İslâm Devrimi’nin 40. Yılı
Hazım Koral

İslâm Devrimi’nin 40. Yılı

İster antropolojik verilere, ister dinî metinlere bakılsın kadim tarihlerden beri insanlık serüveni toplumsal ya da sosyo-politik değişimlere hep sahne olmuştur. Bu bağlamda peygamberlerin de sosyal değişimlerin öncüleri olduklarını görmekteyiz. Daha açık bir ifadeyle, her peygamberin bir devrimci olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Elbette din dışı ideolojiler de retorik olarak devrimci bir yapıya sahiptir. Adına “Rönesans” dedikleri 1789 Fransız ihtilali ile 1917 Çarlık Rus yönetimine karşı mücadele veren Bolşevik hareketi de devrimci yapıya sahipti. Bu iki hareket iktidarı ele geçirene dek milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet vermişlerdir. Her iki devrim de bir yönüyle dine karşı yapılmıştı. Fransız devrimi din adına halka baskı politikaları uygulayan Engizisyon mahkemelerine karşı seküler bir mantıkla yapılmış ve muvaffak olduklarında din sosyal hayattan kovulup kiliselere hapsedilmişti. Bolşevik devrimi ise dini öylesine sosyal hayattan soyutlamış ki bütün mabetlerin kapılarına kilit vurulmuştu.

Peygamberlerin devrimsel mücadelesi ise dini değerlerin sosyo-politik ve toplumsal hayata hakim olmasına ilişkindir. Ancak verdikleri bu mücadele asla şiddet içerikli olmamıştır. Toplumsal değişimin öncüleri olan peygamberler insanları hak ve adalete davet ederken irşad ve tebliğ yöntemini nazikçe, nahifçe kullanmışlardır. Fakat öte tandan mevcut yapı ve oligarşik sistemle asla uzlaşma yoluna gitmeyip, işe sivil itaatsizlikle başlamışlar. Zira var olan sosyal yapı ve aidiyet değerleri peygamberlerin çağrısına motamot zıtlık arz etmekteydi. Esirgemesi bol olan Yüce Rabbimiz, adaletsizliklerin, çarpık inançların ve her türlü kötülüğün neşvü nema bulduğu toplumlara rahmetinin bir tecellisi olarak elçiler göndermiş. Bu elçiler de bi hakkın vazifelerini ifa ederek insanları iyiye, doğruya, adalete, barışa vel hasılı yüksek ahlâkî değerlere davet etmişlerdi. En son Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) de bu amaca matuf olarak görevlendirilmiş ve o da bi hakkın vazifesini ifa ederek dar-ı bekaya vasıl olmuştu. Resul-ü Ekrem Efendimiz’den (s.a.a) kısa bir süre sonra Emevî saltanatının devreye girmesiyle, hadis-i şerifte ifade edildiği üzere “ısırıcı sultanlar” devreye girmiş oldu. Daha sonra Abbasîlerin iş başına geçmesiyle aynı minvâl üzere saltanat sistemi devam etmişti. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir takım müspet  farklılıklar görülse de sonuç itibariyle onlar da saltanat sistemiydi. Osmanlı dağıldıktan sonra İslâm ümmeti 57 ulus devlete bölünmüş oldu. Kur’an-ı Kerim ise imanî bir vecibe olarak toplumsal dokunun Allah Teâlâ’nın yasalarına uygun olarak tanzimini ve ümmetin birliğini emrediyordu. Aklı başında bir takım alimlerimiz ve akil insanlarımız bu ilâhî buyruğa ilişkin “ne yapılabilir?” kabilinden arayışlar içerisine girip kafa yoruyor ve ümmete seslenerek birlik çağrılarında bulunuyorlardı. Bu bağlamda ümmet bünyesinde birçok cemaat ve bir takım yapılar teşekkül etmişti. Sadece Türkiye’de irili ufaklı olmak üzere 50 tane kadar cemaat, dernek, vakıf ve STK vardı. Elbette ki diğer Müslüman coğrafyalarda benzeri durum söz konusuydu. Ancak bunlardan üç tanesinden ümmetin umutla beklentisi vardı. Bunlardan birincisi İhvan-ı Müslimin” (Müslüman Kardeşler) örgütüydü. Bu örgütün merkez üssü Mısır olmakla birlikte birçok Arap ülkesinde kolları vardı. İkincisi rahmetli Mevdudi’nin liderliğinde Pakistan’da faaliyet gösteren “Cemaat- İslâmî” idi. Üçüncüsü ise hepimizin yakından tanıdığı ve Türkiye’de siyasî bir hareket olan merhum Erbakan’ın liderliğindeki Millî Görüş hareketiydi. Bu yapılar hâlâ faliyetlerini bir şekilde sürdürmektedirler. Kısacası İslâm dünyası bu üç sosyal yapıdan oldukça ümitliydi. (Ki hâlâ da umutlar yitirilmiş değil.) Fakat miladî 1979 yılının Şubat ayına gelindiğinde hiç beklenmedik bir şekilde İran coğrafyasında İslâm adına bir devrim gerçekleşmişti. Ancak Sünnî dünya açısından ortada anlaşılması ve aşılması güç bir sorun vardı! Bu devrimi gerçekleştiren halkın ezici çoğunluğu “İsna Aşeri Şia” mezhebindendi. Yani Ehl-i Sünnet’in dört mezhebinin dışında bir mezhep! Evet; ortada İslâm adına gerçekleşmiş bir devrim var, fakat dört mezhebin dışında olmaları hasebiyle Sünnî dünyanın büyük bir kesimi olayı mezhebî saikle değerlendirip, tedirginlik yaşıyordu. Bazı grup ve cemaatler ise şüphe ve tedirginlikte daha da ileri gidip Emevî mantığı ile tamamen ön yargılı bir tutum sergileyerek bir takım tezviratlarla devrimi bloke etmenin derdine düşüp, araya bariyer ve husumet içerikli mesafeler koyarak “ötekileştirme” yoluna gitmişti. (Emevîler Ehl-i Beyt düşmanlığı üzerine siyasî yapısını sürdürüyordu. Sıffin Savaşı ve Kerbelâ vahşeti buna en somut örnektir.)

Bir kesim aydın ve münevver din âlimi ise olaya daha geniş bir perspektiften bakarak bu devrimi takdirle karşılamayı ve hatta sahiplenmeyi tercih etmişti. Avrupalı bir takım oryantalistelerin yorumu ise çok ilginçti. “Bu şair ruhlu-naif ve kibar insanlar nasıl böyle bir devrim yaptı?” diye şaşkınlıklarını dile getiriyorlardı. (Bu ifadelere akademik çevrelerde ve TV ekranlarında bizzat tanık olmuştum.)

Devrimin ilk yıllarıydı; bir gazete merhum Aydın Menderes ile röportaj yapmıştı. Konu İran’da vuku bulan devrime gelince, Aydın beye devrim ve devrim lideri merhum Humeyni hakkında sorular soruyorlar. Hüsnü zannını o kadar veciz sözlerle dile getiriyor ki, gazete küpüründeki ilgili röportajı kesip hatıra olarak arşivime koydum. Yine devimden kısa bir süre sonra Türkiye’den ilahiyatçı bir heyet “İslâm adına yapılmış olan bu devrimin şeri bir meşruiyeti var mıdır?” düşüncesiyle incelemelerde bulunmak amacıyla İran’a gitmişti. Bu heyetin içerisinde İlahiyatçı Hayrettin Karaman da vardı. Heyet Türkiye’ye geldiğinde devrimin şeri kurallara uygunluğu ile ilgili ortak bir deklarasyon yayınlamışlardı. Bu ve benzeri beyanatlar bizim gibi devrimin yılmaz savunucusu olan gençlerin yüreğine su serpiyordu. Buna ilişkin bir anımı aktarmadan geçemeyeceğim. İsviçre’de ikamet ettiğim yıllardı, Milli Görüş Teşkilatı adına Zürich Dietikon’da yıllık kongre düzenlenmişti. Konuşmacılardan biri de Sayın Hayrettin Karaman’dı. Program başlamadan önce kulis odasında kendisiyle kısa bir sohbet etme imkanım olmuştu. Yıllar önce yayınlamış oldukları deklarasyon aklıma geldi ve içerisinde bulunduğum bu cemaatin bazı müntesiplerinin İran İslâm Devrimi’ne mezhebi saikle soğuk baktıklarını bildiğim için Sayın Hayrettin hocadan ufak bir istirhamda bulunarak içimi dilhun eden konuyu kendisine açtım ve konuşması esnasında devrim hakkında birkaç kelam etmesini rica ettim. Beni kırmadı ve konuşmasının büyük bir kısmı İslâm Devrimi ile ilgili oldu. Şimdi düşünüyorum da Hayrettin Karaman gibi nice ilahiyatçılarımıza büyük sorumluluklar düşmektedir. Aydınlarımıza, akil insanlarımıza hakeza.. Zira büyük şeytan ABD ve Siyonist İsrail İran coğrafyasından kovulalı beri boş durmuyorlar. Gece gündüz devrim aleyhinde entrikalar çeviriyorlar. 444 gün esir alınan ajanlarını kurtarma bahanesiyle Tebes Çölü’ne çıkarma yapan ABD ilâhî bir mücazat olarak kum fırtınasına maruz kalıp hezimete uğradı. Olmadı bu sefer zalim Saddam’ı devrimi çökertmek için İran’ın üzerine saldılar. 