LGBT’nin Onur Yürüyüşü
Harun Yılmaz

LGBT’nin Onur Yürüyüşü

(Yazı biraz uzun olabilir, ancak zorunlu olarak böyle! Sabır gösteriniz lütfen!)

Geçtiğimiz yüzyıllarda tarih ve insanlık, iki farklı hareketin özgürlük hareketine, daha doğrusu “bizi yok saymayın, biz insanız ve varız” mücadelesine şahit oldu. Bunlar (fıtrî) yaratılıştan gelen gayet haklı taleplerdi.

Bunlardan biri, siyah derili insanların, kendilerinin de canlı/insan ve diğer insanlarla eşit oldukları, aynı gökyüzü altında yaşayıp, aynı yeryüzü üzerinde yürüdüklerini anlatmaya çalıştıkları, mücadele ettikleri, can verdikleri bir özgürlük hareketiydi. Derilerinin siyah olması onları ikinci sınıf yapmadığı gibi, diğerlerinin beyaz olması da bir üstünlük sebebi değildi.

Bir diğeri ise, -geleneksel düzeyde Doğu toplumunda da farklı olmamakla beraber-sistematik düzeyde Batı toplumunda yok sayılan, görmezden gelinen hakları açısından, kendisinin farklı bir tür değil, sadece cinsiyet farklılığı bulunan bir insan olduğunu haykıran kadınların hak elde etme mücadelesiydi. Feminist jargon bu şekilde gelişti. Erkek olmanın, kadını talileştiren birincil statüsüne itirazdı özünde.

Yok sayılan, görmezden gelinen insanların, hak ararken, varlık mücadelesi verirken, bazen çizgiyi aştıkları da oldu. Bu çizgiyi aşma, bugün için bize anlamsız gelebilir; ancak kalplerinde öfke biriken insanlar, kendi haklarını savunurken, bazen anlamlandıramadığımız cinnet hâline girebilirlerdi de. Bu özgürlük hareketlerinin bazen şiddete evrildiğine de şahit oldu tarih. Bunda yadsınacak bir şey yok; karşındaki canlıda öfke biriktirirsen, o öfke, kartopu şeklinde büyüyerek seni altına alır, sana, hatta senin olmadığın yerde taraftarlarına yönelir ve zulümle ilgisi olmayan insanları da vurur.

Siyahilerin ve kadınların dışında, tarih serüveni içerisinde bir başka özgürlük hareketine daha şahit oluyoruz çağımızda; LGBT bireylerinhak talepleri ve onların “onur yürüyüşü!” Toplumda yok sayılmalarına, itilip kakılmalarına, birtakım cinayetlere kurban gitmelerine paralel bir tepkiyle, kendilerine LGBT birey adını verenler, “biz de varız, bizi de görün, biz de insanız, haklarımızı verin” demeye başladılar.

LGBT bireylerin, adına “Onur Yürüyüşü” dedikleri aktivite,1969 yılında New York’ta StonewallInnGay Bar adlı bir barda polisin ve toplumun baskı, şiddet ve ayrımcılığına karşı ayaklanarak, bu günü onur haftası ilan etmeleriyle başlamış, yaptıkları etkinliğe de onur yürüyüşü adını vermişlerdi. Kastettikleri şey, kişinin kendi oluşunun onuruydu, kendi varoluşundan, cinsel tercihinden utanmayışının adıydı aslında.Türkiye'deki LGBT’ciler isebu aktiviteyi ilk kez 1993’te "Cinsel Özgürlük Haftası" adı ile kutlamak istemiş, bu yürüyüş için her yılın haziran ayında İstiklal Caddesi’ni kullanmaya çalışmışlardır.

Peki, LGBT bireylerin talepleri ile siyah derililer ve kadınların talepleri arasında nasıl bir kıyaslama yapılabilir?

Örneğin; bir “pis zencinin” (!) hak arama çabasının karşısında bütün organize ve mekanize güçleriyle bir devlet aygıtı vardı. Hakeza, medya gücüyle beraber pis zencileri (!) kendilerinden aşağı gören elit beyazlar vardı. Böylece siyah derililerin hak ve hukuk mücadelesi, gittikçe örgütlenmiş ve onlar,örgütlü bir güçle savaşarak, insan doğmuş olmaktan kaynaklanan haklarını büyük ölçüde geri almışlardı. Bu çetin mücadelelerde ödenen bedeller için (örneğin) MalcolmX’e, Martin Luther King’e, RosaParks’a bakılabilir.

Oysaki aslında siyah derili insanların istedikleri şey, temelde ilk zamanki statülerine dönme isteğinden başka bir şey değildi. Sosyolog Orlando Patterson, 1619 yılı ve sonrasında Kuzey Amerika’ya gelerek Virginia’ya yerleşen siyahilerin, diğer ırklarla münasebetlerinde eşit olduklarını, köle sayısının az olduğunu ve bunlardan yetenekli olanların özgürlüklerini edinerek, servet kazanabildiklerini ifade eder. Fakat 17. yüzyılın sonlarına doğru beyaz ırkın, kendisi dışında yaratılmış ve öteki sayılmış her canlının aleyhine olacak şekilde daha çok zenginleşme ve büyüme arzusu, zamanla daha emek yoğun ve maliyetsiz işgücü ihtiyacı doğurmuş, aranılan bu işgücü ise Afrika’daki evinden koparılarak köleleştirilen ve tanımadıkları bir kıtaya getirilen siyahilerle bulunmuştu.

Temel insanlık haklarının neredeyse hemen hepsinden mahrum bırakılan siyahi nüfus, yüzyıllara varan zulümlere karşı bir direnç üreterek, yaratılıştan gelen haklarını kazanma mücadelesi sürdürmüşlerdi. Haklı bir davanın mücadelesi süresince çok ağır bedeller ödemişler, ancak zorlu ve acı bedeller ödeyerek statülerini kazanmışlardır.

Kadınlar için de feminist hareketin gelişimi, onların doğal haklarının yok sayılmasına tepki olarak gelişti. Yaratılışı itibariyle naif varlıklar olan kadınların, özellikle sanayi devrimiyle birlikte çiğnenen insanlık onurlarının tamir edilmeye, yerine konulmaya, iade edilmesini istemeye hakları vardı. Tarih, 8 Mart 1911’i gösterdiğinde, normal ve insani haklarını isteyen işçilerin üzerine kapıların kilitlenip yangın çıkarılmasıyla beraber ABD’de 129 kadın, 23 erkek işçinin yanarak ölümü, kadın hakları açısından bir dönüm noktası oldu. Böylece 1857’den beri süregelen mücadelede 8 Mart, kadın hakları günü olarak kutlanmaya başlanmış, böylece ölen bu işçilerin anısı diri tutulmaya çalışılmıştır.

Peki, LGBT’ci bireylerin gayet masumane olarak ifade ededurdukları bu talepler gerçekten de bir özgürlük, bir insanlık, bir varoluş hakkı mıdır?

Genel anlamda LGBT bireylerin özgürlük talepleri, siyahilerin ve kadınların fıtrî taleplerinden tamamen farklı olarak, bir tercih, yani “üçüncü cinsiyet” jargonu üzerine inşa edilmiştir. Son zamanlarda ülkemizde de 2011 tarihli “İstanbul Sözleşmesi” ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” arkalı bu talep mücadelesine şahit olmaktayız. Toplum olarak “ne oluyor” şaşkınlığımız sebebiyle konuyu idrak etmekte zorlanıyoruz; çünkü topluma tüm yönleriyle izah edilmeyen de-facto bir durum bu.

Öncelikle şu ayrımı yapmak zorundayız; siyahilerin ve kadınların, hak arayışları, haklı talepleri yaratılıştan gelen, insan olmaklıktan kaynaklanan temel yaşam haklarının “organize güçler” tarafından yok sayılmasına tepki olarak gelişen özgürlük mücadeleleriydi ve kendi iç dinamiklerine sahipti; ancak bu hak arayış, hem devlet hem birtakım STK’lar hem de derin birtakım güçler tarafından bastırılmaya çalışılmaktaydı. Oysa LGBT hakları, aynı baskıcı “organize güçlerin” teşvikiyle ilerlemektedir. Bu çok önemli bir farktır.

İkinci önemli fark; siyahların ve kadınların hak talepleri, özünde fıtrata/yaratılışa dayalı temel insanlık hakkı olması iken, LGBT bireylerin taleplerinin yaratılışla ilgisi bulunmak yerine, daha çok kişisel tercihe dayanmasıdır. Bir insan siyah, beyaz, sarı derili olmayı seçemediği gibi, bir kadın da erkek olarak doğamaz. Ancak LGBT birey, talep ettiği şeyi tercih etmemekte serbesttir. Doğuştan çift cinsiyetliyse, bunun Tanrı’nın yasalarına uygun çözümünü isteyebilir (ki, ilahi imtihana tabi her canlı, imtihan sebebini, yani cennetinin serinliğiniveya cehenneminin odununu kendi özünde taşır). Bu yüzden cinsel tercih bir hastalık değil, adı üstünde sapkın bir tercihtir.

Özetle; siyahiler ve kadınlar, insan olmalarının doğasına uygun, seçmedikleri, ancak zaten doğuştan kendilerinde var olan temel insanlık özelliklerine dayalı haklarını kazanmak için “örgütlendiler” ve karşılarında “örgütlü bir gücün” direncini buldular.

LGBT bireyler ise, zorunluluktan değil, “tercih ettikleri” kimliklerinin toplumda meşruiyet kazanması için, siyahilerin ve kadınların insanlık haklarının karşısında duran bu aynı güçler tarafından “örgütlendirildi” ve “desteklendi.” Siyahilerin ve kadınların hak mücadelelerinin karşısında cephe alan bu organize güçler, LGBT bireylere gelince, tüm imkânlarıylabunlara destek verdiler.

Bu desteğin arkasında devletleri, orduları, finans kuruluşları, medyaları, sinemaları, hibrit tohumları,GDO’lu tarım teknolojileri ve tüm örgütlü güçleriyle “yeryüzünün ve gökyüzünün Rabbi olma” hülyasına dalan güçlü aileler bulunmaktadır.

LGBT taleplerinin desteklenmesi, daha çok işte bu organize güçlerin, Pozitivist Akıl ve Hümanizma’nın, yeni tercihler, yeni türler, yaratılışa takla attıracak teknolojik enstrümanlar aracılığıyla Tanrı’nın hükmüne, egemenliğine reddiyedir, O’nunla savaş hâlidir.

Neden, yaratılış amacına uygun akan doğa yasalarının tersine bir gayret gösteriliyor peki?

Hümanist felsefenin doğal akışı, iddiası (Sad 82 vd.) bunu gerektiriyor çünkü. Tanrı’yı dünyadan atmak isteyen Hümanizm, O’nun yerine insanı, O’nun Sünnetullah’ı (Allah’ın yasalarının) yerine ise, kendisinindizayn ettiği yasaları ikame etmek istiyor.

En basit bir örnekle anlatalım; Sünnetullah, üremenin bir dişi ve bir erkekle olması yasasına dayanır. Oysa Pozitivist Akıl ve Hümanizma’nın yarattığı o insan (birey), Tanrı’nın yerine ikame edilmiştir ve Allah’ın yasalarını yok sayar, hatta o yasaların yerine kendi yasalarını ikame etmek ister. Böylece bir erkek ve bir dişiden olan üremeyi, Allah’ın yaratmasının tersine ve O’na meydan okuyarak bir erkekle başka bir erkeğin, bir dişiyle başka bir dişinin birleşmesinden yaratmaya (!) çalışır. Bu, en kestirme ifadeyle Allah ile savaşmaktır.

Bahsettiğimiz bu Pozitivist Akıl aslında şeytanın aklıdır; “Senin izzetin adına andolsun ki, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp Senin yolundan saptıracağım.” (Sad 82) dediği ahdini gerçekleştirmenin peşinde olmaktan başka bir şey değildir.

Pozitivist Akıl, bunu başarmak için bilimsel çalışmaları kullanmaktadır. Oluşturulan algı ne olursa olsun, Allah’ın yarattığı insanın (organizmanın) faydasına ve terakkisine özgü değildir bu bilimsel çalışmalar; Hümanizma’nın tasarladığı insanın/bireyin (mekanizmanın) lehinedir. (Örneğin) Çin’de bilim adamlarının iki dişi fareden yavru fareler elde etmesi tam da bu çaba içindir. Bu deneyler şimdilik fareler ile yapılıyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Suriye’de, Afganistan’da, Türkiye’de, Afrika’da, Asya’da ve daha nice ikinci sınıf insanın yaşadığı topraklarda kaybolan nice çocuklar, bu tür laboratuvarlarda bu amaca yönelikdenekler olarakkullanılmaktadır.

Ülkemizde Hz. Lut’un çağımızdaki takipçileri/ümmeti olma iddiasına sarılan bir avuç insanın gayreti, yazıp söyledikleri dikkatle takip edilmelidir. Hz. Lut’un ümmetinden olan bu bir avuç insanın adını aşağıda örnek olarak verdim:

Mücahit Gültekin http://islamianaliz.com/yazi/bati-tarafindan-hacklenmek-2053te-turkiye-nasil-bir-ulke-olacak-3626#sthash.fnLpMY28.dpbs

Muharrem Balcı http://www.muharrembalci.com/toplumsalcinsiyetesitligi.php

Ümit Şimşek https://yazarumit.com/bir-guncelleme-oykusu-2/

https://yazarumit.com/toplumsal-cinsiyette-geri-adim-yok/

Ahmet Hakan Çakıcı http://ahmethakancakici.blogspot.com/

Sema Maraşlı http://www.cocukaile.net/erkeklerin-kopek-kadar-degeri-yok/

Ülkemizde adına “toplumsal cinsiyet eşitliği” denilen şey, maalesef eşcinselliğin meşrulaştırılması, yaygınlaştırılmasıdır esasen. Peki, neden adına eşcinsellik projesi yerine, toplumsal cinsiyet eşitliği deniliyor?

Bu soruyu okuyucu olarak siz cevaplayın lütfen! Adına “eşcinselliği yaygınlaştırma projesi” denseydi, tepkiniz ne olurdu?

…Efendim? Duyamadım!

…Hah, işte o yüzden, yani siz öyle demeyin, uyanmayın ve itiraz etmeyin diye bu projenin adı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği!”

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Türkiye’de Cevdet Said’in ‘Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları’ Kitabı Okundu…
Türkiye’de Cevdet Said’in ‘Bireysel ve Toplumsal Değişimin Yasaları’ Kitabı Okundu…
Dr. Şehit Fethi ŞAKAKİ Yazdı: Sünnilik ve Şialık yapay bir kavgadır
Dr. Şehit Fethi ŞAKAKİ Yazdı: Sünnilik ve Şialık yapay bir kavgadır