Sahi kim Kürt düşmanı? PYD Şam’ın himayesine sığınacak?
Alptekin Dursunoğlu

Sahi kim Kürt düşmanı? PYD Şam’ın himayesine sığınacak?

Parti liderinin veya taraftarlarının zaferleri kendine, hezimetleri ise başkalarına mal etmesi popülist bir söylem olarak anlaşılabilir olsa da gerçekçi değil.

Birkaç yıl önce siyasal açıdan ‘ülke düzeyinde’ ‘belirleyici’ olabilen Kürt partileri, şimdilerde ‘yerel düzeyde’ bile çok sınırlı bir etki üretebiliyor. Türkiye’de HDP, Irak’ta KDP, Suriye’de ise PYD, bu tasvirin örnekleri.

HDP, Haziran 2015 seçimlerinde tek başına aldığı yüzde 13’lük oyla Türkiye’nin ana muhalefet partisi olma potansiyeline sahip olduğunu göstermişti.

Halbuki daha önceki Kürt partileri baraj endişesiyle ya 1991’de olduğu gibi bir başka partiyle ittifak yaparak ya da 2011’de olduğu gibi bağımsız adaylarla seçime katılarak meclise girebiliyordu.

Mesud Barzani liderliğindeki KDP, hem Kürdistan Bölgesi’ni yönetiyor, hem de Irak merkezi hükümetinin yapısında belirleyici olabiliyordu. 

2005’te İbrahim Caferi’nin yerine Nuri el-Maliki’nin başbakan yapılmasında, 2014’te ise seçimi kazanmasına rağmen Nuri el-Maliki’nin başbakan yapılmamasında en etkili aktörlerden biri KDP Lideri Barzani’ydi. 

2018 seçimlerine kadar Irak merkezi hükümetinin dışişleri bakanlığı ile maliye bakanlığı KDP’li Hoşyar Zebari’ye emanetti.  

PYD,Suriye’de devlet otoritesinin sarsıldığı savaş ortamında ‘kanton’ adını verdiği sivil yönetimler kurdu ve buraları da YPG adlı silahlı gücüyle korudu. 

Böylece bir yandan Suriyeli Kürtlere ancak bir devlet otoritesi ile sağlanabilecek düzen sunarken bir yandan da hem Şam’ın hem de uluslararası tarafların dikkate aldığı bir aktör haline geldi.

Şam, PYD’ye en azından tarafsızlığını koruması için yardım etti. Uluslararası taraflar ise onu kendi saflarına çekmek için yardım vaat ederek PYD’yi dikkate aldığını gösterdi.

Örneğin dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu“Ilımlı muhalefetle birlikte oldukları sürece her türlü kazanımlarını destekleriz”[1]dedi. Şam’la savaşması şartıyla ‘PYD’nin kazanımlarını’ tanımaya hazır olduğunu açıkladı.

Amerika ise Suriye’deki yasadışı askeri varlığını gerekçelendirmek için Türkiye ile ilişkilerini bozma pahasına PYD’yi destekledi.

PYD, Şam’la savaşma karşılığında Türkiye desteğini kazanmak yerine, IŞİD’le savaşarak ABD desteğini kazanmayı tercih etti.

Bu tercihiyle de 2016’da Suriye haritasına bakan PYD açısından üç ilçede kurduğu ‘kantonlar’ artık bahse konu olmayacak kadar mütevazi gözüküyordu. Çünkü Amerikan garantörlüğünde Irak sınırından Akdeniz’e kadar ‘fiili bir devlet’ veya en azından bir ‘federasyon’ fırsatı doğmuştu. 

Zaferlerden parti, yenilgilerden düşman sorumlu olabilir mi?

Bugüne gelince... 2013’te iktidar tarafından ‘Çözüm Süreci’ adı altında ‘koalisyon ortaklığı’ önerilen HDP, şimdilerde adeta ‘terör örgütü’ muamelesi görüyor. 

Varlığını borçlu olduğu ‘Kürt meselesi’nde artık muhatap alınmıyor. Liderleri, cezaevinde bulunuyor ve yerel seçimlerde kazanabileceği belediyelerin kayyuma devredilme ihtimaline[2]karşı hiçbir tedbir üretemiyor. 

KDP, Barzani’nin başarısız bağımsızlık referandumu sonrasında sadece Bağdat üzerinde değil, Erbil üzerinde de ciddi bir nüfuz kaybı yaşıyor. 

Amerika tarafından terk edilen PYD ise Ankara’nın tehditlerine karşı Şam’ın himayesine sığınmanın hesaplarını yapıyor.