1.5 milyon insanın ölümüne sebebiyet verdikleri tahmili savaş tam 8 yıl sürdü. Devrimin ilk gününden beri yıkıcı ve sarsıcı ekonomik ambargolara tabi tutuldular. Ama “zor oyunu bozarmış” kabilinden devrim kendi imkanlarıyla her türlü teknolojiyi geliştirerek dünyaya rüştünü ispat etmiş oldu. Ayrıca silah sanayisinde bir hayli mesafeler kat ederek binlerce kilometre menzili olan füzeler geliştirdiler. İran İslâm Devrimi 40 yıldan beri maruz kaldığı her türlü kuşatma, baskı ve ambargolardan dolayı kıt imkanlarına rağmen bugün Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi haline geldi. Bölgesel dış siyasette Türkiye ile bazen farklı görüşlere sahip olsalar da genel anlamda ve ticari ilişkilerde Türkiye ile İran ittifak hâlinde olan iki kardeş ülkedir. Ticari ilişkileri her geçen gün geniş bir yelpazeye yayılarak daha iyiye doğru gitmektedir. İthalat ve ihracatta grafik çıtası yükseldikçe ABD Türkiye’ye yönelik memnuniyetsizliğini üstü örtülü bir şekilde dile getirmektedir. 17-25 Aralık operasyonları ve Halk Bankası’na yönelik kıskaç, ardından 15 Temmuz darbe girişimi ve son olarak dolar üzerinden oluşturulan ekonomik krizin asıl sebebi Türkiye’nin   İran ile iyi ilişkilerini sürdürüp eş zamanlı bir şekilde ABD yörüngesinden kurtulma çabalarıdır. Özellikle Türkiye’nin İran’ın atom enerjisi programını desteklemesi ve ambargoya katılmayışı ABD’yi son derece rahatsız etmektedir. Biz Müslüman bölge ülkeleri elbetteki birbirimizi desteklemek durumundayız. Hatta bununla yetinmeyip yeni ittifaklar oluşturarak evrensel birlikteliğimiz için somut adımlar atmalıyız. Sayın Başkan Erdoğan’ın, “Dünya beşten büyüktür” sözü yeni ittifakları beraberinde getirmeli. İki milyara yakın nüfusumuz aydınlık geleceğimizin teminatı için yeterli potansiyele sahip olduğu kanaatindeyiz. Yeterki biz gücümüzün farkına varalım. Yeterki biz D-8 projesini hayata geçirme çabası içerisinde olalım. İslâm ümmetinin evrensel birlikteliği imanî bir zorunluluktur. İran İslâm Devrimi bu birlikteliğe giden yolda en önemli sac ayağını oluşturmaktadır. Suud rejiminin yaptığı gibi ABD’nin güdümünde bir takım ittifak arayışlarına girmek zilletten ve kendi halkını aşağılamaktan başka bir şey değildir. ABD’den bağımsız ve içerisinde İran’ın olmadığı bir ittifak asla hayırlı bir sonuç getirmeyecektir. Biz Türkiyeli Müslümanlar olarak İslâm Devrimi’nin 40. yılını kutlarken İran halkına da tebriklerimizi arz etmiş olalım.. İslâm Devrimi sadece İran halkı için değil tüm dünya Müslümanları ve hatta tüm dünyanın ezilen-mustazaf halkları için bir kazanımdır.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile