Aklın Hakikatinden Uzaklaşmak
Cevdet Işık

Aklın Hakikatinden Uzaklaşmak

İnsanın varoluş amacı, her daim hakikatle arkadaş olmaktır. Burada Hz. Peygamberi ve arkadaşlarını hatırlayalım. Onların arkadaşlıklarının dayandıkları temelleri unutmayalım.

Arkadaşlığın hakikatini ‘destek olma’ sıfatı oluşturmaktadır. Yani demek istiyoruz ki, arkadaşlıkta sergilenen görüntü özne-özne ilişkisinin oluşturduğu görüntüdür.

Bir arkadaşlıkta özne-nesne ilişkisi varsa, o arkadaşlığın ömrü az olur. Özne nesne ilişkisinde akıl ve irade değil, güç belirleyicidir. Güç sahibinin gücü bittiğinde, arkadaşlık da bitmiş olur. (Beyin gücü, bilek gücü, bilgi gücü, para, mal ve makam gücü…)

Hem oluşması istenen yararın kapsamlılığı bakımından hem de yararın ömrü bakımından, arkadaşlıkta arzulanan ilişkiler, ancak nitelikler esas alınarak mümkün hale gelebilir. Nitelikler ilkelerle ilişkilidir. Niteliklerle, karizmatik liderlerin rehberliği sona ermiştir. Niteliklerin rehberliğini aklın hakikatiyle buluşturduğumuzda, temsiliyet sorununu da çözmüş oluruz. (Yeniden dirilişin başlangıcı.)  

Niteliklerin inşası için tarafların özne durumunda olmaları gerekmektedir. Özne durumunda olmak demek, bütün bir eleştirel ufukları açarak bakmak demektir. Eksiklikleri veya fazlalıkları ancak eleştirel ufka sahip olanlar görebilir. Bilal’i, Mus’abı, Ebzeri, Ali’yi, Ömer’i, Ebubekir’i… bu cümleden olarak hatırlayalım.

Arkadaşlığı oluşturan taraflar özne durumunda olurlarsa, insanı insan kılan akıl daima faal bir duruma geçer ve böylece insanın failliği de söz konusu olur. Bu aşamadan sonra ‘eleştirel akıl’ denilen sorgulayan ve anlamaya çalışan akletme yetisi hep devreye girer. Yüzyıllardır bizim en büyük eksikliğimizi bu husus oluşturmuştur.

Hakikatle arkadaş olmak demek, hakikatle özne-özne ilişkisi içinde olmak demektir. İnsan canlı ve fakat hakikat cansızdır. Cansız bir şey nasıl özne olabilir? Önce, canlılığın sadece biyolojik bir canlılıktan ibaret olmadığını bilelim. Sonra da anlamın ve anlamanın (akletme), dinamik yapısını düşünelim.

İnsan, bir özne olarak hakikati tanımalıdır. Hakikat de bir özne olarak insanı aydınlatmalıdır. (Bu özellikler yoksa o zaman iki mevta karşı karşıyadır.) Böylece eksen olarak üzerinde hayat sürdürdüğümüz misyondan ve öte’leri de kapsam alanına dâhil eden vizyondan kopmadan aklın hakikatiyle yaşamak mümkün hale gelir.

Hiçbir sahtekâr, hakikati alt edecek bir güce sahip değildir. (Tarih boyunca tanıklık ettiğimiz, zalim-mazlum ilişkisini göz önüne getirelim. Kim gelip, kim mağlup?) Ancak hakikatin tasavvurlardaki zayıflığıdır ki, bir yanılsamayla yenilgi olarak düşünülen bir imaj söz konusu olmaktadır. Bu durum, hakikatin özüyle ilgili bir durum olmayıp, yanlış bir algı ve tanımanın sonucu olarak hakikate sahip olduğunu düşünen insanla ilgili bir durumdur.

Aklın hakikatinden uzaklaşmak insanın felaketidir: Her türlü pisliğe mahkûm olmak, yaşamı alçaltıcı bir tarzda sürdürmek: Felaha doğru yelken açmak yerine, felaketi kendi iradesiyle seçmek: Kendi kendine zulmetmek, fırtınalı gecelerde pusulasız kalmak… (Dünyada onursuz bir hayat, ahirette ise ateş: Veyl o kimselere!)

Biz İslam Milleti bilincini kaybettik. Uzun bir zamandır aklı tahfif ve tahkir ederek aklın hakikatinden uzaklaştık. Aklı süfli emelleri için kullanarak dünyayı ateşe verenlerin, kan gölüne çevirenlerin yolunu ve hayat tarzlarını taklit eder duruma geldik. Durum bundan ibaret olunca, öteden beri bize diş bileyenler, koyun sürüsüne dalan kurtlar gibi içimize dalarak, bizi darma duman ettiler. (Modern zamanlarda içine düştüğümüz duruma bakın. Müzelik hale gelmiş kültürel bazı mitlerle avunur bir durumdan öteye geçmeyen bir perişanlık!)

Öncelikle kendimizi ve yaşadığımız dünyayı görecek gözlerden yoksunuz. Kimin ne söylediğini işitecek kulaklardan mahrumuz. Olup bitenlere anlam verecek, en uygun değerlendirmeyi yapacak akletme yetisini yitirmiş olan işi bitmiş ve işlevsiz bir ölüden farksızız. “Allah katında yerde debelenenlerin en kötüsü (bir türlü) akıl erdirmez olan sağır ve dilsizlerdir.” (8:22) (Ne yazık ki biz Müslümanlar, yerde debelenmekten öte bir şey yapmamaktayız. Çünkü aklı bir virüs telakki eder hale geldik ve aklın hakikatinden uzaklaştık.)

Aklın hakikatinden uzaklaşmanın neticesi, aklı kullanmamaktır. Aklı kullanmamak demek, varoluş hikmetinden sapmak demektir. Bunun sonucunda ise özgürlüğün ortadan kalkması ve dünya ile sınırlı bir varoluş felsefesine mahkûmiyetin kader haline gelmesi söz konusudur. Dünyevileşme denen sekülerleşmenin temeli böylece atılmış oluyor.

Aklın hakikati, aklın yaratılış amacı doğrultusunda kullanılmasını gerektirir. Aslında bütün varlıkların varoluş hakikatini, varoluş amaçları oluşturmaktadır. Varlıkların yaratılış amacının dışına çıkmak suretiyle farklı bir istikamette seyretmesi, hakikatten sapması ile eşanlamlı bir durumu ifade eder.

Batı medeniyetinde akıl hakikatin ölçüsü kabul edilmek suretiyle, büyük bir sapma yaşanmıştır. Böylece en başta Allah olmak üzere, bütün bir varlık âlemindeki varlıklara zulüm edilmiştir. Aklın okuması gereken insan, doğa ve evren yanlış okumaların konusu olmuştur. Allah’a ait olan sıfatlar görmezden gelinerek, insanın tanrılaşma yolu açılmıştır. Kendisini tanrı kabul eden insanların egemen olduğu dünyada ise en büyük zulümlere imza atılmıştır. İşte insanlığın en kadim sorunu da böylece ortaya çıkmıştır. (Allah’tan başka ilah olduğu hususu.)

Aklın yaratılış amacı, tanıklık ettiklerimize akıl erdirmektir. Akıl erdirmeyle birlikte aklın hakikatine erişilmiş olur. “Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar. Korkup sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (12:109) (Geçmişte firavunlar ve nemrutlar! Günümüzde ise devlet bazında ABD, İngiltere, Rusya, Fransa, Çin… ila ahir.)

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...