İmam Humeyni Düşüncesinde ve İslam Devrimi'nin 40 Yıllık Sürecinde İslami Vahdet
Ramazan DEVECİ

İmam Humeyni Düşüncesinde ve İslam Devrimi'nin 40 Yıllık Sürecinde İslami Vahdet

İslam Devrimi'nin olduğu yıllarda dünya iki kutba ayrılmıştı. Doğu bloku kominizmi, batı bloku kapitalizmi temsil ediyordu. Dünyada üçüncü bir alternatif yoktu. “Lâ Şarqıyye Lâ Garbiyye Hükûmet-i İslâmiyye” diyerek İslam Devrimi insanlığa üçüncü bir alternatifin varlığını ilan etti.

İslam dünyasında, özelliklede ülkemizde dini mücadele kominizim karşıtlığı ile özdeşti. Amerika medeniyetin beşiği olarak görülür, kominizme karşı Amerika savunulurdu.

İmam Humeyni rahmetli, İslam Devrimi'ni gerçekleştirdiğinde, ne doğu ne batı illa İslam söylemini ifade ederken özellikle Amerika tehlikesine dikkat çekmiş, Amerika’nın büyük şeytan olduğunu vurgulamıştı.

Bugün daha iyi anlaşılan bu söylem o günler için gerçek bir ferasetin ifadesi idi. İmam büyük şeytan Amerika ile birlikte İslam dünyasında Amerikancı İslam tehlikesine de vurgu yapmıştı.

İmam Humeyni’nin önderliğinde gerçekleşen İslam Devrimi'nin şiarları Tevhid- Adalet- Özgürlük ve Vahdetti. Bu şiarlara Kudüs’ün özgürlüğü mücadelesini de ekleyebiliriz.

İmam Humeyni’nin mücadelesinin merkezinde devrimden önce de devrimden sonra da Tevhid ve adaletten sonrasında da Müslümanların vahdeti-birliği ve Kudüs’ün özgürlüğü davası vardı.

İmam, İslam Devrimi'ni gerçekleştirdiğinde İran toplumunda devrime milli bir renk vermek isteyenler, mezhebi bir renk vermek isteyenler vardı. Bugünde var.

İslam devriminin ilk Başbakanı Mehdi Bezirgan, İmam ile anlaşmazlığa düştüklerinde söyle demişti:“İmamla anlaşamadığımız konu basit ama önemli. İmam İran’ı İslam için istiyor biz ise İslam’ı İran için istiyoruz.”

Bugün’de İran sokaklarında “Ne Gazze Ne Lübnan İran İran” diye bağıranlar esasen aynı çizginin devamıdır.

Dün Mehdi Bezirgan ve benzerlerine İmam Humeyni rahmetli nasıl tavır almış, İslam Devrimi'nin ulusallaşmasına nasıl karşı çıkmışsa bugün de İslam Devrimi'nin önder kadrosu ve İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamaney küresel istikbarın, büyük şeytan Amerika’nın, Siyonist işgalci İsrail’in karşısındaki dik duruşları ile işgalci İsrail’i devlet olarak tanımayarak, Filistin direniş örgütlerine her türlü desteği vererek devrimin ulusalcı bir çizgeye çekilmesine karşı çıkıyorlar. Ve Filistin’in, Kudüs’ün özgürlüğünü İslam Devrimi'nin en önemli hedefi olarak görüyorlar.

Devrimin ilk yıllarında da bazı Mollalar İslam Devrimi'ni Şii bir devrime dönüştürmek istediler. Bugünde Şii dünyada dertleri insanları Şiileştirmek olan, ufukları dar birçok molla var.

İmam Humeyni rahmetli, İslam Devrimi'nin ilk yıllarından itibaren “Lâ Şiîyye Lâ Sunniyye, Vahdet-i İslâmiyye” şiarını yükselterek Müslümanların vahdetine birliğine vurgu yapmıştı. “Lâ Şiîyye Lâ Sunniyye, Vahdet-i İslâmiyye” demek Şiiliği ya da Sünniliği yok saymak değildi. Herkes inandığı mezhebi tercih edebilir, inandığı mezhebi yaşayabilir ancak mezhepçilik yapamaz, yapmamalı; mezhebini din edinemez edinmemeli idi. Her türlü inanç ve düşünceye saygı duymamız gerekirken, Müslüman kardeşimizin mezhebine düşüncesine saygı duymamanın, kutsalına hakaret etmenin İslami bir izahı olamaz.

Elbette bu mezhebi meseleleri, ihtilafları da yok saymak anlamına gelmiyor. Biz diyoruz ki mezhebi meseleler ilmi meclislerde konuşulsun. Biz mezhebi ihtilaflardan da ayrılık çıkartarak birbirimize düşmeyelim zulme karşı Siyonizm’e karşı İslam düşmanlarına karşı bir ve beraber mücadele edelim.

Rabbimiz “Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız...” (Al-i İmran 103) buyurur.

Allah’ın ipine ister Kuran diyelim, İster İslam diyelim sonuçta bu ayet açık bir şekilde Müslümanlara vahdeti emretmekte dağılıp ayrılmayı yasaklamaktadır. Bu ayete rağmen hiç kimse bir başka Müslüman’ı dışlayamaz, vahdet çağrılarına kulak tıkayamaz.

Allah Resulü de bir hadislerinde Müslümanların birbirlerini sevmesini imanın şartı olarak zikreder. Hepimizin bildiği bir hadiste Sevgili Peygamberimiz, “Bir birinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız, iman etmedikçe cennete giremezsiniz” buyuruyor.

Hangi mezhepten, hangi cemaatten olursa olsun, ben Müslümanlardanım diyen herkes bizim kardeşimizdir ve onlarla nasıl bir ve beraber oluruz diye gayret göstermemiz gerekir. Bunun içinde öncelikle tüm Müslümanların kalplerinin birbirlerine yakınlaşması, gönül dünyamızda ben Müslümanlardanım diyen herkesi sevebilecek bir yüreğe sahip olmamız gerekir. Hatta Habil gibi bizi öldürmeye gelen kardeşimize, sen beni öldürsen de ben seni öldürmeyeceğim, ben Alemlerin Rabbi'nden korkarım diyebilmeliyiz. "(Habil) Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." (Maide 28)

Habil olmak bir anlamda İmam Ali gibi davranmaktır. İmam Humeyni gibi davranmaktır. İmam Ali gibi haklı olduğuna inandığın halde Ümmetin vahdeti için, fitne ve tefrikalara düşmeden, ümmetin birliğini her şeyin üzerinde tutarak susmasını bilmektir.

İmam Ali Hilafetin kendi hakkı olduğuna inandığı halde, kendisinden önce yapılan üç halife seçimine de itirazı olmasına rağmen, Ümmetin birliğini düşünerek susmayı tercih etmiştir. İmam Ali susmayı tercih ettiği gibi, hiçbir dönemde fırsatçı düşünmemiş, halifelerin zafiyetlerini bekleyip hilafete sahip olmanın hesabını yapmamıştır.

Vahdet için kardeşlik için, Habil olmayı tercih edecek, ben Müslümanlardanım diyenleri beni sevmeseler de ben onları seviyorum diyecek, bin kez zulme uğrasanda bir kez zulüm yapmayacak, İmam Ali gibi kötülüklere iyilikle karşılık verecek Müslümanlara ihtiyacımız var.

İşte İmam Humeyni rahmetli İmam Ali’nin kendi döneminde gösterdiği hassasiyeti günümüzde göstererek, Müslümanların vahdeti için bir taraftan İngiliz Şiiliği ile diğer taraftan Amerikan Sünniliği ile mücadele etmiştir.

İmam Humeyni Şii ve Sünni kardeşliğini özellikle vurgulamış, devrimden sonra darul takrib çalışmalarını başlatmıştır. İmam kimilerinin sandığı gibi Şii- Sünni kardeşliğini siyasi bir tavır olarak değil Al-i İmran 103’ün gereği bilip İmanı ve İslami bir gereklilik olarak savunmuştur.

Darul takrib çalışmaları, mezhepleri yakınlaştırmayı farklı mezheplerdeki Müslümanlarla ilişkileri geliştirmeyi hedeflemektedir.

Devrimden sonra Allah Resulü'nün doğum günü Vahdet Haftası etkinlikleri içerisinde anılmaya başlamıştır.

İmam Humeyni Müslümanların vahdetinin önemini vurgularken özellikle Kudüs ve Filistin davasını ön plana çıkarmıştır. Çünkü Kudüs’ün özgürlüğü dünya Müslümanlarının en önemli sorunlarından biridir. İsrail gibi bir düşman Kudüs özgürlüğü gibi bir sorun Müslümanların vahdeti daha iyi anlamasını sağlamayacaksa ne sağlaya bilir ki.

Vahdetle birlikte İmam dünya Müslümanlarının önüne somut bir hedefte koymuştu: Kudüs’ün özgürlüğü…

İmam şöyle diyordu: Eğer Müslümanlar bir araya gelse ve her biri bir kova su dökse İsrail’i sel götürürdü. Halbuki şimdi Müslümanlar İsrail karşısında alçalmış vaziyetteler. Halbuki şaşılacak olan şu ki Müslümanlar tek ve kesin doğru, çözüm yolu olan birlik ve beraberliğe yönelmiyorlar.”

İmam bir başka konuşmasında ise vahdetin Kudüs’ün özgürlüğünün önemini vurgularken “İnşallah bir gün bütün Müslümanlar yekdiğeriyle kardeş olacak ve bütün İslam ülkelerindeki hastalıklı kökler kazınıp temizlenecek ve İsrail -adlı- bu hastalıklı kök; Mescid'ul Aksa ve İslami ülkemizden sökülüp atılacak ve hep birlikte Kudüs'e gidip orada vahdet namazı kılacağız inşallah.” diyordu.

İmam Humeyni İslam ülkelerine, dünya Müslümanlarına seslenerek “Sizler birleşerek böyle bir fesat kaynağını ortadan kaldırmalısınız. Eğer sizler onu ortadan kaldırmazsanız bilin ki o bir kanserdir. Golan’la yetinmeyecek bilakis diğer yerlere de bulaşacaktır.” diyordu. İmam bir anlamda Rahmetli Erbakan hoca gibi İsrail’in sadece güçten anladığını ifade ediyordu.

İmamın yolunu sürdürmenin iki önemli unsuru bana göre Kudüs ve vahdet hassasiyetidir. Bu iki konuda gerekli hassasiyeti göstermeyenler, İmamın yolunu takip etmiyorlar demektir.

Son günlerde yaygın bir şekilde İmamdan sonra İslam devriminin ulusalcı ve mezhepçi bir çizgiye kaydığı söyleniyor. Ben şahsen bu kanaatte değilim…

İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Seyyid Ali Hamaney önderliğindeki İslam Devrimi yöneticileri İmam döneminde başlayan Darul Takrib ve Vahdet Haftası çalışmalarını hız kesmeden sürdürürken Şii dünyadaki mezhepçi çalışmalara karşı da mücadele ediyorlar.

İki yıl önce İmam Humeyni’nin vefat yıldönümü dolayısı ile İran’da idim. İmamı anma programında İslam Devrimi Rehberi Ayetullah Hamaney bir konuşma yaptı. O konuşmasında Ayetullah Hamney dünya Müslümanlarının kardeşliği ve birliği üzerinde durdu, vahdet vurgusu yaparken şöyle demişti:

“Biz her zaman mezhepçiliğin karşısında olduk. Şii Lübnan direnişini desteklediğimiz kadar Sünni Filistin direnişini de destekledik. Şii ve Sünni çatışmasını çıkaranlara dikkat edin. Şii-Sünni çatışmasını Amerikan ve İngiliz istihbarat servisleri tahrik ediyor. Hangi Şii, Sünni düşmanlığı yapıyor Sünni Müslümanların kutsal bildiklerine hakaret ediyorsa bilin ki o İngiliz Şii’sidir ve Amerika’ya hizmet ediyordur.Hangi Sünni’de, mezhepçilik yapıyor, Şii düşmanlığı yapıyorsa bilin ki o da Amerika Sünni’sidir ve Amerika’ya hizmet ediyordur. Amerikan Sünniliğinden de, İngiliz Şiiliğinden de uzak durulması gerekir.”

Bugün İngiltere merkezli bir Şiilik hareketi var ki işleri güçleri sahabeye hakaret etmek, Sünni Müslümanların kutsallarına hakaret etmek. İşte İslam Devrimi yöneticileri Bu İngiliz Şiilerinin çalışmalarını mahkum ederek İslam Cumhuriyeti'nde yasaklıyorlar.

Devrim muhafızlarının komutanlarından biri, halkın çoğunluğunun Sünni olduğu bir İslam ülkesinde Şii bir mollayı ziyaret eder, o mollaya ne yaptığını sorduğunda insanları Şiileştirmeye çalışıyorum cevabını alır. Devrim muhafızlarının komutanı derki “İslam devriminin sizin gibi dostları olacağına Amerika – İsrail gibi düşmanları olsun.”

İslam devrimi 40 yıllık süreç içerisinde Şii Lübnan direnişini desteklediği gibi Sünni Filistin direnişini de destekledi, desteklemeye de devam ediyor. Bunu İslami Cihadın, Hamas’ın yöneticileri açık yüreklilikle söylüyorlar.

İslam Devrimi sadece Sünni Filistin direnişini de desteklemedi, Sünni Bosna’ya da çok ciddi yardımlar yaptı. Hem de hiçbir mezhebi kaygı gütmeden bunu yaptı. Bosna’ya silah ve insanı yardımın yanında teknik ve askeri yardımda gönderdi. Bugün Bosna şehitliğinde şehit olan İranlı generallerin kabirleri var.

Peki İran Bosna’ya yardım yaparken Bosna’yı Şiileştirdi mi hayır. Bugün Bosna’da Selefi camiiler var ancak Şii camiler yok.

Bu ve buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Bugün İran’ın Sünnileri Şiileştirdiğini söyleyenler Azerbaycan’da Şii Müslümanları Sünnileştirdiklerinden hiç bahsetmiyorlar.

Herkes kendi araştırmaları ile istediği mezhebi seçebilirler. Bundan rahatsız olmamak gerekir. Şii ya da Sünni olalım bizim insanların mezhebi tercihleri ile ilgili bir problemimiz olmamalı, bizim derdimiz zulme karşı, emperyalizme karşı Siyonizm’e karşı mücadele olmalı, denizden nehire Filistin’i özgürleştirmek gibibir derdimiz olmalı…

İran’ı mezhepçilikle ulusalcılıkla suçlayanların öncelikle şu gerçeği gözardı etmemeleri gerekiyor:

Bugün İran, Sünni Filistin direnişini, diğer İslam ülkeleri gibi insani ve siyasi olarak desteklese silah vermese ve İşgalci Siyonist İsrail’i meşru bir devlet olarak tanısa belki de dünyanın ambargosundan kurtulacak ve halkı bu ekonomik sıkıntıları çekmeyecek.

Bugün İslam Devrimi “Ne Gazze Ne Lübnan İran İran” anlayışını mahkum ediyor, Kudüs’ün özgürlüğünü bir devlet politikası olarak sürdürüyorsa İslam Devrimi ulusalcılaşmamış demektir.

Bugün İslam Devrimi'nin Rehberi Ayetullah Hamaney Sünni Müslümanların kutsallarına hakaret eden Şiileri İngiliz Şiisi olmakla mahkum ediyorsa, binlerce yıllık geleneğin getirdiği mezhebi ihtilafların ayrılık nedeni olarak görülmemesi noktasında Şii alimleri sürekli uyarıyorsa İslam Devrimi mezhepçileşmemiş demektir.

İslam Devrimi'nin Rehberi Ayetullah Hamaney bu yıl Hz. Fatıma’nın vefat yıldönümü merasimlerinin de Sünni Müslümanları rahatsız edecek tavır ve söylemlerden sakınılması gerektiği noktasında Şii alimleri uyardı.

Bu hassasiyetler önemli ,bunları görmezden gelmek olmaz. Sünni dünyanın İslam Devrimi'nin bu çabalarını taktir ederek aynı şekilde karşılık vermesi gerekiyor diye düşünüyorum.

Elbette bu durum hiçbir eksikliğin olmadığı hiçbir yanlışın yapılmadığı anlamına gelmiyor. İnsanın olduğu yerde yanlışta olur eksiklikte. Yeri ve zamanı geldiğinde bu yanlışların, uygulamadan kaynaklanan aksaklıklarında konuşulması gerekiyor (İran İslam Cumhuriyeti'ndeki yönetimin uygulamasından kaynaklanan özgürlükler ve adalet konusundaki eleştirilerimi bir başka yazıya bırakıyorum). Ancak olumlu davranışlar takdir edilmez ve karşılık bulmazsa İslam dünyası bu bölünmüşlükten, bu eziklikten hiçbir zaman kurtulamaz.

Sünni Müslümanlar olarak kendi içimizdeki mezhepçi anlayışları uyararak İslam Devrimi'nin vahdet çalışmalarına katkı sunmamız gerektiğine inanıyorum. İslam dünyasının birliğinin sağlanmasında Türkiye - İran birlikteliğinin önemini anlamak için çok zeki olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Türkiye Müslümanları olarak Türkiye- İran birlikteliğine katkı sunacak çalışmalar yapmamız gerekiyor.

Daha önceki yazılarımda da yazdım zaman zaman konuşmalarımda da söylüyorum, benim Müslümanların vahdeti gibi bir hayalim var. Ve ben diyorum ki; Dünyadaki bütün Şiiler, Sünni düşmanı olsa, dünyadaki, Bütün Sünniler Şii düşmanı olsa ben yine de Şii- Sünni kardeşliğini savunmaya devam edeceğim. Al-i İmran 103 Kuran’da olduğu sürece de böyle demeye devam edeceğim. Çünkü bunun ilahi bir emir olduğuna inanıyorum.

Rabbim dinini kitabını doğru anlayıp doğru yaşamayı, nasip etsin. Rabbim özgür Kudüs’ü ve Dünya Müslümanlarının birliğini görmeyi nasip etsin Ve Rabbim İslam Devrimi'ne daha nice 40 yıllar kutlamayı nasip etsin.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür