Yaraların Kabuk Bağlaması...
Cevdet Işık

Yaraların Kabuk Bağlaması...

İnsanlık tarihi. bir baştan bir başa meşguliyet. Gidişler, gelişler, inişler çıkışlar. Sevinçler, üzüntüler, yıkımlar ve onarımlar.

Yaralar. bedensel ve ruhsal yaralar. İyileşen yaralar. İyileşmeyen, sürekli kanayan yaralar.

Her zaman için kanatılmaya müsait yaralar vardır. Bu yaralar kabuk bağlamış yaralardır. Tam iyileşti derken, küçük bir dokunuşla tekrar kanatılan yaralardır bu yaralar.

Bir yerde insan varsa orada yara da vardır. İnsanın tarihi yaraların tarihidir bir bakıma: Tek başına her insanın ve toplum olarak birçok insanın sahip olduğu yaralar.

Küçük yaralar ve büyük yaralar. Şiddeti farklı olan yaralar.

Depremleri düşünelim: Şiddeti yüksek depremler ve şiddeti küçük depremler. Deprem olgusunda, büyük olanlar küçük olanların anası gibidir. Ana deprem doğumunu yapmış ve içindeki yüksek enerjiden kurtulmuştur. Ardından gelenler yani artçı olanlar ise hayata göz kırpan umut çığlıkları gibidir. Tehlike geçmiştir ama yine de unutmamalı olup bitenleri, yaşanan yıkımları.

Toplumsal yaralar, yüksek enerjili depremler gibidir. Patladı mı çökertiyor toplumsal bünyeyi, yerle yeksan ediyor her şeyi. Her ferdin sahip olduğu yara, birer artçı deprem.

Toplumsal depremlerin artçıları ile doğadaki depremlerin artçıları ters orantılı. Artçı depremler, yani yaralar, yani sorunlar toplumsal depremi oluştururken; doğada tam tersi olmakta, depremin kendisi artçı depremleri oluşturuyor.  

Bir yara ki görünmüyor. Tıpkı bir kanser hücresi gibi. Yıllarca taşırsın kanser hücresini kendi hücren olarak. Ama gün gelir bir de fark edersin ki o hücre senin değilmiş. Arkandan hançerlenmiş gibi olursun. Bir çöküş ve sonrasında hazin bir yok oluştur söz konusu olan.

Bir yara ki görünmüyor. Tıpkı pirincin içindeki taşlar gibi. Kaşığını daldırıp ağzına götürdüğün yemeği çiğnemeye başladığında beyninden vurulmuşa dönersin. Ama artık iş işten geçmiş ve felaket meydana gelmiş. Geri dönüşü yoktur bunun.

Bir yara ki görünmüyor. Tıpkı koyun postuna bürünmüş kurtlar gibi. Bir gündoğumunda öldürülmüş çak sayıda koyunla yüz yüze geldiğinde felaketi fark edersin. Ama artık iş işten geçmiştir. Dizlerini ne kadar dövsen de yararı yoktur.

Bir yara ki görünmüyor. Tıpkı inandığını söyleyen münafıklar gibi. Müslüman’dır, mümindir diye bağrına basarsın. Yardıma muhtaç olduğunda yardımına koşarsın. Yükünü alır yüklenirsin. Yol alırsın birlikte. Üzüntüsüne ortak olur, sevincine sevinç katarsın. Ama bir bedir gününde, bir uhud gününde, bir hendek gününde, seni sırtından hançerler. Bir ümitsizlik bulutu olur tepende dolaşır, başını döndürür, gözlerini karartır.

İnsanları da toplumları da görünmeyen yaralar yıkar en çok. Ama neticede zaten bütün edimler birer soru işareti olarak çıkar karşımıza hep.

İnsan, hayatına önem vermiyor. Bu nasıl oluyor? Kendi kendisini kandırıyor. Her şey gündüz gözüyle olup biterken, zamanı gece ve olup bitenleri ise rüya olarak görüyor. Güneşin yakıcı ışıkları bile tesir etmiyor. Gözleri bağlı, körebe oyununda sanki.

‘Hayır, bu bir oyun değil’ diye bağırıp çağıranlara deli gözüyle bakılmakta. Hakikat yaklaşıyor bütün bir ihtişamıyla. En somut ve en soğuk hakikat, bir kasırga olarak her tarafı yakıp yıkmakta. Hala ne olsun ki? ‘Olacak olan olacak’ değil, oluyor zaten, el’an yaşanıyor.

Her gün büyük gürültüler eşliğinde bir çınar devriliyor. Ekilen bütün ekinler sular altında kalıyor. Yavaş yavaş nefes tükeniyor. İnsan daha ne olmasını bekliyor? Taşlar bile ağlarken insan gülmeli mi? Çok ilginç. Yaşadığı hazin öyküyü gülerek karşılama becerisini ancak insan gösterebilir.

Nereye bakarsan bak gözüne ilişenin yaralar olduğunu görürsün. Bu yaralar hep yaralar insanı. Gözler yaralanmış. Artık görme eylemi tarih olmuş. Kulaklar yaralanmış. Dünya sessizliğe bürünmüş. Dönüp bakacağın tek bir ses bile yok. Elini tutup dokunacağın doğru dürüst bir el kalmamış.

Yara içte ve derin olunca, etkisi de büyük oluyor. Öyle ki bir sarhoştan farkı kalmaz insanın: Ne yaptığını ve ne yapacağını artık bilmez.

Ölümü en büyük yara olarak gören gözler vardır. Yok olacağını düşünüyor insan çünkü. Böyle düşünüyor en büyük yara oluyor ölüm. Oysa bu bir sanrıdır.

Ölüm sadece bir kapı; zamanı gelince herkesin açacağı bir kapı. Bir boyuttan bir boyuta açılan bir kapı.

Onun için insan önce ölümü iyileştirmeli. Ölüm kabuk bağlamamalı, ölüm iyileşmeli. Hatta ve hatta ölüm sevilmeli. Ölüm sevilirse insan da sevinir. Ama her şeyden önce bu bir inanç meselesi. Bir düşünce, bir görüş, bir bakış ve bir konumlanış sorunu.

Sorunlarımız yaralarımızdır bizim. Sorunlar ertelenince, yaralar da kabuk bağlar. İyileşiyor diye yaraların kabuk bağlaması yanıltmamalı. Her an kan kaybı riski vardır. Nerden ve nasıl bir darbe gelir bilinmez çünkü.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Mehmet Irmak yazdı: Efsane Komutana Selam
Mehmet Irmak yazdı: Efsane Komutana Selam
Mücahit Gültekin’den Kasım Süleymani yazısı: Neye Seviniyorsun?
Mücahit Gültekin’den Kasım Süleymani yazısı: Neye Seviniyorsun?