasaportları istiyor. Pasaporları alıyor ve hepsine kaşe vurarak bizim direkt geçişimizi sağlıyor. Buna da “Elhamdülillah”.  Otele bizi götürecek arkadaşlar karşıyor grubumuzu. Otobüse doğru yürüyoruz.

Medine’de de Mekke’de de otobüsler özürlülere pek uygun değil. Türkiye bu konuda gerçekten çok yol almış durumda. Dört basamaklı otobüsler. Ama bu yolculukta asla “cefa” yoktur. Her bir adım, her bir dokunuş bir hayrın ve sevabın önünü açmaktadır. Herkes de çok yardımsever burada. Sakinlerimizi otobüse bindirirken birkaç kişi birden kucaklayıp bindiriyorlar. Herkes yerini aldıktan sonra otobüs hareket ediyor.

Yoldayız... Hz. Resul’ün anılarını yaşamaya başlıyoruz. Rehberimiz yolda giderken bizlere şehri de tanıtıyor. Ve otele vasıl oluyoruz. Otele geldikten sonra, “rehberimiz akşama kadar dinlenin, akşam saat 21.00’de Resulullah Efendimizi (s.a.v.) selamlamaya gideceğiz” diyor. 

Otele saat 18.00 gibi geldik ve saat 21.00’de selamlamaya gideceğiz. Bu olacak gibi değil. Ben kendi kendime, ‘Bugünün hayaliyle yaşamışken neden üç saat boşu boşuna bekleyeyim. İnsan sevdiğini bekletir mi?’ diyorum. Kafilemiz otelde yerleşirken, hemen bir iki arkadaşla birlikte koşa koşa Ravza-i Mutahhara’ya gidiyoruz. Ravza-i Mutahhara’yı görüyoruz nihayet. Akşam ezanı okunmak üzere. Tam Ravza’ya gelmişken ezan okunuyor.

Bir yandan da yağmur yağıyor. “Rahmetine şükür Rabb’imiz.” Bu yağmur, iki gün devam ediyor. Yıllardır böyle yağmurun bu topraklara düşmediği ifade ediliyor. Allah’ın rahmeti bizimle. Öyle ki sıcak olacağını söyleyenlerin kulakları çınlatıyoruz. Yağmurun olduğu bugünlerde, “güneş az görünse de kemiklerimiz ısınsa diyorum” içimden.

Yâ Rabb’im! Ne büyük mutluluk. Ne büyük heyecan! Hemen oracıkta namaza duruyoruz. Akşam namazını öylece eda ediyoruz. Peygamber Efendimizi (s.a.v.) selamlamak için de sabırsızlanıyorum. Bu hasret burada bitmeli diyorum. Bir çırpıda Efendimiz (s.a.v.)’in mezarının bulunduğu kapıya yöneliyorum. Bâb-ı Selâm kapısından değil de çıkış yerinden içeri giriyorum. Ve Resulallah Efendimiz (s.a.v.) karşımda; “Esselamu aleyke yâ Resulallah, esselamu aleyke yâ Nebiallah, esselamu aleyke ey Allah’ın Resulü” diyorum. Yüzlerce selamların arasında benim selamımı da arz ediyorum. Sonrasında benimle selam yollayan ağabeylerimin selamlarını iletiyorum. Ne büyük mutluluk yâ Rabb’im!

Tekrar tekrar bu mutluluğu bize nasip et Rabb’imiz.

Bu arada hem Medine’de hem de Mekke’de bana mesaj ile selam yollayan, duada bulunan tüm dostlarımıza isimleri ile selamlarını iletiyorum ve duada bulunuyorum.

Tabii birkaç fotoğraf çektik. İlk görüş ve ilk dokunuş yüreğimizde. Bunu gönlümüze nakşettik kanlı yaş ile. Yağmurla bunu daha da pekiştirdik.

Rehberimiz, hocamız hani söylemişti ya saat 21.00’de Resulullah Efendimizi selamlayama gideceğiz diye. Söylediği saatte bütün kafile hazır bulunuyor. Yola çıkıyoruz.

Medine’de konakladığımız otel Ravzai Mutahhara’nın 7A kapısından çıkılıdığında direkt gelindiğinde rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Yaklaşık 450 metre uzaklıkta. 

Hocamız buraları iyi biliyor diye peşine takılıyoruz. Hoca bizi zikzak çizerek Ravza-i Mutahhara’ya götürüyor. Bir taraftan da yağmur yağıyor. Derken Ravza-i Mutahhara’ya giriyoruz. Eksik var mı diye kafileye bakıyoruz. Hasan Amca’nın olmadığını fark ediyoruz. Personellerimizden Turgay Bey’i Hasan Amca’yı aramaya yolluyoruz.

Efendimizi (s.a.v.) selamlayıp namazımızı da kıldıktan sonra otele dönüyoruz.

Otelin sorumlusu olan Yusuf Bey ile Hasan amcanın durumunu konuşuyoruz. Nerede olabileceği konusunda bazı veriler alıyoruz. Birkaç kişinin şu an Diyanet’in kayıp bürosunda olduğu haberini veriliyor. Onların içinde “Hasan” isminde birinin olduğunu da öğreniyoruz. Hemen hızlı bir şekilde Diyanet’in Medine temsilcisine ulaşıyoruz. Daha yeni orada olduğunu, başka bir otele götürülüp, yemeğini de yedirerek yatırdıklarını söylüyorlar. Bahsedilen oltele geliyoruz ve Hasan Amca orada keyfi de yerinde. Hasan Amca’yı da alarak gece saat 01.30 gibi kendi otelimize dönüyoruz.

Hasan Amca… Rehberimiz olan Yılmaz hoca, bizi dolambaçlı yollardan götürürken tabii kalabalık olduğumuzdan, Hasan Amca yoruluyor, “dinleneyim” diyor. Bu arada grubu kaybediyor. Sonra bir çocuk görüyor Hasan Amca. Çocuğa babasını çağırmasını söylüyor. Çocuk babasını çağırıyor geliyor. Adama, kafileden geri kaldığını söylüyor. Sonra o adam da alıyor Diyanet’in kayıp bürosuna getiriyor. Ve biz de o şekilde kendisine ulaşıyoruz. Diyanet’in kayıp bürosu çok güzel çalışıyor. Emeği geçenleri tebrik ederim.

Kafilemizdeki hanımlarla Efendimiz (s.a.v.)’i selamlamaya gidiyoruz. Hanımlarımızı beklerken Cennetü’l-Bâki’ye geçiyorum. Cennetü’l-Baki, büyük bir alana sahip. Burada müthiş bir duygu yoğunluğu yaşıyor insan. Dualar ediyorum kelimelerin yettiğince.

Peygamber. Efendimiz (s.a.v.)’i görme şerefine nail olup, sesini duyan, onunla namaz kılan ve İslam uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan; Hz. Osman, Hz. Abbas, Hz. Aişe, Hz. Fatıma, Sad b. Ebi Vakkas, Hz. Hasan gibi sahabe ile İmam-ı Malik gibi birçok büyük zat burada bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz sağlığında Cennetü’l-Bâki Mezarlığı’nı ziyaret eder ve orada medfun bulunan müminler için dua ederdi.

 

İkinci gün hurma bahçesine gidiyoruz. Ekrem ağabeyin kafilemize ikramının olduğu söyleniyor. Otelimizin Müdürü Muhsin Bey de bize katılıyor ve hurma bahçesine gidiyoruz. Orada pide ve ayran ikram ediliyor ve hurmalarımızı da oradan tedarik ediyoruz.

Sonraki gün Uhut Şehitliğine gidiyoruz. Uhut Şehitliğinde şehitlerin efendisi Hz. Hamza’yı selamlıyor; O’nun şahsında Kur’ân’dan Uhut ile ilgili ayetleri hatırlıyoruz.

Hani sen sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah, hakkıyla işiten ve bilendir.

O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah’a dayanıp güvensinler. (Al-i İmran; 121,212)

Eğer size (Uhud savaşında) bir yara değmişse, (Bedir harbinde) o topluma da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. (Bu da) Allah’ın sizden iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez.

Bir de bu, Allah’ın iman edenleri tertemiz seçip, kâfirleri yok etmesi içindir.

Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?

Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzuluyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyorsunuz.

Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. (Al-i İmran; 140-144)

İki toplumun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya, şeytan onların kazandıkları bazı şeylerden dolayı ayaklarını kaydırmak istedi. Ama yine de Allah onları affetti. Kuşkusuz Allah çok bağışlayandır, halimdir (çok yumuşaktır). (Al-i İmran; 155)

Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti, (sizin için) onların topladıkları (dünyalıkları)ndan daha hayırlıdır. (Al-i İmran; 157)

(Bedir’de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud’da) size çarpınca mı: “Bu nereden?” dediniz? De ki: “Bu başınıza gelen kendinizdendir”. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.

İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allah’ın izniyledir. Bu da müminleri belirlemesi ve hem de münafıklık yapanları ayırt etmesi içindir. Ve onlara: “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz” denilmişti. Onlar ise: “Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik” demişlerdi. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir. (Al-i İmran; 165-166)

Kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için: “Eğer bize uysalardı öldürülmezlerdi” dediler. Onlara de ki: “Eğer iddianızda doğru iseniz, kendinizden ölümü uzaklaştırınız.” (Al-i İmran; 168)

Okçular Tepesi’ne çıkıyoruz. O anları tekrar yaşıyoruz. Resulallah (s.a.v.) Efendimiz’in emri ve dünyalık meta için o emrin ihlal edilişi canlanıyor zihnimizde.

Sonrasında Kıbleteyn Mescidi’ne  Çifte Kıbleli mescide gidiyoruz. Orada da iki rekât namaz kılıyoruz. Gezimizin bu bölümünde İkram Turizm’in müfettişi Ramazan Bey bize eşlik ediyor. Ramazan Bey’in sakinlerimizle olan yakından ilgisi gerçekten takdire şahan. Ziya Abiyi sırtına alıp otobüsten indiriyor ve bindiriyor. Müthiş bir görüntü. Kendisine buradan muhabbetlerimi iletiyim.

İslam’ın ilk yıllarında namaz Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya dönüp kılınıyordu. Hicretten 18 ay kadar sonra Şaban ayının 15. günü (Berat Kandilinde) Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Seleme oğulları mahallesinde öğle veya ikindi namazının farzını kıldırdığı esnada, ikinci rekâtın sonunda (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız. Bakara suresinin 150. âyet-i kerimesi iniyor. Bunun üzerine Hz. Peygamber, namazı bozmadan hemen Kâbe istikametine döndüyor, cemaat de saflarıyla birlikte dönüyor. Böylece Kudüs’e doğru başlanan namazın son iki rekâtı Kâbe’ye yönelinerek tamamlanıyor. Bu nedenle Mescid-i Kıbleteyn (İki Kıbleli Mescid) deniyor. Bu mescidin yerinde şimdi büyük bir cami yapılmıştır. İki yönü de gösteren işaretler bulunmaktadır.

Hendek Savaşı’nın yapıldığı yere gidiyoruz. Orada araçlardan inmeden ziyaretimizi gerçekleştiriyoruz.

Hendek Savaşı’nın yapıldığı yerden sonra Kuba Mescidi’ne geçiyoruz.

Peygamberimiz (s.a.v.), Mekke’den Medine’ye hicretleri esnasında, Medine’ye 5 km mesafede bulunan Kuba’da 14 gün kalmıştı. Bu süre içinde Peygamberimiz orada bir mescid inşa etti ve burada namaz kıldı. Kur’ân-ı Kerîm’de takva üzere yapıldığı bildirilen ve İslâm âleminde cemaatle namaz kılmak için yapılan ilk mescid budur. Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kim evinde güzelce temizlenip abdest aldıktan sonra, başka maksatla değil de sadece namaz kılmak için Kuba Mescidi’ne giderse umre sevabı alır.” Kendisi de sağlığında, cumartesi günleri Kuba Mescidi’ne gelerek namaz kılardı.

Medine’de geçirdiğimiz üç gün dolu dolu idi. ‘Medine çok güzel bir şehir’ diyenlere gerçekten inanın. Ben gördüm ve bütün samimiyetimle buna inanıyorum. Çok ilginç bir şehir Medine. Mescid-i Nebevi çok kalabalık olmasına rağmen çok huzur dolu. Kavga gürültü yok. Bu şehirde ilk geldiğim günden beri hiç yabancılık çekmedim. Çok tanıdık geldi bana. Hiç sıkıntı vermiyor, yormuyor insanı. Aksine rahatlatan bir havası var. Çok beğendim bu güzel şehri.

Bir ara fırsat bulup Bulut Camisi yani Musalla Camisi’ne gidiyorum iki rekât namaz kılıyorum. Peygamberimiz’in üzerinde duran bulutun beklediği yer olarak söylenir bu caminin yeri.

Ve ayrılık vakti geliyor. Medine’ye veda etmeden, otobüse binmeden koşa koşa Hz. Resul’e gidiyorum. Resulallah (s.a.v.) Efendimiz’e veda edip otele geliyorum. İhramlarımızı giyoruz. Hazırlıklar tamam.

Mikata geliyoruz Zulhuleyfe’ye ve ihram namazı kılıyoruz, niyetimizi yapıyoruz, telvinlerle yolumuza revan oluyoruz.

“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. İnnel hamde vel ni’mal mete vekevel mülk la şerikelek.” Rabb’im sana geldik. Davetine geldik. Bütün dünyalıklardan sıyrılarak kapına geldik. Sen kabul edicilerin en hayırlısısın” dualarla yol alıyoruz.

Altı saat gibi bir zamanda Mekke’ye yaklaşıyoruz. Mekke görünüyor.

Kalacağımız otelin ismi Beyza Otel. Ekrem Turizm’in sahibi Ekrem ağabeyin kızının ismi imiş. Otel, Kâbe’ye 850 metre uzaklıkta. Bütün arkadaşlar canla başla çalışıyor, gönüllüler dâhil.

Mekke’deyiz. Otele vasıl olduk. Otelde de herkes iyi niyetli. Sonra Ekrem Abinin aradığını öğrendim. Ekrem Abi “hizmette hiç bir kusur istemiyorum” demiş. Dolayısıyla iki ortağı da bizi karşılayanlardandı. Personelin hepsi bizim için seferber olmuş durumdaydı. Tek kelime ile “teşekkrüler”.

Üzerimizdeki o dünyevî sarsıntılardan sıyrılmaya çalışıyoruz. Evet, bir gözyaşına muhtaçtır bu yürek. Yoksa uslanmaz, dinginliğine varamaz korlaşan ihtiraslar.

Akşam yemeklerini de yedik ve sıra sevgililer sevgilisinin anılarını paylaşmaya geldi. O’nun anılarını yaşamaya geldi.

Kâbe...

Özlemlerin tereddütsüz en güzeli.

Özlemim, hasretim… Gerçek sevdanın yaşama biçimi kuşkusuz.

Bir an önce kavuşmak istiyoruz. Sabırsızlanıyoruz. Otelde bütün çalışanlar teyakkuz hâlinde. İstanbul’dan Ekrem Abi aramış. “Bu gelenler benim özel misafirlerim” diye. Ve gerçekten arkadaşlar çok güzel ilgileniyorlar. Kâbe’de, tavaf’ta, say’da bize yardımcı olsunlar diye 6-7 kişiklik otelden bir ekip de bize katılıyor. Nihayet Kâbe’ye varıyoruz.

Varlığına şükür, varlığından haberdar edene şükür.

Bu gözler yıllardır hayalini kurup namaza durduğumuz Kâbe’ye dokunuyor.

“Lebbeyk Allahümme Lebbeyk. Lebbeyke la şerike leke lebbeyk. İnnel Hamde, vel ni’mel mete lekevel mülk. La şerikelek.”

Allah’ım, davetine icabet ettim.

Allah’ım, kapına geldim, boş çevirme bizi.

Bağışla her birimizi, anamızı, babamızı kardeşlerimizi sevdiklerimizi ve dahi sakinlerimizi.

Affına yaz dizi dizi…

 

Bu hayatın yeni bir başlangıcıydı. İnsan yeniden doğmuş gibi oluyor gerçekten. Kâbe’nin heybeti sarıyor bütün benliğinizi. Bir umut doğuyor yüreğinizde. Hani Rabb’imizin yakınlığını hissediyorsunuz bedeninizle. Gerçek bir dost dokunuşunu hissediyorsunuz.

 

Sakinlerimizle Kâbe’de üst kısımda tavafımızı tamamlıyoruz, say’a geçiyoruz. Sayımızı da yapıyor ve traşlarımızı olup, ihramdan çıkıyoruz.

Dua, dua. Sürekli dudaklardan dualar dökülmekte.

Allâhümme rabbenâ yâ rabbenâ tekabbel minnâ inneke entes semiul âlim. Ve tüb aleynâ yâ mevlânâ inneke entet tevvâbür rahim. Vehdina ve veffiknâ ilel hakkı ve ilâ sıratın müstakıym. Bi bereketi hatmil Kur’ân’il azim. Va’fü annâ yâ kerim. Vagfir Ienâ zünübenâ bi fadlike ve keremike yâ ekremel ekremin ve yâ erhamer rahimin. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ecmaıyn.

Ey rahmeti bol, mağrifet ve ihsanı sonsuz olan Rabb’imiz. Bize İslâm gibi bir din, Kur’ân gibi bir kitap ihsan ettin. Sana sonsuz şükürler olsun. Bizi hidâyetinden, inayetinden ayırma yâ Rabbî. Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine cümlemize affınla muamele eyle; yüzlerimizin karasına bakma nâr-ı cehennemde yakma. Sen Rahimsin, Kerîmsin; bizleri dünya ve ahirette mes’ud eyle yâ Rabbî.

Bugünümüz öyle geçti. Gece iki gibi ihramdan çıktık. Kâbe’nin avlusunda arkadaşlara, “Ben lavaboya gidiyorum” dedim. Bir baktım ki kimse kalmamış. Ben de bunu bir fırsat olarak bildim ve doğru Kâbe’ye gittim. Tavafa başladım. Önce rahmetli annem için tavaf yaptım; sevabını canım annemin ruhuna bağışladım. Sonra sevgili ağabeyim, Başkanım Nevzat Bey için ve ardından babam, ailem için tavaflar yaptım. Sabah namazını da Kâbe’de kıldım. Ama ne güzel namazdı. Yanımda bir güzeller güzeli kız çocuğu. Pakistan asıllı İngiliz. Aynı saftayız. Namaz sonrası bir resim rica ettim. Beni kırmadı. Kendisine buradan çok teşekkür ediyorum. Babası beyefendi çekti resmimizi de. Tavaf aralarında bir ara fırsat bularak Hz. İbrahim (a.s.)’ın makamında iki rekât namaz kılıyorum.

Tavaflarda İskender Hocam’ın bir yazısındaki duayı hatırladım. Defalarca o duayı okudum. Çok güzel duaydı. Bir ara Kâbe’nin karşısına oturuyorum.

Âmin!

Ey varlığın Aziz ve Kerîm olan Rabbî!

Ey âlemlerin Rahman ve Rahim olan Rabbî!..

Habibine yüz bin kere, yüz binlerce salât olsun, selam olsun. İlahî!...

Çizik çizik kalbimiz ve ezikten ezik ruhumuzla…

Meleşen kuzular gibi, yürekte sızılar gibi…

Süt kesilmiş bebeler aşkına, sütü çekilmiş nineler aşkına…

Yücelerden yüce olan bâbına geldik,

Rahmetini istemeye cenabına geldik:

Meded; ey eşi benzeri olmayan İlahımız;

imdad ey şah damarımızdan yakın Allah’ımız.

Kullarına ihsanın boldur diyerek;

Sana giden yol en doğru yoldur diyerek açtık ellerimizi.

Gören Sensin, veren Sen; alan Sensin, satan Sen…

Dilediğine nimetsin, dilediğine rahmetsin.

Bâtın’sın ve Zâhir’sin; Kayyûm’sun ve Kâdir’sin…

Mülk Senindir, şan Senin; zemin ve zaman Senin…

Azametin ve kudretin hakkı için; mahlûkata şefkatinin hakkı için…

Tanrılıkta Senden gayrısını inkâr ederek;

Kara yüzümüzle huzuruna çıkmaya ar ederek…

Her şey Senindir diye…

Ve her şey Sendendir diye…

Gönlümüzde fikrin ile, dilimizde zikrin ile…

Adını andık ve nuruna durduk; günahkâr ellerimizle, huzuruna durduk.

Sen istetmezsen biz isteyemeyiz,

Sen söyletmezsen biz söyleyemeyiz.

Yüzümüzün karasıyla ve günahlarımızın yasıyla…

Kapına geldik merhamet için; katından gelecek bir nimet için…

Kulluğunu istiyoruz,

Kullukta utandırma bizi;

Kulluğunda olmaktan asla usandırma bizi!

 

Günahkârız biz, affedecek olan Sensin;

Muhtacız biz, lütfedecek olan Sensin.

Sen suçlarımıza Gafûr u Gaffâr’sın;

Sen işlerimize Celil ü Cebbâr’sın.

Sana şükredenlerden eyle bizi İlahî,

Adını zikredenlerden eyle bizi İlahî.

Aşkının ateşine yandırdıklarından;

Teslimiyetin kaftanıyla kuşandırdıklarından…

Sana yönelen ve niyaz edenlerden olalım;

Aşkınla can veren bedenlerden olalım.

Tövbemizi kabul et, günahtan arıt bizi;

Mahşerde toplayınca cennete al bizi.

Söküver kalplerimizden kötü ekinleri;

Arıtıver ruhumuzdaki öfkeleri kinleri.

Helak edici işlere bulaştırma bizleri;

Yanlış yolda menzile ulaştırma bizleri.

Koru bizi meşakkatten, afetten;

Şöhretin kötüsünden ve her türlü şehvetten.

Kulluğun imbiğinden süzerek yaşat bizi,

Cehennemine inat cennetine at bizi.

Yüreklerimiz titresin Sana karşı gelmekten:

Sakla bizi dinsiz ve imansız ölmekten.

Esirge bizi küfürden ve inkârdan;

ve dahi doğru yola gitmeyen yârdan! 

 

Ey dünyada yârları celal ile var eden var,

Ey ukbâda yârine cemalini ihsan eden yâr!

Ey Ha-Mim, Taha ve Yasinlerin Rabb’i;

Ey, meleklerin, insanların ve cinlerin Rabb’i…

Nefsimize zulmettik, küçük ve büyük günahlarla;

Merhametine sığındık gözyaşları ve ahlarla.

Emanetini taşıyamadık usulünce, yolunca;

İsyanımız ırmak ırmak,

Sanki Sakarya, Tunca…

Kurtar bizi karanlık düşüncelerden,

Uyandır sabahı olmayan gecelerden…

 

Bizi birbirimizle sınandırma İlahî,

Fitne ateşinde bizi yandırma İlahî.

Dostlarımızı yerindirme,

Düşmanları sevindirme.

Yağmur yağmur rahmetini,

Gani gani nimetini…

Sen vermezsen eğer,

Verecek yoktur bize;

Sen bizi uyandırmazsan,

Bâtıllar çoktur bize.

Hayrı göstermezsen eğer biz göremeyiz,

Kapıları açmazsan Sen, biz giremeyiz.

Varlığına inandık,

Birliğine inandık;

Sana sığındık ve Sana güvendik.

Rahmetin boldur diye umudumuz çoğaldı;

Gazabından geriye bir tek o umut kaldı.

Umudumuzu tükendirme İlahî,

El ovuşturanlara bizi yendirme İlahî!

Yıka gözlerimizi yeniden göster bize;

Arıt sözlerimizi,

Tatlı diller ver bize.

Harap etme gönülleri kibirden ve riyadan;

Bir kaftan kuşat bize edepten ve hayâdan.

İşlediğimiz hatalar yüzünden helak etme bizi ya Rabb;

İçimizde fitnelerle helak etme bizi ya Rabb.

Rahmetini kesme üstümüzden,

Bereketini alma bu yüzden.

Sevgileri yağmur eyle,

Gönülleri mamur eyle.

Fitneyi kaldıracak ya bir emel ver bize,

Ya cennete götürecek güzel amel ver bize.

 

Ey asla yok olmayan var!

Ey kullarına sadakatli yâr!

Ey dağılan işlerimizi toparlayanımız,

Ey nefsimizi şefkatle azarlayanımız!

 

Biliriz, isteklerimize cevap verenimiz Sensin;

Biliriz, gözetip kollayanımız, yol gösterenimiz Sensin.

Varlığına iman ettik, meleklere inandık;

Peygamber’i tasdik ile hem kitaba inandık.

Rahmetine güvendik, o derece sandık ki; günah işlerken bile bir sevaba inandık.

İnancımızı giderme İlahî,

Göğüslerimize daral verme İlahî.

Güvenimizi kâim eyle;

Dostlukları dâim eyle.

Kalplerimize nur,

Gözlerimize sürur ver;

Vatanımıza gurur,

Milletimize huzur ver.

Resul’ün ile gönderdiğine uyanlara karıştır bizi;

Gönlünde aşkını duyanlarla yarıştır bizi.

Öldürdüğünde Resul’ün ile güldür;

Oldurduğunda Resul’ün ile doldur.

Tasasını çektiklerimizden bizleri emin eyle;

Karanlık yollarda rehberimizi din eyle.

Gerçi bizde her günah çoktur;

Amma Senden özge bir İlah yoktur.

Gökleri ve yeri yaratan da;

İkisi arasına insanı atan da Sensin.

Bizler gaflet içinde iflah olmayan;

Sense kendinden başka ilah olmayansın.

Gizliyi ve açığı bilen ve bildirensin,

Dilediğini yaşatırken dileyip öldürensin.

Sana yakın olanın aziz olur her işi;

Noksandan münezzehsin, bunu bilir her kişi.

Hikmetinle duran dağlar ve dönen gökler hakkına;

Kudretinle gece ve gündüz insanı tutan yer hakkına…

Eksikten eksik kelimelerimiz ve aciz dilimizle;

Kararan gönüllerimiz ve cüretle açtığımız elimizle…

 

Rahmetini istemek benden olsun İlahî,

Rahmet ile muamele Senden olsun İlahî…

Affı isteyen ben,

Affedecek olan Sen…

Ben ettim onu ki bana yaraşır;

Sen eyle onu ki Sana yaraşır.

Vermek şanındandır, nimetlerin çok;

Sen vermek istersen engel olacak yok.

Şaşırttığını hidayete ulaştırmak da,

Zorluk verdiğini kolaylaştırmak da Sana mahsustur.

Gazabınla bizi helak etme Rabb’imiz,

Afiyet ve selametten uzak etme Rabb’imiz!

 

Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım!

Analarımız, babalarımız ile birlikte bizi de bağışla,

Merhamet et, altlarından ırmaklar akan cennetlere ilet.

Dilimizdeki düğümü çöl, anlaşılmamızı kolaylaştır.

Bizim yüzümüzden sevdiklerimizi mahçup etme İlahî.

Sevdiklerimiz ve sevenlerimizin başarılarını arttır,

İki cihanda da mesut ve bahdiyar eyle.

 

Ey bütün noksanlardan münezzeh olan Teâlâ!

Biz ki Sana hamd eder, Seni tesbihe çalışırız.

O hâlde, Sen bize yetersin!

Biz ki Sana dayanır, Sana güveniriz.

O hâlde, Sen ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcısın.

Dilimiz sürçmüş ise sözlerimizi lehimize yaz İlahi;

Kötülükleri düşmanlarına, iyilikleri bize yaz İlahî!

Duamızı şu kutsal beldede edilen dualara karıştır gitsin,

Ez cümle kavgalı kullarını barıştır gitsin.

Rahmetini kesme üzerimizden diye yalvardık,

Merhametini esirgeme bizden diye yalvardık…

İcabet eyle, icabet eyle, icabet eyle!...

Âmin, âmin, âmin ey geleceğimize Hasîb ve dualarımıza Mücîb olan Rabb’imiz!

Yaşlı gözlerle, titreyen kalble…



Sabah namazından sonra otele geçmek için durağa geliyorum. Bir taksi duruyor. Beyza Otel’e kaç riyale gideceğini soruyorum. 30 riyal diyor. Başkanımın takdiği aklıma geliyor. “5 riyale götürürsen tamam” diyorum. Kabul etmiyor. Ama sonraki gelen, “olur” diyor beni otele götürüyor. Taksi şoförü çat pat Türkçe konuşuyor. Türkleri çok sevdiğini söylüyor.

Mekke’ye gelince ilk dikkatimi çeken Zemzem Towers idi. Ve bir resmini çektim, Twitter’de paylaşmaya çalıştım. Resmin altına şunu yazdım: “İsminin zemzem olması çirkinliğini örtmüyor” diye. Ama Twitter bu paylaşımı engelledi. Defalarca paylaşmama rağmen engellendi. Bu bina çok kötü. Bir karunluk göstergesi, bir hainlik göstergesi. Utanç ve moloz yığını. İbrahim Aleyhisselam’ın makamının olduğu tarafta namaz kılacak olduğunuzda bütün çirkinliğiyle karşınızda duruyor. Ve nefretle bakıyorsunuz başınıza dikilmiş moloz yığınına.

Sonraki gün sakinlerimizden Gülizar Teyze’nin umre yapamadığını öğreniyoruz ve akşam Cirane Mescidi’ne giderek orada ihram namazı kılıp niyet ediyoruz. Ben bu umremi de rahmetli anneciğim için yapmayı düşünüyorum. Niyetimi de ona göre yapıyorum. Hamdolsun o günde umremizi tamamlıyoruz.

Ondan sonraki gün gezi proğramımız var. Hira Dağı’nın eteklerine geliyoruz. Hira Dağı çok yüksek. Normalde çıkılabilecek durumda ama sakinler var iken oraya çıkılması olanaksız.

Oradan Arafat’a geçiyoruz. Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva annemizin buluştuğu tepeye çıkıyoruz. Şu anda pek fazla kimse yok ama hac zamanı burada iğne atılsa yere düşmeyecek gibi kalabalık oluyor. Ve zihnimizde bu görüntü canlanıyor. Arafat’ta vakfeye durmak Hacc’ın farzlarından biri. İnşallah Rabb’imiz onu da nasip eder.

Arafat’tan ayrılıyoruz. Mina’ya doğru yol alıyoruz. İsmail (a.s.)’ın kurban edilme yerine geliyoruz.

Karşımızda Mina. Küçük, orta ve büyük şeytanın taşlandığı yere geliyoruz. Binlerce kez şeytana buğz ederek oradan ayrılıyoruz.

Daha sonra Hz. Hatice annemizin de orada bulunduğu Cennetü’l-Mualla’ya geliyoruz. Duygusal anlar yaşıyoruz. Bu arada yollarda Osmanlı’dan kalma tarihî eserlere rastlıyoruz. Meselâ, bunlardan biri ordu kışlası. İçler acısı durumda. Bizim ‘TİKA burasıyla ilgilemiyor mu?’ diye düşünmeden edemiyor insan.

Otele geliyoruz. Öğle yemeği sonrası sakinlerimizi dinlenmeye alıyoruz. Kâbe’ye gitmek isteyen sakinlerimizle akşam ve yatsı için Mescid-i Haram’a gidiyoruz.

Ertesi gün de gezi proğramında Hudeybiye var. Öğleden sonra otobüsün kalkacağı söylendi. Hudeybiye, mikat bölgesi. Oraya gitmişken de tekrar umre yapmak isteyen yapabilir diye de söylendi. Tabii bu arada ben de ihramımı hazırladım.

Hudeybiye’ye geliyoruz. Yine umreye niyet ediyoruz ve ihram namazı kılıyoruz. Ahmet Hocam, bize orada Hudeybiye’nin tarihini anlatıyor. Gözlerimiz yaşlarla doluyor.  Daha sonra Ahmet Hocam deve çifliğine gidip orada deve sütü ikram edeceğini söylüyor. Otobüsümüz hareket ediyor. Deve çifliğine geliyoruz. Deve çifliği denen yer çölün ortasında bir şey. Ne gölgelik var ne başka bir şey. Develer güneşin altında, önlerinde bir tutam ot var; öylece onu yemekle meşgullar. Deve ile fil arasında kıyas yapıyor Ahmet Hocam. Deve bir tutam ot ile doyarken filler kilolarla yiyecekle doymuyormuş. Devenin ne büyük bir nimet olduğunu da burada hissediyoruz.

İkram edilen deve sütünü ve hurmayı kabul ediyoruz. Allah razı olsun. Ahmet Hocam’a, “Bir pet şişeye sütü koyup otelde gelemeyen sakinlerimize de götürebilir miyiz?” diyorum. O da “Tabii ki” diyor ve iki pet şişeye de süt koyuyoruz, o petleri de kendilerine teslim ediyorum. Biz otobüsle Mescid-i Haram’a geçiyoruz.

Otobüsümüz Mescid-i Haram’a yakın bir yerde duruyor ve bizi indiriyor. Yürüyerek Kâinat’ın Efendisi (s.a.v.)’in evine gidiyoruz. Yani eski hâline dair bir emare arıyorsunuz ama malesef bir belirti bile yok. Yer olarak orada bulunduğu söyleniyor. Şimdi harabe gibi, boş görünüyor.

Anlaşılan yapılan icraatlarla eski hatıralardan hiç bir eser bırakmamak. Bunu da güya marifet olarak lanse edilmekte.

Kâbe’ye geçiyoruz. Ve tavafımızı yapıp, sayımızı da yaptıktan sonra otele geçiyoruz.

Sonraki gün akşam yemeğini erken yeyip, akşam namazını ve yatsı namazını cemaatle Kâbe’de kılmayı planlıyoruz. Hadi bismillah.

Akşam yemeğini saat 18.00’de yiyoruz; otelden de bizimle ilgilenen Ali Bey katılıyor programımıza. Ve gidiyoruz Kâbe’ye. Akşam namazına yetişemiyoruz ama yatsıyı orada kılıyoruz sakinlerimizle. Daha sonra otele dönüyoruz. Bu da çok güzel oluyor. Hem de mükemmel.

Bu arada sakinlerimizden Ziya Abi, Kâbe’de sabahlamak istiyor. Onun Kâbe’de sabahlaması için üç gün akşam bırakıyoruz belirlediğimiz yere; sonraki gün alıyoruz oradan. Oruçlu geçiriyor orada kaldığı günlerde de. Ben her namazda gelip kendisini kontrol ediyorum; tabii benim kendini kontrol ettiğimden haberi olmuyor.

Gelececeğimiz günden bir önceki gün, bütün sakinlerimizle toplu birlikte Kâbe’ye gidiyoruz. Veda tavafımızı yapıyoruz. İnşallah, “Rabb’imiz buralara defalarca gelmek için vesileler oluşturur” diye dualar ediyorum.

Ekrem Abi’nin ortağı Ahmet Hocam otele geliyor. “Nevzat’cığım, sizleri görmek için geldim; sakinlere de Allahaısmarladık diyelim” diyor. Sakinlerimizin odalarına çıkartıyorum Ahmet Hocamı. Ahmet Hocam çok güzel bir insan. Allah ondan razı olsun. Tek tek sakinleri ziyaret ediyoruz, büyüklerimizin ellerinden öpüyor Ahmet Hocam. Ve onların da dualarını istiyor ve helalleşerek ayrılıyoruz.

Ahmet Hocam, Ekrem Abi’nin talimatıyla herkese birer kilo hurma hediye edileceğini söylüyor. Bir de bize otelde yemek veren firmanın da birer kilo hurma vereceğini ekliyor. Yani ikişer kilo hurma. Herkesin bavulları hazırlanmış duruyor. Personelden Turgay Bey’i alıyorum yanıma ve her bavulun içine iki kilo hurma koyuyoruz. Sabah yola çıkmadan önce de bunu söylüyoruz. Bavullarına baktıklarında herkesin iki kilo hurmasının var olduğu görünüyor.

Bize orada gelene kadar hizmet eden, bizden ayrılmayan; başta Ahmet Hocam olmak üzere, otel müdürümüz Recep Bey, Ali Bey, Mustafa Bey ve İbrahim Bey hepsine teşekkür etmezsek olmayacak. Ve diğer arkadaşlar, otelin çalışanları… hepsine çok çok teşekkürler.

 Gece saat 3 gibi hazırlanıyoruz. Otobüsümüz hazır ve biz Cidde’ye doğru yola çıkıyoruz.

Birbuçuk saat gibi bir zaman sonra Cidde Havaalanı’na geliyoruz. Bavullarımızı gişelere yaklaştırıyoruz. İskenderunlu ismini hatırlayamadığım bir kişi, İkram Tur’un görevlilerinden bizi karşılıyor. Ve bizim biletlerinizi ve yüklerimizi biz dokunmadan, o hâllediyor. Hiç bir sorun yaşamıyoruz ve uçağın çıkış kapısına doğru ilerliyoruz. Uçağımızın kalkış saatı 10.20 gözüküyor. Ve tam zamanında uçağımız kalkıyor. Mekke’de iken Ekrem Abi bizi havaalanında karşılayacağını söylemişti. Sayın Başkanım’a da bu bilgiyi iletiyorum. Başkanım, kendisinin de havaalanında olacağını bildiriyor. Bu bizim için bir şereftir tabii ki. Ve uçak havalanıyor.

Saat 14.25 gibi uçağımız Sabiha Gökçen Havaalanı’na iniş yapıyor. Darülaceze Umre Kafilesi’ni Sabiha Gökçen Havaalanı’nda; Başkanımız Sayın Nevzat Bayhan Bey, Hukuk Müşarivimiz Sayın Hasan Şahin Bey, İkram ve Ekrem Turizm’in sahibi Sayın Ekrem Özkaymaz Bey ile Birlik Turizm’in sahibi Sayın Nebil Çelebi karşıladılar.

Başkanımız Sayın Nevzat Bayhan, hayırsever iş adamlarımızın yapmış olduğu bu örnek davranışın herkesin gözünü kamaştırdığını söyledi.

Bayhan; Sayın Başbakanımızın sosyal devlet vizyonuyla Sayın Bakanımızın himayelerinde ülkemiz yaşlıları ve kimsesizlerinin huzurlu bir yaşama kavuştuklarını söyledi. Bayhan,  Darülaceze sakinlerinin kutsal beldelere yapmış oldukları yolculuk nedeniyle mutluluklarını paylaştığını ve bu mutluğa vesile olan TURSAV’ın Genel Başkanı Sn. Başaran Ulusoy’a, Ekrem ve İkram Turizm’in sahipleri Sn. Ekrem Özkaymaz’a, Sn. Şaban Bilgiç’e ve Atlas Jet Yönetim Kurulu Başkanı Nebil Çelebi’ye teşekkür etti.

İkram ve Ekrem Turizm’in sahibi Ekrem Özkaymaz, Medine ve Mekke’de Darülaceze sakinlerine en iyi hizmeti sunmak için hiç bir fedakârlıktan kaçınmadıklarını, onları kendi evlerinde gibi hissetmeleri için tüm imkânlarını seferber ettiklerini söyledi. Özkaymaz, bundan sonra da Darülaceze sakinleri için ellerinden geleni yapacaklarını söyledi.

Atlas Jet Yönetim Kurulu Başkanı Nebil Çelebi de, böyle güzel insanların tebessümlerine ve mutluluklarına katkı sağlamanın huzuru içinde olduklarını söyledi. Atlas Jet olarak bugün olduğu gibi bundan sonra da Darülaceze sakinlerine kapılarının her zaman açık olacağını söyledi.

Heyecanları ve mutlulukları gözlerinden okunan Darülaceze sakinleri de kendileri için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan; Sayın Nevzat Bayhan, Sayın Ekrem Özkaymaz, Sayın Nebil Çelebi ve Sayın Başaran Ulusoy’a şükranlarını dile getirdiler.

Aynı hayırseverler Darülcaze’den iki kafileyi daha umre için Kutsal Topraklar’da ağırlama sözü de verdiler.

Daha sonra bize tahsis edilen otobüsle Kurum’a vasıl oluyoruz. Kurum’da da personelimiz ve sakinlerimiz tarafından coşkuyla karşılanıyoruz.

Ben de başta Başkanımız Sayın Nevzat Bayhan olmak üzere, Hukuk Müşarivimiz Sayın Hasan Şahin Bey’e, İkram ve Ekrem Turizm’in sahibi Sayın Ekrem Özkaymaz ile ortağı Şaban Bilgiç beylere, Birlik Turizm’in sahibi Sayın Nebil Çelebi Bey’e, TURSAV Başkanı Sayın Başaran Ulusoy Bey’e, Medine’de bizlere hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan Muhsin Bey’e, İkram ve Ekrem Turizm’in müfettişi Sayın Ramazan Bey’e, Mekke’de İkram Turizm ortağı Sayın Ahmet Çakır hocama, Otel Müdürümüz Sayın Recep Berber Bey’e, operasyon sorumlusu Mahmut Ali Ay Bey’e, İkram Turizm sorumlularından İbrahim Kurt Bey’e ve orada yirmi dört saat bizlerle birlikte olan Ali Mustafa beylere çok teşekkür ediyorum.

ZAHMETİNDE DE RAHMET VAR EY RABB’İM.

ELHAMDÜLİLLAH.

“Rabb’im oralara tekrar tekrar gitmek için vesileler gönder katından.” Âmin.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...