Dilin Kavramsal Bütünlüğünün Bozulması
Harun Yılmaz

Dilin Kavramsal Bütünlüğünün Bozulması

Meşhur İngiliz Başbakanı Churchill’e sormuşlar; “Bir ulusu nasıl yok edersiniz?” diye, “Onların dillerini değiştiririm.” cevabını vermiş.

Aslında bu cevap sadece Churchill’e özgü bir düşünce değil, tam tersine tüm sömürgeci Batılı ülkelerin dil, kültür başta olmak üzere her alanda kolonyal ülkeler üzerindeki sömürgeciliklerinin şümulüdür, niyetidir, -aslında maalesef- zaferidir de.

Batı ve dünyaya hükmetme amacı taşıyan aileler açısından sömürge yapılacak halklar ve ülkeler üzerinde üç yöntem uygulanagelmiştir:

1) İşgal edip sömürge kuracakları topraklarda yaşayanları toptan öldürmek.

2) Daimi surette askeri bir işgalle bu halkları kontrol altında tutmak.

3) Kendi halklarının menfaati hilafına, Batı’ya teşne liderler eliyle kültür ve dil asimilasyonuna gitmek.

Bu yöntemlerden ilk ikisi için her türlü enstrümanla (medya, moda, ilaç, silah, GDO’lu hibrit ve hormonlu yiyeceklerle) Allah’a söyledikleri vaadi yerine getirme hedefinden hiç ayrılmadılar (Araf 16-17: “Şeytan; mademki, (yaptıklarım yüzünden) beni (rahmetinden uzaklaştırarak) azgın bıraktın, o hâlde ben de, gidip senin doğru yolunun üzerinde pusu kurup onları saptıracağım.” dedi.) Ancak çokça maliyetli, zorlu olmaları nedeniyle bu yöntemlere ek olarak daha ucuz olan kültür ve dil erozyonuna her zaman başvurdular.

Bir dili değiştirmek için kadim sözcükleri değiştirmekle kalmıyor yeryüzünün şeytanları olan müstemlekeciler; zahirde müstemlekenin diliymiş gibi görünen, ama aslında o dile ait olmayan kavramsal tağyir de yapıyorlar. Örneğin dilimize sakız gibi yapışmış “kendine iyi bak” veya “döneceğim ben sana” deyimleri ve daha birçok benzerleri, Türkçe sözcüklerle yazılmış olsa da, aslında özü, muhtevası, ruhu, mayası İngilizce olan deyimlerdir.

Şöyle bir teşbih yapalım; düşman ülkeyi basmış, kızlara tecavüz etmiş ve hamile kalan kızlardan çocuklar doğmuş. Çocuk büyüyor ve annesinin diliyle konuşuyor, ancak mayası düşmana ait bu çocuğa ne kadar Türk diyebilirsiniz? Dilimize yerleşip Türkçe kelimelerle söylediğimiz ecnebi ifadeler de böyledir. Örneğin bu deyimlerin İngilizce karşılıkları “take good care of yourself” veya Holywood filmlerindeki kısaltmasıyla “take care”, ötekisi de “I will call you back” şeklindedir. Siz Türkçe konuştuğunuzu sanırsınız, ama aslında bu deyimlerin özü, ruhu Türkçe değildir.

“Kendine iyi bak!” Ne kadar yoz, sahipsiz, kendinden menkul ve mesnetsiz bir temenni. Bir mikrop, bir bakteri karşısında bile hiçbir varlık iddia edemeyen, gözüyle görmediği bu mikroskobik yaratıklara yenilen insan ne kadar kendine iyi bakabilir ki? Oysa bugünün gençliğinin kullanmadığı naif ve kadim bir temenni vardır vedalaşırken geçmişimizde bunun yerine; “Allah’a ısmarladık!” İnsanı kendisine değil, yaratıcısına emanet eder bu temenni. Bir duadır aynı zamanda. Nadiren duyduğumda artık çok değerli bir antika gibi hemen dikkatimi çeker.

Emperyalist devletlerin, sömürdükleri ülkelerin dilini bozma projeleri, Moğol diyarından Kafkaslara uzanıp, güney coğrafyaya inerek uzun bir yay çizip Afrika’dan, Güney Amerika’ya kadar geniş bir hinterlantta gayet başarılı olmuştur. Bu projelerin başarısında, kolonilerin müesses kurumlarının imhası, ilgası, tağyiri ve bunların yerine amaca uygun yeni kurumlar ihdas edilmesi büyük rol oynamıştır.

Bizim ülkemizde de modernistlerin Osmanlıca’ya olan hınçları nedeniyle dilimizden “bizdenleşerek zenginliğimiz olmuş” Farsça ve Arapça sözcükler atılarak yerlerine Türkçe (!) karşılıklar getirilmiştir. Örneğin Arapça bir sözcük olan “haysiyet” yerine, Türkçe “onur” kelimesi ikame edilmiştir. Oysaki “onur” sözcüğü de köken olarak Türkçe değil, aksine Osmanlıca’ya olan hıncın bir yansıması olarak Fransızca’daki “honneur” kelimesinin intihalinden ibarettir. İşte Modern Türkiye’nin yeni dilinin doğuşunda bu kilit görev, TDK (Türkiye Dil Kurumu)’nin ilk ve ömür boyu başkanı olan Agop Martayan (Soyadı Kanunu sonrası Dilaçar)’a düşmüştür. Kimine göre kahramandır, kimine göre başka bir şey; ancak dilde yozlaştırmanın, Osmanlıca kelimeler ve kavramlara Avrupa dillerinden devşirme karşılıklar bulunmasının miladıdır bu zevatın başkanlığı.

Bu görev şimdilerde tüm hızıyla sosyal medya, tv dizileri vs tarafından özenle yürütülmektedir. Daha kreşe giden çocuklarımızın kullandığı cümlelerde bile Amerikan filmlerinin ve onlara özentili yerli (!) filmlerin dillerinin izlerini görüyoruz artık. İşte bir diziden kısa bir replik; "Eplikeyşın yapıp stokluyorum kızları, sayko ediyorum sonra."

Ne anladınız yukarıdaki hilkat garibesi cümleden? Açıkçası ben bir şey anlamadım. Yeni neslin kullandığı uyduruk bir dil bu. Değil Vahyi, Mehmet Akif'i, dedesini, hatta babasını bile anlamayan, zaten babasının da çocuklarını anlamadığı çırılçıplak, soysuz, haysiyetsiz bir dil. Dil bile değil, bir tükürük, bir kusmuk, sokakta insanların yüzüne, zihnine doğru tükürülmüş, aksırılmış bir balgam...

Kim, ne ara adına modern Türkçe bile diyemediğimiz bir hâle getirdi bu dili? Dilini koruyamadıktan sonra bu ülkenin Maarif Vekaleti, ilim irfan yuvası okulları, öğretmenler, eğitimciler, 810 bin baş eğitim neferi ile ne iş yapar? İletişimden, eğitimden, aileden, bunların finansmanını sağlayan maliyeden sorumlu bakanlıklar, teşkilatlar, vakıflar, dernekler, camiler, cemaatler, STK’lar ne işe yarar? Dilini koruyamayan milletlerin içine düştüğü durum ve gidişat içler acısıdır oysa. Hele ki, Müslümanlar tam bir gayya kuyusundadırlar. Dil emperyalizmi öylesine başarılı olmuştur ki, ana dilleri Arapça olan uluslar dahi Allah’ın kendi dilleriyle olan seslenişini, Kur’an’ı anlamıyorlar artık. Vahyin indiği yıllarda cari olan dil ve kavramlar, yıllar içerisinde öyle bir tahrip edilmiştir ki, birçok mühim kavram indirildiği günkü bilinen anlamlarından koparılmış, böylece Allah’ın kullarıyla iletişimde kullandığı vahiy dili muhteva, öz, ruh olarak boşaltılmaya çalışılmıştır. Ancak Kur’an’ın kendisine, diline baştan sona hâkim olan vahdet (teklik ve bütünlük) ilkesi nazarıyla tefekkür edildiğinde yavaş yavaş vahyin indiği günlerde sahabelerin anladığı anlamlara ulaşılabilme imkanı doğabilecektir. Ancak, değil okuduğunu anlamak, birbirini anlamayan bunca insan yığınları içerisinde çok zor bir iş bu. Aslında konuştuğumuz dil Arapça, Türkçe, Farsça, Özbekçe, Türkmence, ama kavramsal bütünlüğü bozulmuş bir dil. Her biri geçmişinden koparılmış, dolayısıyla bugünü ve yarını tanımlayamıyor.

Dönelim konumuza ve kapatalım son bir cümleyle bahsi…

Dilin, dolayısıyla konuşma ve hitapların, zincirleme olarak davranışların sertleşmesinin, keskinleşmesinin, nihayetinde sokakta iki ayaklı barutların dolaşmasının yegâne sebebi, bu milletin dilini yumuşatan, az önce sıraladığımız zincirin tersine dönüşümünü sağlayan tekke ve zaviyelerin 30 Kasım 1925’te kapatılması “dilin kavramsal bütünlüğünün bozulmasında” mühim bir fünye görevi görmüştür. Toplumda nezaketli bir dil ve mahallede lokal manevi karakollar vazifesi görmesi hasebiyle tekke ve zaviyeler, siyasetten uzak oluşları ve özü koruyarak edep inşasını gaye edinmeleri hasebiyle kişisel çatışmaların önünde güçlü emniyet sübapları olmuştur. Bu kurumların bozulup halkı soyduğu hikayeleri tam anlamıyla tarihsel uydurmanın sözde delilleriyle oluşturduğu algı mühendisliğinden ibarettir. Olan edep ve edebiyat, dolayısıyla medeniyet dilimize olmuştur.

Üstad Cemil Meriç’in özlü ifadesiyle “Kamusa (sözlüğe) uzanan el, namusa uzanmıştır.”

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...