Yalan Neyle Yaşar...
Cem Bozlu

Yalan Neyle Yaşar...

İletişim imkanı ve bilgiye ulaşma hızı arttıkça zannedilenin aksine insanların/toplumların manipüle edilmesinde, ayartılıp kandırılmasında bir azalmanın olmadığı anlaşılıyor.

Aşağıda kısa kısa çarpıcı bulduğum örnekleri arz etmek isterim. Gerçi İslam toplumunun tarihi açısından Kur’an sayfalarının mızrağa saplanmasından ya da Hz. Ali’nin Kûfe mescidinde şehit olduğu haberi, Mavaiye’nin algı operasyonuna maruz kalmış olan Şam halkına ulaştığında Şamlıların gelen habere “Ali’nin ne işi varmış mescitte o namaz mı kılıyordu?” diye tepki göstermesinden de başlanabilirdi.

Ancak hem, cahil bırakılmışlar için bir şeylerin çok da değişmediğinin hem de sömürgeci mantığın zalim duygusuz ve pragmatist aynılığının görülmesi açısından daha yakın siyasal ve kişisel olaylardan bir derleme yapmak sanırım daha uygun olur:

Katyn katliamı 1940: Çoğunluğu Polonya subaylarından olmak üzere sivillerin de içinde bulunduğu yaklaşık 22 bin kişi enselerinden vurularak öldürülmüş ve dozerlerle açılan geniş çukurlara topluca gömülmüştü.

Tabi bu feci katliamın olağan şüphelisi Adolf Hitler’di. Almanların olayı reddetmesine rağmen gerçek değil propaganda galip gelmiş ve dünya da böyle inanmıştı. Ta ki Sovyetlerde esen glasnost rüzgarları sebebiyle bu konuda da araştırma yapılmasına karar verilene kadar.

Yeltsin döneminde olay tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı; katliam emrini Josef Stalin vermiş, katliamı, kendi de binlerce kişiyi bizzat öldürerek nezaret eden Vassili Blokhin gerçekleştirmişti.

Olayın resmi olarak kabulü 2010 a kadar uzar; ama fail olağan şüpheli Hitler Almanya’sı değil; Stalin’in Sovyetleriydi. Yani dünya 50 yıldan fazla kandırılmıştı.

Halepçe katliamı 1988: Bu kez fail, emri veren, emri icra eden ve kullanılan kimyasal madde belliydi; ama katliam maalesef gündem olamıyordu. Ne elma kokusuyla gelen kimyasalın mağdurları ne Ramazan Öztürkün çektiği o kahredici fotoğraflar, ne katliama ait kamera görüntüleri, Saddam’ın emriyle ‘Kimyasal Ali’ tarafından gerçekleştirilen katliam konusunda hiçbir hassasiyet oluşturmuyordu.

Propaganda yine galip gelmişti çaresizce kaçışan insanların, olduğu yerde can veren 5 bin kişinin acısını detay haber olarak bile görmeyen dünyanın, aynı tip kimyasal silahın İranlılara karşı da defalarca kullanıldığını görüp vicdana gelmesini kim bekleyebilirdi ki? (2013 Mart ayında Halep’te düzenlenen kimyasal saldırının muhalifler tarafından yapıldığı Carla del Ponte başkanlığındaki BM heyeti tarafından raporlanmasına rağmen burada da gerçekler değil propaganda kazanmıştı.)

İşler, dengeler, çıkarlar değişiyor; dünya 2,5 yıl kadar sonra 1. Körfez savaşında Saddam’ın emir verdiği bu kimyasal katliamı hatırlıyor ve Kuveyt i işgal eden Saddam’ın Irak’ını işgalle sonuçlanacak yıkıcı, bezdirici on yılların başlangıcında bir dolgu olarak kullanışlı bulunuyordu.

Oysa 1990 yılında Çöl fırtınası Harekatı yapılırken dünya CNN tarafından gösterilen petrole bulanmış karabatak kuşundan etkilendiği kadar Halepçe katliamından etkilenmemişti. Halbuki petrole bulanmış kuşun bile bambaşka uzak bir sahilden bir görüntü olduğu daha sonraları o görüntüler fonksiyonunu icra ettikten sonra anlaşılacaktı...

Nitekim 2003’teki 2. Körfez harekatının en meşru görülen gerekçesi Irak’ta dünyayı tehdit eden kimyasal silahların bulunmasıydı; ama eski ABD Genelkurmay Başkanı ve dönemin Dışişleri Bakanı Colin Powell kimyasal silah bulamadıklarını, iddianın yanlış istihbarata dayandığını söyleyecekti 2004 yılında.

Iraklılar için daha acı yeni on yıllar “yanlış bir istihbarat” ile başlamış oluyordu.

Serebrenitsa katliamı 1995: Ayrıntıya girmeyelim; eğer vicdan azabı duyup insanlığından utanmayı başaran birkaç kişi olmasaydı ve 16 ayrı toplu mezar bulunmasaydı 2. Dünya Savaşından sonraki en büyük kitlesel katliam ispatlanamayacak, belki söylenti olarak kalacaktı. 11 yıl sonra Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi Radovan karadziç’i savaş suçu işlemekten ve 8 binden fazla insanı öldürmekten 40 yıl hapse mahkum etti..

1937-38 yıllarında Dersim’de şimdilerde özür dilenen olayları o zamanki resmi gerekçeleriyle savunabilen çıkar mı?

6-7 Eylül 1955’te gayrimüslim azınlıklara yapılanları o yalan haberler üzerinden savunabilen…?

Peki Maraş ta bir sinema salonu kundaklamasıyla başlayan katliamları?

 Son örneği kişisel bir mağduriyet hikayesi gibi gözükse de hayatları karartmaya ayarlı enteresan bir aktöre sahip olması açısından Amerika’dan vererek bitirelim.

1989 da “Central Park Beşlisi” olarak anılan, yaşları 14-16 arası olan çocuklardan işkence ve zorla alınan itiraflar ve ebeveynleriyle görüştürülmeden itiraf tutanağını imzalamaları karşılığında "çocuklar zaten serbest bırakılacak" diye kandırılan ve her birinin önce 6 ila 14 yıl ıslah evinde tutularak reşit olması beklendikten sonra hapse atılan bu çocukların masum olduğu, 14 yıl sonra 2002 yılında Matias Reyes adlı tecavüzcünün başka bir suçtan yakalanması ve zanlının Trisha Ellen Meili'ye de tecavüz ettiğini itiraf etmesi ile kanıtlandı ve bu beş çocuk serbest bırakıldı.

Olay sonrası 'Central Park Beşlisi' olarak bilinen Raymond Santana, Antron McCray, Kevin Richardson, Yusef Salaam ve Korey Wise yanlışlıkla suçlanmışlar erken şartlı tahliye olanlar iş bile bulamamış hapis kaldıkları süre zarfında intihar teşebbüsünde bile bulunmuşlardı.

Bu çocukların mahkemesi sırasında gazetelere hem de hemen idam edilmesi gerektiği ile ilgili tam sayda ilanlar veren ve propagandayla çocukları ve ailelerine hayatı zehir eden kişi kimdi biliyor musunuz?

Şimdinin Amerikan başkanı dönemin emlakçısı ve popüler TV programcısı Donald JR Trump.

Trump’ın derhal idam edilmeleri için canhıraş çabaladığı 5 genç için masumiyetleri ortaya çıkınca ifade veren federal ajanlar dava savcısının olay gecesi “sabah mutlaka bana suçlama yapacak birilerini bulun” dediğini itiraf edeceklerdi.

Savcı Linda Fairstein 2002’de emekli olmuş best seller suç romanı yazarı olmuştu. Yayınevlerinin kitaplarını basmayı iptalinden başka pek bir mağduriyet yaşamadı Linda Fairstein tabi Amerikan başkanı olabilen Trump da…. Açılan mağduriyet davası 2014’te sonuçlanmış ve bu Amerikan hukukuna 41 milyon dolar tazminata mal olmuştu…

Yerel ve küresel propaganda aygıtları bu meşrepten tercih ediliyor işte, ama gelin görün ki tarihin ispatsız ısrarlara alerjisi var.

İşte yalan ve ayartmaya alerjisi olan tarih Suriye de ve Irakta, çökmüş bir BOP projesinin yıkarak yakarak ifsat ederek yenilmesinden bahsedecek. Geriye dönüp bakıldığında 30 yıllığına bölgeye çökme planıyla kendi yarattığı DEAŞ propaganda aygıtı ile mücadele tabelasını Direniş Ekseni sayesinde 3 yıl bile dolmadan sökmek zorunda kalıp hırçınlaştığını kaydedecek.

Tarih, yalan ve yanıltma üzerine kurulu sömürü planlarının çöküşünden duyulan kuyruk acısını ve bu acıyı içselleştirenleri de, Şehid Kasım Süleymani’nin ve arkadaşlarının kaybından duyulan yürek acısını da kaydedecek.

Ve toz duman dağıldığında kuyruk acısıyla yürek sancısı bir birinden ayrılacak.

Masalsı fantezi ve propagandalara kanıp yüreği böyle serinleyenler hep olacak belki ama:

İspatsız ısrarlar, bedeli hayatla ödenmiş, hikmetle bezenmiş, fedakarlıkla taçlanmış iddialar karşısında söyleyecek söz bulamayacak.

Er ya da geç bu hep böyle oldu... 

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Metin Yüksel, şehadetinin 41. yılında anılıyor: 23 Şubat Pazar günü Fatih Camii'ndeyiz!
Metin Yüksel, şehadetinin 41. yılında anılıyor: 23 Şubat Pazar günü Fatih Camii'ndeyiz!
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Müslümanlar muhalefet ve özeleştiri kültürünü terk ettiler...
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Müslümanlar muhalefet ve özeleştiri kültürünü terk ettiler...