Suriye Demokratik Meclisi Eş Başkanı Riyad Derar, bu çabayı şöyle açıklıyor: "Suriye ordusu ülkenin simgesidir. Ordu ile sınırların korunması için işbirliği yapmak ulusal bir eylemdir. Fakat rejim ortaklık ilişkisi istemiyor, aksine teslimiyet için emrivaki yapıyor. Rejime söyledik, bu güçler (SDG) çözümün ardından Suriye ordusunun bir parçası olacak… Federalizm projesi bir gereklilikti ama bugün bunu literatürümüzden çıkarıyoruz ve yerine bütün Suriye'ye yönelik bir proje olarak demokratik ademi merkeziyetçiliği koyuyoruz."[3]

Peki birkaç yıl önce sadece bulundukları ülkeler düzeyinde değil, uluslararası düzeyde de dikkate alınan bu partilerin bugün adeta bir var oluş sorunu ile karşı karşıya kalmasının sebebi ne?

Bu partiler lehine kamuoyu oluşturan çevreler, bu dramatik değişimi, her siyasi renkten Kürt kamuoyu nezdinde en hızlı konsolidasyon etkisi yapan “Kürt düşmanlığı” tezi ile izah ediyorlar.

Tıpkı HDPKDP veya PYD’nin birkaç yıl önceki nüfuzunu veya kazanımlarını bu partilerin ‘kendi zaferi’ diye izah etmeleri gibi...

Zaferlerin Kürt partilerinin başarısıyla, hezimetlerin ise ‘Kürt düşmanları’ faktörü ile izah edilmesini gerçekçi bulanlara ‘hayırlı Kürt düşmanları’ dilemekten başka yapacak bir şey yok.

Ancak siyasal geleceğin yapılan tercihlerle belirlendiğine ve sadece düşmanlarından daha öngörülü tercihler yapanların başarılı olabileceğine inananlar için bu partilerin son birkaç yıllık politik tercihlerini hatırlatmakta yarar var.

HDP’nin politik tercihleri

Siyasi iktidar 2013’te HDP’ye “Çözüm Süreci” adı altında bir tür koalisyon ortaklığı önerdi. 

Bu, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi karşılığında HDP’nin‘demokratik özerlik’ diye adlandırdığı planın müzakere edilmesi esasına dayanıyordu. 

Bu teklifle ilgili olarak HDP’nin iki seçeneği olabilirdi: 

1- Bugünkü AKP-MHP koalisyonunun benzeri, AKP ile HDP arasında yapılırdı; bugünkü cumhurbaşkanlığı sisteminin ‘demokratik özerkliği’ garanti edecek şekilde kurulması için teklif kabul edilebilirdi.

2- “Seni başkan yaptırmayacağız”denerek teklif reddedilir ve ana muhalefet partisi rolüne talip olunurdu.

Bu her iki tercih de HDP ve hedefleri açısından hem fırsatlar hem de tehditler içeriyordu. 

HDP, AKP’nin koalisyon teklifini reddetti, “seni başkan yaptırmayacağız” söylemiyle Türkiye’deki AKP karşıtı tüm seçmenlerin teveccühünü kazanarak ana muhalefet partisi rolüne soyunmayı tercih etti. 

Kürtlerin liderliğindeki bir Türkiye partisi olarak ilk kez tek başına girdiği seçimlerde meclise girmeyi başardı. 

Tıpkı bir önceki tercih gibi Kürtlerin liderliğindeki bir Türkiye partisi olma tercihi de hem fırsatlar, hem de tehditler içeriyordu.

HDP liderliği tercihini uzun erimli kazanımlar vaat eden Kürtlerin liderlik ettiği bir Türkiye partisi sıfatıyla ana muhalefet partisi misyonu üstlenmekten yanaydı. 

Ancak  HDP kendi içinde bir koalisyondu ve koalisyon ortaklarından PKK, “Çözüm Süreci”ni AKP’nin HDP’ye yaptığı koalisyon ortaklığı teklifi olarak değil, kendi silahlı mücadelesinin bir kazanımı olarak okudu. 

PKK’ya göre "çözüm sürecini başlatan AKP değil, önder Apo” idi ve“artık bundan sonra kim gelirse gelsin çözüm sürecine girmek zorunda kalacak"tı.[4]

PKK, “Çözüm Süreci”nde askıya alınan güvenlik önlemlerini “devletin zayıflığı” olarak yorumladı ve kendince bu “zayıflığı” daha büyük kazanımlara dönüştürmek üzere kentlerde hendekler kazıp “öz yönetimler” kurmaya yöneldi. 

Her egemen devletin “savaş ilanı” olarak okuyacağı bu adım da hem fırsatlar hem de tehditler içeren bir tercihti. 

Hendeklerle Suriye’de olduğu gibi “kurtarılmış bölgeler” yaratılabilseydi, muhtemelen “gerilla vuruyor Kürdistan’ı kuruyor” diye zafer kutlaması yapılacaktı. 

Ancak HDP, ya devletin gücünü fazla küçümsediğinden veya PKK’nın gücünü fazla abarttığından dolayı bugünkü sonucu öngöremedi. 

Kendi tabirleriyle “emanet oylara” vefa gösterip Türkiye’nin ana muhalefet partisi olma rolünü sürdürmeyi değil, PKK’nın sivil kanadı gibi davranmayı tercih etti. Böylece ortaya çıkan sonuç itibariyle PKK’nın askeri alandaki hezimetine, siyasi alanda ortak oldu.

KDP’nin tercihleri

Erbil’i yöneten, Bağdat’ta da belirleyici olan KDP Lideri Mesud Barzani, IŞİD’in Irak’ta yarattığı tehdidi Kürdistan Bölgesi için fırsata dönüştürmeye çalıştı. Peşmerge güçlerini Irak ordusunun IŞİD’le savaşmak için boşalttığı bölgelere gönderdi.

Anayasanın 140. Maddesinin kendiliğinden uygulanmış olduğunu belirterek başta Kerkük olmak üzere tartışmalı bölgelerin tamamını ilhak ettiğini açıkladı.

Barzani’nin bu tek taraflı sınır genişletme hamlesini tek taraflı bağımsızlık referandumu kararı takip etti. 

Halbuki hem tartışmalı bölgeler hem de bağımsızlık meselesi, Irak’ın, bölge ülkelerinin ve Amerika’nın doğrudan ve dolaylı olarak taraf olduğu bir meseleydi. Çok taraflı bu meseleler, Barzani’nin tek taraflı kararlarıyla ‘olup bitemeyecek’ kadar karmaşıktı ve çok taraflı her karmaşık sorun gibi bunun da ağır sonuçları olacaktı.

Öte yandan bağımsızlık referandumu konusuna karşı çıkanlar, sadece IrakİranTürkiye ve Amerika’dan ibaret değildi. 

Kürdistan Bölgesi’ndeki rakip Kürt partiler de bunu başkanlık süresi dolmuş olan Barzani’nin bir siyasi manevrası olarak gördükleri için referanduma karşı çıkıyordu.

Barzani, hem büyük fırsatları hem de büyük riskleri barındıran kararlar aldı; ancak bu tek taraflı kararlar, çok taraflı tepkilerle karşılaştı hem Kürdistan Bölgesi’nin hem de Barzani’nin kayıpları telafi edilemeyecek kadar büyük oldu.

PYD’nin tercihleri

PYD’nin Suriye’deki savaş şartları içinde “öz yönetim” ilan ettiği yerler Suriye’nin Kürt nüfusunun yoğun olduğu üç ilçeden ibaretti. 

Savaşta Şam’dan ya da muhaliflerden yana olmaksızın hayatta kalabilmek hem bir sivil düzenin hem de burayı koruyacak bir silahlı gücün varlığını gerektiriyordu. 

Bu yüzden tüm taraflar PYD’nin ‘kanton’ adımına ve silahlı gücüne şüpheyle baksa da hiç kimse PYD’yi bir tehdit veya bir ‘müttefik’ olarak önemsemiyordu. 

Ancak uluslararası tarafların yatırım yaptığı örgütlerin savaşı kaybetmesi ve Suriye’nin geleceğini Şam’ın ve müttefiklerinin şekillendirmeye başlaması, uluslararası tarafları yeni müttefikler aramaya sevk etti.

Daha önce Suriye’de ‘devrim’ projesinin en etkili araçları olarak kullanıldıkları halde ‘terörist’ ilan edilen radikal örgütler, Suriye’nin gelecek tasarımında bir şekilde etkili olmak isteyen uluslararası tarafların müdahale gerekçesi haline geldi. 

Türkiye ve Amerika’nın Suriye’nin egemenliğini tanımamakta ısrar etmesi ve terörist diye nitelenen örgütlerin sahadaki varlığı, Şam konusunda Amerika ve Türkiye ile aynı görüşleri paylaşan örgütlerin yıldızını parlattı. 

Bu çerçevede Türkiye, ÖSO tabelası taşıyan örgütlerle, Amerika ise SDG tabelası taşıyan YPG ile Suriye’nin geleceğinde belirleyici olmaya çalıştı.   

PYD’nin seçenekleri

Bu şartlar, PYD için şu iki seçeneği gündeme getirdi:

1- Suriye’nin geleceğinin ev sahibi pozisyonu ile Şam ve müttefikleri tarafından kurulduğu öngörülebilirdi. Ev sahibinin kendisini eve kabul etme iradesinden yararlanılabilirdi ve evin bireyi gibi davranıp yeniden inşa edilmekte olan evde daha onurlu bir konum elde etmeye çalışılırdı.

2- Amerikan desteğinin evin içinde bir kulübe inşa etmek için yeterli olduğu öngörülebilirdi. Yerleşmek veya ev sahibine satmak üzere inşa edilen kulübenin olabildiğince büyük olmasına çalışılırdı. Ev sahibinin veya komşuların kulübeyi yıkma tehditlerine karşı Amerikan güvencesine sığınılabilirdi.

Her iki seçenek de hem fırsatlar hem de tehlikeler içeriyordu. PYD, ikinciyi tercih ederek Fırat’ın doğusunu ele geçirdi. Afrin’i de bu bölgeye bağlamayı hatta Akdeniz’e ulaşma[5] hedefini gerçekleştirmeyi umdu.

PYD, Rusya’nın Türk-Amerikan ilişkilerini sabote etmek için Türkiye’ye ‘Fırat Kalkanı’ve ‘Zeytin Dalı’operasyonları için izin verebileceğini ve nihayet Amerika’nın Suriye’de kalmanın karlı olmadığını düşünerek çekilme kararı alacağını öngörseydi muhtemelen birinci seçeneği tercih ederdi.

Sonuç

Türkiye’de HDP’nin, Irak’ta KDP’nin, Suriye’de ise PYD’nin şu an tanık olunan sonuçların mağduru olduğunu söylemek gerçekliğin sadece bir kısmını göstermek olur. Çünkü bu partiler, kendilerini mağdur eden bu sonuçları, kendi tercihleriyle yarattılar veya yaratılmasına ortak oldular. 

Parti taraftarlarının zaferleri kendine, hezimetleri ise başkalarına mal etmesi popülist bir söylem olarak anlaşılabilir olsa da gerçekçi değil. 

Öte yandan küçük dahi olsa kalıcı olumlu sonuçlar; öngörüde gerçekçilik, tercihte temkin ve eylemde ise sabır gerektirir. 

Geçici ama büyük zaferler için ise popülizmfırsatçılık ve oldubitti yeterlidir. 

Her ikisi de zaferi garanti etmeyebilir, her ikisi de hezimetle sonuçlanabilir. Ancak gerçekçi öngörüler, temkinli tercihler ve sabırlı eylemlerle inşa edilen kararlar başarısız sonuçlar üretse de karar alıcılarını mahcup etmez

Bu tür kararlar zafer de üretse hezimet de üretse başı dik bir şekilde savunulabilir. Bu tür kararların ortaya çıkardığı acıya başkaları da ortak olabilir. 

Ancak popülizm ve fırsatçılık ile oldubittiye getirilen zaferleri hicap duymadan savunmak da bu sevince başkasını ortak etmek de zordur. 

Kürt kamuoyunun, söz konusu partilerin kararlarını, bu kararların doğurduğu trajik sonuçları gözardı ederek benimsemeyi sürdürebiliyorsa, endişelenmesine gerek yok demektir.

 

[1]Radikal, 29 Eylül 2015. Davutoğlu'ndan Rojava açıklaması! http://www.radikal.com.tr/politika/davutoglundan-rojava-aciklamasi-1441979/

[2]NTV. 7 Ekim 2018. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kayyum açıklaması https://www.ntv.com.tr/turkiye/cumhurbaskani-erdogandan-kayyum-aciklamasi,ViOfBt5-5EivukSSdmpAAQ

[3]Fehim Taştekin, BBC, 21 Aralık 2018. ABD çekiliyor, Suriye’de kartlar yeniden dağıtılıyor https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-46642993

[4]Sabah. 9 Haziran 2015. PKK'dan HDP'ye “emanet oy” tepkisi https://www.sabah.com.tr/gundem/2015/06/09/pkkdan-hdpye-emanet-oy-tepkisi

[5]Duvar. 8 Mayıs 2017. Rojavalı eşbaşkan: Hedefimiz Akdeniz https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2017/05/08/rojavali-es-baskan-hedefimiz-akdeniz/

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür