Gerçeğin Sessiz Çığlığı
Ahmet Yıldırım

Gerçeğin Sessiz Çığlığı

Seksenli yıllarda hani televizyonların tek kanallı olduğu dönemlerde televizyon gece 12’den sonra yayınını bitirirdi. Gece yarısından sonra saat kaç olursa olsun tv açtığınızda sizi sessizce ekranı kaplayan bir karınca ordusu karşılardı. Derin bir sessizlik ortamı kaplardı. Gece yarısı kavramının henüz hakim olduğu yıllardı. Artık yapılması gereken yatağa girmekten başka bir şey değildi. Sonra bu görüntü yerini ekranı kaplayan bir saate bıraktı ve saatte sessizdi. Sanki bu yılların habercisiymiş gibi sonraları gece yarısından sonra çıkan o saate sinirleri zıplatan bir ses iliştirildi. Acayip sinir bozucu bir sesti ve ses aynı oran ve aynı tarzda sürüp gidiyordu. Ta ki sabahın ilk saatlerine, askerlerin göndere bayrağımızı çekip istiklal marşımızı okuyuncaya kadar. O yıllar sessizliğin hala etkin olduğu, yaşamda sessizliğin yerinin, itibarının olduğu yıllardı. Sessizliğin bir kıymeti, bir değeri vardı.

Özellikle 90’lı yıllar şakülün ipinin koptuğu yıllar oldu. Ses daha doğrusu gürültü (sese hakaret olmasın, sesin de bir değeri vardır) sesi de, sessizliği de işgal etti. Değersizleştirdi. Ses ve sessizlik itibarını kaybetmeye başladı. Yerini elbette bir şeyler alıyordu ve ne yazık ki o yerini alan şey insanımıza, bize çok cazip geliyordu. Artık öyle gece yarısı yatağımıza girmemize gerek yoktu, geceyi uzatabilirdik. Geceler uzadı. Tv kanalları çoğaldı, kanallar 24 saat kesintisiz yayına geçtiler. Programlar gündüz yayının tekrarı gibiydi, ama olsun havalarındaydık.

 Göstergeye krallığı uzayan geceler getirdi. Gösterge dediğime bakmayın, gürültü ve patırdıdan başka bir şey değildi; lakin gürültü, yaptığını gürültü eşliğinde insanların gözüne soktuğundan olacak insanlar gürültünün gürültülü işlerini çok sevdi. 90’lı yıllar sesten, sözcüklerden uzak bol gürültülü yıllardı. İnsanlar gürültünün cazibesini, gücünü erken kavradılar ve var olan gürültüyü tencere, tava gürültüleriyle desteklediler. Yetmedi palet gürültüleriyle darbe vuruldu sessizliğe. Haliyle bilaisteye geri dönüşü olmayan bir yola girmiş oluyorduk.

Gürültü, patırtıları da yanına alarak yaşamımızın en kılcal damarlarına kadar sirayet etti. Birkaç yılda böyle yol aldık. Daha çok gürültü çıkaranın haklı olduğu günleri gördük. Haklı olmanın formülünü gürültü çıkarmakta bulmuştuk.  Ağzından nelerin döküldüğünün kıymeti yoktu, önemli olan afilli birçak cümleyi gürültülü, bağırarak ifade edebilmekti.  Sözcükler el çekiyordu bizden istemsizce ve biz gürültünün keyfini çıkarıyorduk. Geç farkettik sessizliğin esrar perdesine bürünüp aramızdan çekildiğini. Gerçi bunun bir kıymeti de artık kalmammıştı.

Gürültü işleri sosyal medya hesaplarına taşıyıp otoritesini göstergeyle taçlandırdı. Gösterge gürültüye öyle bir güç kazandırdı ki artık gürültünün hakimiyetini tahakkuk ettirmesi için gürültüye ihtiyacı yoktu. Gürültünün en büyük kırılma noktası burası oldu. Gürültü; gürültü patırtı çıkarmadan hakimiyetini sürdürür oldu. Gürültü ekranların ardına gizlendi.  İşte bu nokta paradoksun kendisiydi. Ama ne önemi vardı. Ne düşünen, ne analiz eden, ne araştıran, ne ses çıkaran ve dahası ne de sessiz kalan bir topluluk kalmıştı. Var olan gürültünün tamamen özgürleştiği, herkesin birbirine benzediği, tüm farklılıkların kaybolduğu, herkesin herkesin yerine geçebildiği, her şeyin kendinden başka her şeye dönüşebilme ihtimalinin olduğu bir noktaya gelmişti. Bunca benzeşme ve aynılaşma belirtileri gürültüyü göstergenin gerisine attı. Bu geriye atış gürültüyü ekarte etmekten ziyade gürültünün hegomanyasını daha genişletme ve daha buyurgan olmasını sağladı. Zira kendisi gözükmediği halde egemenliği insanların bedenlerini aşmış onların ruhlarını istila etmeye başlamıştı.

Direnç gösteren, akleden, belirsizliği gideren, farklılıkları ortaya çıkaran ruhların yadsıması olan beden artık çoktan gürültünün fedaisi gösterge tarafından işgal edilmişti. Mesafeler kısalmış zaman ve mekan algısı teknolojiye boyun eğmiş, dünyanın her yerindeki bedenler aynılaşmış; gürültü kahkahalar atarak, Nemrutlara has bir zoraba gibi ruhlarımıza tecavüze yelteniyordu. Aynılaşan ruhlardan klonlanmış gibi aynılaşmış bedenler fışkırıyor. Maalesef hamile kalan her kadın artık gürültünün, göstergenin spermasını rahminde taşımaktadır. Her doğan çocuğun mayasında gürültü ve göstergenin etkisi vardır. Dolaysıyla doğan her çocuk beden algısından yoksun, cinsiyetsiz doğuyor. Gürültü göstergeyi kullanarak insanlardan fotokopi çekmek kaydıyla çoğaltmaktadır. Sosyal medya seri imalat misali aynılaşmış beden ve ruhların fotokopisini basıyor. İşletmede ikame mal denilen bir kavram vardır. Gösterge bu kavramı ikame cinsiyete dönüştürmüş durumdadır.

Gösterge, ilzam ettiği (susturma, iradesiz cevap veremez duruma getirme) kitlelere cinsiyetsiz cinsiyeti empoze etti. Erkeği biraz liberal, biraz fetişsel hale getirme; kadını ise biraz feminist biraz otoriter kılma projesiyle karşı karşıya kaldık. Neslin çoğalması için varolan cinsellik, cinsel ilişki için cinsellik düşüncesiyle yer değiştirdi.  Hakim görüş yerini cinslerin karışması, türlerin aynileşmesine bıraktı. Melez cinsiyetlerin yöneteceği bir dünya inşa edilme projesiyle karşı karşıyayız.  Önümüzdeki dönemlerde dünyayı ne erkeğe ne de kadına benzetemeyeceğimiz, göstergenin klonladığı varlıklar yönetecek.

İçinde bulunduğumuz süreçte farklılıkları deforme edip aynileştirme, tektipleştirme, cinsiyetsizleştirme operasyonlarına direnecek bir gücümüz var mı? Ürkek de olsa Değerlerimiz dediğinizi duyar gibiyim. Ancak gürültünün, göstergenin en çok deforme, bozma, ifsad ettiği ve işlevsiz hale getirdiği unsurların başında değerlerimiz geliyor. Günümüzde bizi hangi adalet ayakta tutacak? Hangi Ahlaki öğreti bize yol gösterecek? Hangi erdem ve fazilet bize siper olacak? Hangi kahramanlıkla ileri atılacağız? Hangi umut yaralarımıza deva olacak? Sizce sesin, sözcüklerin, sessizliğin, bedenin, ruhun, cins ve cinsiyetin başına gelenler değerlerin başına gelmedi mi? Maalesef kollektif olarak hepimiz açık hedef durumundayız. Üstelik bu hastalığı birbirimize bizler bulaştırıyoruz.

 Göstergenin sahibi olan gürültü bağıra çağıra insanların her an gözünün içene soktuğu Tanrı tasavvuruna bile gölge düşürmüştür.  Tanrı (İmani ölçütler) mefhumu bile karizmayı çizmiştir. Gürültü, gösterge üzerinden uluorta, olur olmaz sosyal medyanın her alanında Allah’ın ayetlerini paylaşmak, yaygınlaştırmak, genelleştirmek, normalleştirmek, itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek kaydıyla haşa Allah’a bile operasyon çekmeye kalkışabiliyor. Günümüzde göstergeye dönüştürülen en önemli değerlerin başında Allah ve Peygarmber Efendimiz (sav) vardır. Hemen hemen herkesin evinde bir Allah lafzının göstergesi, Efendimizin (sav) isminin göstergesi, veya bu değerlerimize atıf yapan bir Elif, Vav tablosu veyahut boynumuzda taşıdığımız bir Allah lafızlı kolyemiz vardır.

Gösterge itibarsızlaştırma operasyonlarını en iyi normalleştirerek yapar. Operasyon çekeceği kavramı, unsuru, değeri aşırı normalleştirir, sıradanlaştırır. Sanki hergün onunla birlikteymişsiniz gibi… Güne; Allah’ın gün, güneş, şafak, tan yeri, sabah aydınlığı, namaz gibi ayetlerle başlamayan birinin yaşama sosyal medyadan Allah’ın ayetini paylaşarak başlaması gibi. Rüşvet yiyen birinin Kamu Hakkı ve Baytülmalı sloganlaştırması gibi.   Bayrağı sembolleştiren birinin Bayrak satışlarından zengin olması gibi. Cuma namazına gitmeyen insanların dahi Cuma mesajları atmaları gibi.  

Kutsallarımızın göstergeler tarafından çok kullanılması göstergenin ve gösterenin onlara hürmet ettiğinden değildir. Bilakis modern dönemlerde bir şeyi ne kadar çok kullanırsanız o oranda deforme edersiniz, ayağa düşürürsünüz. Kutsallarımız üzerinden bir yaşam felsefesi, yaşam tarzı geliştirilmesi gerekirken tam tersine kutsalların sembol ve ikonlarının ön plana çıkarılarak asıl görülmesi gibidir. Taklitin, yan sanayinin asıl olanın (orjinalin) yerine geçme işlemidir.

Gerçek; sadece göstergenin gerisindedir. Gerçek; hiper-gerçekliğinin bir adım ötesidir. Gerçek; seste, sözcüklerde, sessizliktedir. Gerçek; gürültünün patırtıların, bağrışmaların bir adım ötedeki sessizliktedir. Gerçeğin; gürültüye, göstergeye, gösterene ihtiyacı yoktur. Gerçek; gürültü, patırtı ve bağrışmaların olduğu yerde boynu bükük şekilde duvar dibini mesken tutmuş bir yetimdir. Gerçek; çok yakın bir uzaklıktadır. (Gerçeğe ulaşmak öyle kolay değildir). Gerçek; karıncalar ordusunun sessizce, sessizliği hakim kılmak için işgal ettiği ekrandadır. Gerçek; 80’ler dizisinde gece yarısından sonra yayını biten televizyonun ekranı karıncalara tahsis edip ekranın karşısına geçen baba Fehmi’nin gördüğü, idrak ettiği, dinlediği, hissettiği karıncaların ayaklarının sessizliğindedir. Gerçeğe talip olanlara, tabi olanlara, Gerçekte kalanlara selam.      

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile