istanbul escort

instagram buy followers

kaçak iddaa kaçak bahis güvenilir bahis siteleri iddaa siteleri en iyi bahis siteleri illegal bahis en iyi canlı bahis siteleri casino siteleri canlı bahis siteleri ensobet üyelik bonus veren siteler

Ümmi Bir Peygamberi Cahil Yapmak
Harun Yılmaz

Ümmi Bir Peygamberi Cahil Yapmak

“Miladi takvime göre doğum günü 20 Nisan 571, Pazartesi günü sabahı olan Peygamber’imizin aziz hatırasına ithafen!”

 

Ümmi sözcüğünün kökeninin Arapça değil, İbranice olduğunu saptayan Filistinli âlim Şeyh ElMakdisi, “Ömrü boyunca peygamberlerininümmiliğiyle (cahilliğiyle) övünen başka bir ümmet görmediğini.” söyler.

Doğrudur; “Ümmi” kelimesinin ve vasfının “okuma yazma bilmeme, cahil olma” şeklinde anlaşılmasına karşı yapılan birçok itiraziizahata, “aykırı olmak” ithamıylataarruz edilmiş, müddeileri itibarsız sayılmış, sonuçta peygamberinin cahilliğiyle, okuma yazma bilmeyişiyle övünen bir ümmet ortaya çıkmıştır.

Ümmi kelimesi sözlükte, anasından doğduğu gibi kalan; yeni bir bilgi edinmemiş olan; okuma yazma bilmeyen gibi anlamlara gelir. Arap dilinde “ümm” anne ve bir şeyin aslı gibi anlamlar taşır.

Istılahî olarak “Kitabî bilgiyle zihni doldurulmamış, doğal hâli üzere kalmış, okuma yazma bilmeyip tahsil görmemiş kimse” anlamındadır. “Bildikleri ve söyledikleri yazılı bir kaynaktan alınmamış” ya da “Allah’ın gönderdiği bir peygamberi ve bir kitabı tasdik etmemiş olan kimse” demektir. Buna göre dönemin Arapları (içlerinde okuma yazma bilenler de dâhil), Yahudiler ve Hıristiyanlar açısından ümmi topluluklardır. Yahudiler, Tevrat okumamış kavimlere “ümmi” derlerdi.

Ümmî kelimesinin “ümm” ile aynı kökten geldiği, “asıl, esas, anne” gibi manaları havi olduğu; dolayısıyla da ümmî denildiğinde “anasından doğduğu gibi olan, aslı üzere bulunan, okuma yazma bilmeyen” şeklindeki anlamlar kelimeye sonradan yüklenmiştir.

İslam öncesi dönemde “Aramice yazı dilini bilmeyen, sadece avam dili (Arapça) bilen” anlamına gelen sözcük, sonradan “okuması yazması olmayan, cahil” anlamına evrilerek, galat-ı meşhur olmuştur.

Ümmî kelimesine verilen bu “okuma yazma bilmeyen, cahil” anlamının mimarı dilci ve Kelamcı olan Zeccâc’tır. Sonraki dilci âlimler de bu manayı kullanmayı tercih etmişlerdir. Oysa“ümmi” kelimesiZeccâc’dan bir asır önce vefat etmiş olan dil, fıkıh ve tefsir âlimiFerrâ tarafından ümmet/toplum kökeninden hareketle “kendisine kutsal kitap verilmemiş olan kişi/kavim” şeklinde tanımlanmıştır. İlmiyle otorite olan büyük sahabeİbni Abbas da “ümmi” sözcüğünü bu manada kullandığı hâlde, bu kelimenin böylesine tağyir edilmesindeki niyeti ancak Allah bilir. Allah’ın “Kur’an’ı kıyamete kadar ben koruyacağım” ahdi sanki kifayetsiz kalmış da, Zeccac, vahyi korumanın ikinci bir yolu olarak Hz. Peygamberi de cahil yapmak, okuma yazma bilmediğini iddia etmek gafletiyle düşünmüş de olabilir. Bunu bilemeyiz.

Bu kısa izahtan sonra anlaşılmaktadır ki,bu kelime “okuryazarlıkla” doğrudan ilgili değildir. Aksine tüm semavi kitaplarda “ilahi vahye muhatap olmamış, ehl-i kitaba dâhil olmamış’’ anlamlarına gelmektedir.

Aslında bu kadar lügatiizahatlara gerek kalmadan şu başlıklara bakılıp, bazı sorular sorularak ciddi bir neticeye varılabilir:

  1. Hz. Peygamber’in zekâsı: Allah’tan, duasını üzerimden, varlığını başımdan eksik etmemesini dilediğim, okuma yazmayı kendi başına öğrenen mazlum bir annem var. Köy yerinde doğmuş ve büyümüş. 1950’li yılların şartlarında okula gidememiş. Ancak yazılı hiçbir şeyi okuyamamanın acısıyla, ben ilkokula gittiğim zamanlarda, öğretmenimin verdiği derslere beni çalıştırırken okumayı, çivi yazısı gibi de olsa yazmayı öğrenmişti. Bu imkân ve yetenek içerisinde okumayı, yazmayı öğrenen anneme kıyasla, Hz. Peygamber’in ne kadar zeki olduğu tartışılamaz.

Hayat hikâyesine baktığımızda Hz. Peygamber’in, dönemindeki Mekke standartlarına göre oldukça kültürlü ve zeki biri olduğu gayet net şekilde anlaşılır. Ezber yeteneği de çok ileridedir üstelik (Cebrail (as) ile indirilen ayetleri tek mukabelede ezberlemiş olması gibi).Üstelik Hz. Peygamber’in okuma yazmaya, ilmene derece önem verdiği bilinir. Buna rağmen okuma yazmayı öğrenememesi, hatta öğrenmekten itinayla kaçınması için hususen gayret göstermiş olmalıdır.

  1. Dedesi ve amcalarının özel ilgisi:Şöyle bir örnek verelim;çok geniş bir ailenin hatrı sayılır derecede zengin bir üyesisiniz. Bu ailenin toplum nezdinde hayli itibarı ve aile üyelerinin şerefi var. Birgün kardeşiniz öldü ve geride çocuk yaşta bir yetim bıraktı. Bu yetimi yetimhaneye bırakamazsınız; hem aile şerefine leke sürer hem zenginlik ve şanınıza yakışmaz. Kendi çocuklarınızı en iyi okullara gönderirken, gerek çevre tarafından kınanma, gerekse vicdanın baskısıyla yetim yeğeninizi ihmal eder misiniz? Elbette hayır; kardeşinizin emaneti olan bu yetimi en iyi okullara gönderir, en iyi imkânlarla yetişmesini sağlarsınız.

      Şimdi düşünün; kabileciliğin ne derece ehemmiyetli olduğu bilinen bir şehirdir Mekke. Kabile ve kavmiyetçiliğin bir şeref ve itibar meselesi olduğu Cahiliye Mekke döneminde, itibarlı bir kabilenin, âlim ve çok iyi yetişmiş ekâbirleri, Abdulmuttalib, Ebu Talib, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve vahyin tebliğinden sonraki âlim arkadaşları, öz kardeşleri ve has arkadaşları Abdullah’ın oğlu yetim Muhammed’i boş ve sahipsiz bırakırlar mı?

Hem bir itibar ve şereftir soyundan olana sahip çıkmak hem de güvenlik kaygısıyla bir gerekliliktir. Dedesi Abdulmuttalib’in, amcası Ebu Talib’in ne derece özel önem gösterdiklerini de biliriz yetim Muhammed’e. Hatta o kadar kıymetlidir ki, yetim Muhammed sofraya oturmadan kendi çocuklarının yemeğe el uzatmasına izin vermez amcasıEbu Talib. Daha kendisine vahyin tebliğ edilmediği ve dolayısıyla düşmanlığın oluşmadığı bu dönemlerde, topluluk içerisinde hayli itibarlı ve ciddi ilim sahibi olan bu kimselerin, çok sevdikleri yeğenleri Muhammed’e okuma yazmayı öğretmemesi mümkün müdür?

3. Kervanlarla yolculuk etmesi: Yetim Muhammed, daha küçük yaşlardayken ticareti öğrenmesi için, amcalarının özel himayesinde Hicaz dışına gidip gelen kervanlarla yolculuk etmiştir. Bu yolculuklarında elbette değişik kültürleri tanırken, aynı esnada ister istemez yazının, hesabın ehemmiyetini görmüş olmalıdır. Daha bu yaşlardayken, emsallerine göre hayli zeki olan bir çocuk, ezberleme yeteneğinin önemsendiği bir toplulukta yaşarken, sağda solda gördükleriyle bile bir şey öğrenemez mi?

4. Hatice’nin kervanı ve muhasebesi: Hz. Hatice, el emin sıfatını haiz olması hasebiyle kendi kervanlarını Genç Muhammed’e emanet etmiştir. Kervanın yöneticiliği ve muhasebesi kendisine ait olan Muhammed’in okuma yazma bilmemesi anlaşılır bir şey midir? Okuma yazma bilmiyor idiyse, kervanın hesaplarını nasıl tutabilmiştir? Okuma yazma bilmez, ama sayıları, hesap tutmayı bilir demek mantıklı mıdır?

5. Bedir’de okuma yazma öğreten esirlerin serbest bırakılması:Dehasını en kati müşriklerin bile inkâr etmediği derecede zeki bir insan olan Hz. Peygamber, Bedir Savaşı’nda esir alınan müşriklere hitaben, “okuma yazma bilmeyen her on Müslüman’a, okumayı ve yazmayı öğreten esirlerin serbest bırakılacağını” vadetmiştir. Kendisi okuma yazma bilmezken, bana da öğretin dememiş olması mantıklı bir izahtan yoksun olmaz mı?

6. Hudeybiye’de yazıyı silmesi:Hz. Peygamber, Kureyşli müşriklerle Hudeybiye Antlaşmasını yaparken “Bu, Allah’ın Resulü Muhammed ile Amr bin Süheyl arasında…” şeklinde yazdırınca, Süheyl itiraz etmiş,“Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik, zaten seninle savaşmazdık.” demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber antlaşmayı yazan Hz. Ali’ye “onu sil” şeklinde talimat vermişti. Ancak Hz. Ali bundan çekinmiş, Peygamber de burayı kendi eliyle silerek“Bu antlaşma, Muhammed bin Abdullah ile…” şeklinde düzeltmişti. Hadisenin bu kısmı dahi zamanla “cahilliğin tahkimi için” Hz. Ali’ye “göster o yazdığını, ben sileyim” şeklinde değiştirilmiştir. Kendisi silmekten kaçınan Hz. Ali, silinsin diye yazdığı yeri gösterir miydi peki? Ayrıca “Allah Rasulü” hitabını silmekten imtina ve içtinap eden Hz. Ali, bunu silmediği gibi, karşı çıktığı bir cümleyi yazmazdı da. Onun silmediği ve yazmadığı yazıyı silip, Amr bin Süheyl’in istediği gibi “Abdullah oğlu Muhammed” şeklinde yeniden yazan kimdi? Tabi ki, Hz. Peygamber’in bizzat kendisiydi.

7. Neden kâtip kullandığı:Hz. Peygamber, inzal olan vahyi, yanından ayırmadığı vahiy kâtipleri aracılığıyla yazdırmıştır. Bu fiili de O’nun okuması yazması olmadığına delil sayılmıştır. Oysa Hz. Peygamber, aynı zamanda bir devlet başkanıdır ve devlet başkanlarının kâtip kullanması âdettendir. Bugün örneğin bizim cumhurbaşkanımız, talimatlarını daktilonun başına geçip kendi mi yazmaktadır? Elbettekâtip kullanmaktadır. Buna bakarak cumhurbaşkanı okuma yazma bilmiyor diyebilir miyiz?Üstelik Allah’ın Resulü, yalancı peygamber Müseyleme’ye ikaz anlamındaki mektubu bizzat kendisi yazmıştır.

8. Önceki peygamberlerin neden ümmi olmadığı: Hz. Peygamber’in ümmiliğinin okuması yazması olmadığı şeklinde ifade edilmesinin temel sebebi, vahyin O’nun sözleri olmadığının delillendirilmesi içindir. Bu,iki sebeple çok saçmadır; çünkü Hz. Peygamber, eğer gerçekten vahyi değiştirecekse, öncelikle zaten bir peygamber olamazdı; ikincisi, Cebrail’in kendisine söylediklerini kâtibe yazdırırken yanlış aktarabilirdi; üçüncü olarak, okuması yazması olmadığı için, eğer kâtiplerden biri kötü niyetli olursa, yazıya yanlış geçirilmesini engelleyemezdi. Ayrıca, diğer peygamberler de, bu anlamda ümmi idiler; ama hiçbiri hakkında okuma yazma bilmezdi gibi bire iddia mevzu bahis olmamıştı. Diğer peygamberlerde vahyin korunması saikini düşünmemiş tarihçiler ve müfessirler, neden son peygamberin ümmiliğini, okuma yazma bilmemek şeklinde anlamlandırıp, vahyi korumaya (!) kalkışmaktadırlar?

Ayrıca burada mühim bir soru sormak icap eder; madem Allah, nüzul ettiği vahyi korumak istediği için Hz. Peygamber’i okuma yazma bilmeyen biri olarak seçti; peki, O’ndan öncekilerde aynı yolu neden tercih etmedi? Âdem’den bu yana tüm peygamberlerin de okuma yazma bilmemesi iktiza etmez miydi? Oysa tüm peygamberler de, son Peygamber gibi muharref kitaplara ve başka dinlere ait metinlere dair ümmiydiler.

9. Nebi sıfatıyla vahyin muhatabı olma özelliği: Diğer delillerle birlikte, hatta onlardan da üst seviyede Hz. Peygamber’in,ümmiliğininokuryazar olmama iddiasını çürüten en önemli ispat, “nebi” sıfatıyla vahyin inzalinde ve insanlara aktarılmasında muhatap alınmasıdır. Çünkü vahiy alan kişi olmakla (galat-ı meşhur manada bildiğimiz) ümmilik aynı kişide zaten birleşemez. Bir başka deyişle (bu manada) cehalet ve nübüvvet aynı kişide birleşemez.

Maalesef İslam tarihinde ümmilik, okuryazar olmamak anlamında Hz. Peygamber’in risaletinin kanıtı ve vahyin güvenliği olarak görülmüştür.Ümmilik, okuma yazma bilmeyerek, vahyi bir insanın yazabilmesinden korumak anlamına geliyorsa, eğitimöğretiminM.S. 632’den sonra gittikçe yaygınlaştığı, okuryazarlığın artık bir ayrıcalık olmaktan çıktığı günümüzde Kur'an nasıl korunacaktır? Hz. Peygamber vefat ettikten hemen sonra, birçok hainane metotla pekâlâ Kur’an’ın bir benzerinin ortaya konması mümkün olurdu. Oysaki Allah, Kur’an’ın bir benzerinin kıyamete kadar ortaya konamayacağı konusunda insanlığa ve cinler âlemine meydan okumuştur. (İsrâ 88)

İkra emrinin niteliği: Peki inen ilk ayet olan Alâk suresinin “İkra! Bism-i Rabbikellezihalak” (Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku) emrini nasıl anlayacağız ve bu emreHz. Peygamber’in “Ben okuma bilmem” şeklindeki cevabını ne yapacağız?

Doğrusu şöyle olmalıdır; “Neyi okuyayım veya nasıl okuyayım?” Burada “oku, denilince sen ne yaptın” sorusuna, “ben okuma bilmem” cevabının verildiğine dair tek kaynak Hz. Ayşe’dir. Oysa daha o ilk sıcak anda Hz. Hatice ve sonrasında diğer eşleri veya başka hiçbir sahabe bu soruyu sormamıştır. Maalesef bazı tarihçiler, bu yalanı da Hz. Ayşe’nin üzerine bırakmışlardır.

Peki, “İkra/Oku” ne demektir? Buradaki “oku” kelimesi cümlede temel anlam olarak değil, yan anlam olarak kullanılmıştır. Temel anlam, yazılı bir metnin okunması iken, yan anlam, bir durumun, bir hâlin okunmasıdır.

Bir örnekle izah edelim; arkadaşınıza bakıyorsunuz üzgün veya sevinçli, ama bunu belli etmemeye çalışıyor. Mecazi anlamda şunu dersiniz; “Benden gizliyorsun, ama yüzünden okuyorum, senin bir şeye canın sıkılmış” veya “gözünden okuyorum, çok sevinçlisin...”

Abdullah oğlu Muhammed, vahye muhatap olmazken, şirke bulaşmamış, puta tapmamış, yani temiz yaşamış biriydi. Kavminin hâline çok üzülüyor, ama nasıl müdahale edeceğini, neresinden tutacağını da bilmiyordu. Allah bu konuda şöyle demektedir: “İşte böylece sana da emrimizle Kur'an'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin...” (Şura 52)

İşte Allah, bu hâlde acı çeken, derdi olanAbdullah’ın oğlu Muhammed’e aslında şöyle hitap etmektedir; “Hani sen kavmine bakıp, onların durumuna üzülüyordun. Onların içinde bulunduğu bu hâli Abdullah oğlu Muhammed olarak okuyordun, ama bir çıkmazdaydın. Şimdi şartları, kavminin durumunu artık Abdullah oğlu Muhammed olarak değil, Allah’ın Rasulü Muhammed olarak, O’nun adıyla oku!”İşte buradaki “oku” kelimesi bu manadadır.

Miladi takvime göre Hz. Peygamber’indoğum yıldönümü olan bugünde, doğruyu bulup, bilip, gereğini yaşamak ve alnı açık bir şekilde teslim-i ruh eylemeyi nasip etsin Allah hepimize.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.
İstanbul'da onlarca ANNE uyuşturucu satıcılarına karşı sokağa döküldü: Yeter Artık..
İstanbul'da onlarca ANNE uyuşturucu satıcılarına karşı sokağa döküldü: Yeter Artık..