Yine Bir 24 Kasım Daha Geldi...
Harun Yılmaz

Yine Bir 24 Kasım Daha Geldi...

Her 24 Kasım’ın sene-i devriyelerinde, öncelikle “öğretmen” sözcüğü açıklamaya muhtaçtır. Çünkü bilindiği üzere 24 Kasım, resmî kutlamalarda “öğretmenler günü” olarak ifade edilir.

Öğretmen sözcüğü, kendi içinde, yapılmakta olan işe, yani eğitim ve öğretime olumsuzluk yükleyen, etimolojik kökleri bulunmayan kısır bir ifadedir. Nasıl olumsuzluk yükler; danış-MA, yıka-MA, uygula-MA sözcüklerinde olduğu gibi görünüşte ifaya dönük, ancak fonetik olarak yapmamayı, etmemeyi betimleyen bir söyleme tarzıdır; bugünkü dilimizde bolca örneği bulunan “pesimist” bir sözcüktür öğretmen.

Kamunun ruhunda kolay vazgeçilebilesi bir sözcük olduğu için, dikkat edilirse, ilkokul bittikten sonra, öğretmen hitabı düşer, “hocam” hitabı öğrencilerin, velilerin ve toplumun dilinde kendiliğinden bunun yerine ikame olur.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın adının, eskiden Maarif Vekaleti olarak ifade edildiği gibi, bugün kullanılan öğretmen sözcüğünün yerine de (Ar. ilim, âlim, ulema, allame… ile aynı kökten) “muallim” kullanılmaktaydı.

Eğitim, dar anlamda, bir canlıyı belli hareketleri yapmaya yönlendirme şeklinde ifade edilebilir; ancak maarif sözcüğü, maruf, marifet, müfredat, arif, arife, itiraf, mütearife, örf (araf), tarif (tarife) gibi aynı kökten gelen birçok anlamı ifade eder.

Bu kavramsal izahtan sonra, gelelim öğretmenler gününün şahsi hissiyatımdaki yansımalarına:

İlk, orta ve lise yıllarında, her öğrenci (bunun da kadim anlamda doğrusu “talebe”dir) gibi resim derslerimiz vardı ve her 24 Kasım’da “öğretmenler günü” temalı çizimler istenirdi. Bu çizimlerde de standart görsel illa ki, eski ile yeninin kıyaslaması olmalıydı.

Buna göre, resim sayfası dikey bir çizgiyle tam ortadan ikiye bölünür, bir tarafa kara çarşaflar içindeki kız öğrencilere, kara sakallı, eli sopalı bir hocanın ders verdiğini tasvir eden bir resim çizilir, diğer tarafa ise gayet modern giysiler içinde mini etekli bir kız öğrenci ile sabi sübyan bir erkek öğrencinin gülücüklerle, öğretmenlerine çiçek sunmaları resmedilirdi.

Çocuk saflığıyla böyle resimler çizerken, daha ilkokuldan itibaren limon gibi sıkılan kulaklarımızı, yanaklarımızda patlayan tokatları, sıra dayaklarında gürgen sopaların avuçlarımızı kızartmasını unuturduk nedense…

Oysa Osmanlı’ya atıfla resmettiğimiz bu dayak seremonileri, 24 Kasım resim ödevlerinde gülücüklerle çiçek sunan modern dönemin çocuklarının da kaderiydi; okulda, askerde, sokakta, evde… Muhatabı “bir annenin evladı” olduğu düşünülmeksizin acımadan atılan bu dayak fasıllarına, her kurumda, her noktada denk gelmeyenimiz var mıdır?

Mesela; ortaokul yıllarında adı Filiz olan, daha 10-11 yaşlarındaki bir sınıf arkadaşımıza sebepsiz yere takan bir Türkçe öğretmenimiz vardı (hatırlayabilseydim bu adi yaratığın adını yazardım); her ders, bu kızcağızın kafasının yazı tahtasına vurulmasına kadar yediği dayakla başlardık derse. Pozitif hukuk sistemlerinde zamanaşımı ile düşen bu tür zulümler, neyse ki ahiret yurdunda unutulmayacak ve cezasız kalmayacak.

Yine başka bir misal; adı Kenan olan, Fransızca dersimize giren bir sınıf öğretmenimiz vardı; Yavuz Sultan Selim’in kulağındaki küpenin bilindik hikâyesini anlatarak, “bu da sizin kulağınıza küpe olsun” nasihatinin akabinde patlayan tokatlarla beraber yanaklarımız kıpkırmızı olurdu.

Mesela; ortaokulda okuduğum yıllarda beklemeli sistem vardı; bir dersten kalırsan ve öğretmenler kurulu kararıyla da geçememişsen, bir sonraki yılı dışarıda geçiriyorsun ve sonra, daha önceki sınıf arkadaşlarından bir sene geride, yani alt sınıfta devam ediyorsun. Öğretmen Kenan, bir sonraki yıl Fransızcanın seçmeli ders olacağını bile bile, o yıl beni bırakmış, dışarıda beklediğim sene Fransızca seçmeli ders olmuş, tekrar okula başladığımda Fransızca tekrar zorunlu tutulmuştu; ama bu öğretmen tam bir yılımı heba etmişti sonuçta.

Örnek çok…

Ancak benim hiç unutamadığım şey daha başka;

Sene 2008. 35 yaşına gelmişim.

Sol diz kapağımda devam edegelen bir ağrı var son birkaç yıldır varlığını gittikçe daha çok hissettiren. Daha genç iken bunu ya hissetmiyordum ya da bedensel yaşlanmaya bağlı zayıflama olmadığı için ortaya çıkmamıştı.

Bazı sabahlar kalkınca, dizimdeki ağrının kaynağını bilemediğimden, acaba farkına varmadan sehpaya mı, yoksa masaya mı çarptım, gibi sebepler arıyordum.

En nihayetinde doktora gittim; röntgen, MR, renkli MR dâhil birçok film çekilip, tahliller yapıldı.

Doktorlar net bir teşhis koyamadılar.

Kemikleri kuvvetlendiren bir toz ilaç yazıldı en son, ancak bu ağrı ara ara hâlâ “ben buradayım, seninleyim” der bana.

“Madem hiçbir film ve tahlille teşhis edilemedi, neden olabilir hocam.” dedim.

Doktor, geçmişle illiyet bağı kurabileceğim, amiyane tabirle jetonumu düşüren şu izahatı yaptı; “Muhtemelen çocukken, bu dizine kuvvetli bir darbe almışsın. Çünkü diğer dizinde böyle bir yorum yapabileceğim bulgu görünmüyor.”

Sene 1985; 12 yaşındayım.

Adana Atatürk Ortaokulu’nda 2’inci sınıftayım, öğlenciyim. Okula her zaman biraz erken gidiyoruz, oynuyoruz, gülüp eğleniyoruz…

Okulun bahçesi iki parçalı; bir parçası kod farkı olarak biraz yüksekte ve bu alanda sıraya girip, okul müdürünün, öğretmenlerin nutuklarını dinliyoruz. Diğer parça ise biraz düşük ve bu alanda öğretmenler, öğrenciler top koşturuyor.

Okula erken gelmişim her zamanki gibi.

Öğretmenler bahçenin bu kısmında top oynuyor. Diğer birçok öğrenci gibi ben de, kod farkı yüksek olan tarafa oturup, sandalyeye otururmuş gibi ayaklarımı düşük tarafa basmıştım.

Bu şekilde oturan en az 50-60 çocuktuk.

Top oynayan öğretmenlerden biri, en sağdan başlayarak, ayakları böyle top koşturulan alana basarak oturan çocuklara tek tek tekme atarak gelmeye başladı. Biraz aklımız yetse, kaçarız; ama çocuk saflığıyla mıdır, bunlar bizim öğretmenlerimizdir, diyerek zarar gelmeyeceğine inanmışlığımızdan mıdır nedir, ayaklarımızı çekip kaçamıyoruz. Tek ben değil, tüm çocuklar böyleyiz; hipnoz edilmişçesine o tekmeleri yiyoruz…

Böyle bakakalmış hâlimle düşünürken, bu o.çocuğu öğretmenin sert, acı veren tekmesi, travmatik etkisi yıllar sonra ortaya çıkacak olan sol dizimde patladı.

Meğer, öğretmen bozuntularından oluşan bu takımın, bu yükseltiyi kullanarak duvar pası yapabilmelerine mani oluyormuşuz; içlerinden en piç olanı ise, çocukların ayaklarına çarpan top, duvar pası olarak geçemediği için temizlik yapmış olmuşmuş.

Uzun bir süre okuldan eve, evden okula aksayarak gidip geldim.

Canparesi evladına anası babası sormaz mı hiç, “evladım neyin var, niye aksıyorsun?”

Tabi ki sorar; ancak “yere düştüm” demiştim.

İşte 24 Kasım deyince, modern eğitim sisteminde aklıma sadece bunlar geliyor.

Allah bu ülkeye, içinde maarif, muallim, tedrisat ve talebe olan bir ilim sistemi ihsan etsin.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...