Hac mı, Panayır mı?
Harun Yılmaz

Hac mı, Panayır mı?

Belki de bu yazıyı yeniden yayınlamak gerekliydi konjonktür sebebiyle.

Türlü iğrenç işkence yöntemleriyle cinayetler işleyen ve genelde de Müslüman kanıyla bunu yapan El Kaide, IŞİD, El Nusra gibi daha ne menem bin, bin beş yüz tane İslami (!) örgütler kuran bir Suud hanedanının işgalinde olduğu Mekke ve Medine’deki farizalardan bahsetmek gerekti yeniden.

2 Ekim 2018, Salı günü evlilik belgeleri için vatandaşı olduğu Suudi Konsolosluğu’na giden gazeteci Cemal Kaşıkçı, değil bir Müslüman’a, insana yakışmayacak iğrençlikte katledildi.

Dolayısıyla her Müslüman, hac ve umre için oluşturduğu bütçesi için şu soruyu kendisine sorsa, yanlış olmaz; “Benim paramın ne kadarı, İslam ve insanlarla savaşta kullanılacak, benim paramın ne kadarı bu tür cinayetlerin finansmanında kullanılacak?!”

Bu yazıyı tekrar yayınlamak gerekti; çünkü, bu tür örgütlerin, bu tür cinayetlerin finansörlüğünü, maalesef dolaylı yollardan yine biz Müslümanlar yapıyoruz.

Nasıl mı?

İslam öncesi Arabistan yarımadasında özde ticari amacın temellendirdiği, dinî ve sosyal ritüellerle süslenen, zamanla kutsal hâle gelen, her birinin kendine özgü koruyucusu ve putları bulunan Ukaz, Dumet’ul Cendel, El Muşakkar, Suhar, Deba, Eş-Şıhr, Aden, Sana, Er-Rabiye, Zul Mecaz, Mecenne, Netat, Hacer, Hubaşe gibi panayırlar vardı. Bölge kabileleri arasındaki önemi hayli büyük olan bu panayırlar, o dönemdeki “pagan hac ritüelinin” de bir parçası hâline gelmişti.

İlk zamanlarda asıl amaç dinsel hac ve ritüellerin yerine getirilmesiyken, sonradan ticaret bu etkileşimin en önemli unsuru olmuştu. Zamanla Mekke, kudsiyet bakımından sivrildi ve bu panayırların kutsanmışlıkları nispeten azaldı.

Bu panayırlarda giysi, yiyecek, hayvan gibi ihtiyaçları bulmazdınız sadece; bazılarında köle satılır, bazılarında kadın meta hâline getirilirdi. Bir başka ifadeyle alınıp satılan şeylerin konusu normal bir şekilde insandı.

Güçlünün ezdiği zayıf; iki, üç, beş kat faizle borcunu ödeyemez hâle gelen erkek; kocasının elinden alınan karısı, kızı; gözüne güzel göründüğü için alınıp kullanılan ve bir süre sonra bıkılan kadın; savaşta alınan esir; ailesinden koparılan çocuk; bunların fuhuşta kullanılması; başkasının gasp edilen her türlü haysiyet ve eşyası, güçlülerin elinde bu ahlaksız ticaretin meşru konusuydu. Buralardan kazanılan para, bu ahlaksız, ilkesiz, merhametsiz ticaretin, adaletsiz sosyal düzenin ve bu gücü korumak için yapılan savaşların idamesine finans kaynağı olarak kullanılıyordu.

Sonra, Âdem’den beri inmekte olan vahiy, son kez inzal olmaya başladı ve dengeler değişti. Zaten müşriklerin Hz. Peygamber’e olan düşmanlıklarının temeli görünürde dinî kaygıydı, ama asıl korku, iktisadi saltanatın ve imtiyazlı iktidarın ellerinden kayıp gidecek olmasıydı. Aksi hâlde, peygamberliğini ilan ve tebliğ edene kadar kendisiyle hiçbir sorunları bulunmamaktaydı O’nunla; Muhammed, onların putlarına tapmıyordu, ama kendilerine de karışmayan güvenilir biriydi. Hatta O Muhammed, kendisine peygamberlik görevinin daha verilmemiş olduğu yirmili yaşlarda “Hılfu’l Fudul”un, yani erdemliler antlaşmasının da saygın bir üyesiydi.*

Asıl kavga, hakkaniyette ve adalet arayışında efendiyi sahibiyle, erkeği karısıyla, güçlüyü zayıfla eşitleyen, gaspı yasaklayan, yer yarılıp gök çökse bile adaleti emreden vahyin tebliğiyle başladı.

İşte müşriklerin, vahyin tebliğine karşı çıkışlarındaki dinî kaygı da, esasında iktisadî kaygıyla doğrudan ilgiliydi. Kâbe sebebiyle dinî merkez olan Mekke, gelen ziyaretçilerle aynı zamanda bir ticaret merkezine dönüşmüştü. Bu ticaretin hassas karnı olan putperestlik terkedilip, Kâbe putlardan temizlenecek olursa, insanların Mekke’ye gelme nedeni ortadan kalkacak, neredeyse tek gelir kaynağı olan ticaretin yok olmasıyla Mekkeli zalimlerin şah damarı kesilecek, güç elden gidecekti.

Görünüşte amaç hac ritüelinin/ibadetinin icrasıydı. Gerçekte ise tek amaç vardı; kaynağı, şekli, miktarı ne olursa olsun para kazanmak. Eğer Hz. Peygamber, bu kazanç şekline müdahale etmeseydi, Kâbe’nin önünde secde ederken, boynundan aşağıya devenin işkembesi dökülmez, yurdundan çıkarılmazdı.

İşte O Server-i Cihan’ın, kutsarken salya sümük ağlayan ümmeti, her yıl fevç fevç aktıkları Kâbe’de, yaptıkları hac ibadetiyle, evvela kendi ülkelerinde, sonra da tüm dünyada hangi adaletsizliği düzeltebiliyorlar acaba, diye sormak icap etmez mi?

Hac için ne harcamışız?

El Mirsad haber sitesi, 2014’te Suudilerin hac gelirleri ve bu gelirlere karşın hac hizmetlerinin niteliğinin artmaması üzerine son 24 yılı kapsayan bir rapor yayınladı:

Suudi Arabistan'ın resmi istatistiklerine göre 24 yılda toplam 38 milyon kişi hac farizasını eda etmek üzere, 192 milyon kişi de umre için Mekke'ye gelmiş. Bu süre boyunca ziyaretçiler Mekke ve Medine'de 1 katrilyon 650 milyar riyal (440 milyar dolar) para harcamış.

1990 yılında hacı sayısı 872.236 idi. 1991-94 yılları arasında ise 992.813 ile 995.611 arasında değişiyordu. 1996'dan 2002'ye kadar bu sayı bir buçuk milyon kişi arttı. 2003-2008 arasında hacı sayısı 2 milyona ulaştı. 2009-2014 arasında ise üç milyon kişiye çıktı.

El Mirsad şu soruyu soruyor: “Bu devasa artışa rağmen Suudi yönetimi, hac ve umre gelirlerinin ne kadarını Beytu’l Haram'daki hizmetlerin geliştirilmesine tahsis etti?”

Suudi Arabistan yönetimi 24 yıl boyunca, biri Kral Fahd, diğeri Abdullah bin Abdulaziz zamanında olmak üzere iki kez Kâbe alanını genişletme planını uygulamaya koydu. Kral Fahd zamanındaki genişletme planı, çevredeki arsaları kamulaştırmayla birlikte 11 milyar dolara ulaştı. Abdullah bin Abdulaziz döneminde tahsis edilen bütçe ise 11 milyar dolardı ve planın uygulaması 6 yıl sürdü.

Bu verilere göre Arabistan yönetiminin 24 yılda hac ve umre ziyaretlerinden kazandıkları 440 milyar doların yalnızca 22 milyar dolarını çevre geliştirme ve hizmetlerin iyileştirmesine harcadıkları anlaşılıyor.

Arabistan Hazine Bakanlığı'nın yayınladığı resmi istatistiklere göre Suudi yönetiminin en büyük gelir kalemi hac ve umre ziyaretleri. Bu miktar, bütçedeki gelirlerin % 20'sini oluşturuyor. Bir mukayese yapmak gerekirse, Suudilerin 24 yıllık hac ve umre geliri, 10 Arap ülkesinin bütçesine eşit.

El Mirsad soru ve yorumuna şöyle devam ediyor: Bu büyük rakamlar hac ve umre hizmetlerinin iyileştirilmesine harcanmadığına göre nereye gidiyor?

Körfez ülkelerinde hanedan ailesinin tüm fertlerinin petrol ve diğer gelirlerden hissesi var ve ödemeler düzenli olarak banka hesaplarına yapılıyor. Hanedan üyelerinin hisse oranları açıklanmıyor ve Hazine Bakanlığı hesaplarında da gözükmüyor. Hanedan üyelerinin hac ve petrol gelirlerinden aldığı paranın gizliliği kırmızıçizgi kabul ediliyor. Bu bilgilerin açıklanmasının ölümle cezalandırılmaya kadar varan ağır yaptırımları bulunuyor.

“(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanırken (onlara denilir ki); İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerden dolayı azabı tadın!” (Tevbe 35)

Hac paraları nereye gidiyor?

1950-2006 arasında ABD’nin toplam silah satışları içinde Suudi Arabistan’ın payı % 19. Bir başka deyişle ABD, son 60 yıldan beri silah satışından kazandığı paranın 1/5’ini Suudi Arabistan’dan elde etmiş. Suudiler, 2011 yılında ABD’ye, aldığı silahlar için de yaklaşık 34 milyar dolar ödemiş. Tabi ki, sadece ABD’den almamış, neredeyse aynı miktarlarda Avrupa ülkelerinden de silah edinmiş.

2014’te Suudilerin silahlanmaya harcadığı para 80,8 milyar dolarla GSMH’ye oranı % 10,4 iken, Türkiye’nin askeri harcaması 22,6 milyar dolarla GSMH’ye oranı yaklaşık % 2,8 olmuş.

Suudi Arabistan’ın aktif asker sayısı 233.500 kişi. Türk ordusunun aktif asker sayısı ise 634.245; Türkiye’nin neredeyse 1/3’ü, ancak askeri harcamaları 4,5 kat daha fazla.

Anlaşılan o ki, Neo-Ebu Leheb her yıl, Türkiye bütçesinin yarısına yakın bir rakamı silahlanmaya ayırıyor.

Peki, Suudi Arabistan, nüfusuna oranla, öz savunma ihtiyacını çokça aştığı hâlde, bu kadar büyük bir bütçeyi neden silahlanmaya ayırıyor? Bu silahlar nerelerde, kime karşı stoklanıyor, kimlere, ne amaçla veriliyor?

İlgisiz gibi görünen bir izahatı aktarayım:

Konuya hâkim Çeçen bir arkadaşım şöyle diyordu: “Bir Çeçen olarak açıkça ifade ediyorum ki, Cevher Dudayev’in şehadetine kadar Çeçnistan’da meşru bir direniş vardı. Ondan sonraki Çeçen direnişçi denilenler, gerçekte Çeçenleri temsil etmeyen, Vahhabi/Harici bir terör organizasyonunun parçasıdırlar.”

Bilmiyorum bağlantıyı kurabildiniz mi?

Türkiye’nin de üyesi olduğu İslam Ordusu’nun (!) kurucusu Neo-Ebu Leheb’in başını çektiği Körfez Ülkeleri, ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ye “Suriye’ye müdahaleyi yapın, savaşın finansörlüğünü biz yapacağız.” vaadinde bulundular. Bu ne demek sayın hacılar, hac ve umre adayı kardeşlerim? “Sen başı çekip Suriye’ye bombaları yağdır, çoluk çocuk demeden katlet, terör örgütlerini besle… Korkma! Ne masrafın olursa ben karşılarım.” demek.

Resulullah’ın hactan anladığı neydi?

Soru: Hz. Peygamber, Hicret’in yapıldığı 622 yılından Veda Haccı’nın yapıldığı 631 ve vefat ettiği 632 yılına kadar bu 10 yıllık dönemde kaç kere hac yapmıştır?

Cevap: 1 defa. Hac ve umreyi birleştirerek yaptığı hacc-ı kırandan başka örneği yoktur.

11 Ocak 630’da fethinden sonra Mekke tamamen emin bir belde olmuşken bile bir defa hac yapmıştır. Evvelinde ise, Hz. Ebubekir’e, Hz. Ali’ye hac emirliği ile ilgili görevler vermiş olsa da, Kâbe, 627’de Hendek, 629’da Hayber muharebelerinde güçlerini hayli kırdığında bile, müşriklerin elindeyken hacca kendisi gitmemiştir. Neden bir defa hac yaptığına dair İslam ulemasının yorumlarından biri, bu farziyeti yerine getirirken, ümmetine de haccın nasıl yapılacağını örneklendirmek istemiş olmasındandı.

Peki neden daha önce gitmedi? Fethedilmeden evvel müşriklerin de hac farizasını yerine getirdikleri bir belde idi Mekke ve müşriklerin hacca gelmemelerine ilişkin bir ilan henüz yapılmamıştı. Muhtemeldir ki, bu yıllarda Hz. Peygamber hacca gitmiş olsaydı, Müslümanlar, müşriklerle karışarak bu ibadet yerine getirilmiş olacaktı ve benzeri örneklerini onlarca kez sayacağımız, İslam’dan olmayan birçok şirk âdeti haccın içine de dâhil olacaktı. Oysa Peygamber, temiz olanlarla birlikte hac yapmak istemişti. “Bu seneden sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” emrini buyuran Tevbe 28’den, yani bu ilanın yapıldığı hicri dokuzuncu seneden sonra müşrikler Mescid-i Haram’a yaklaşmaktan menedilmişlerdir.

Hani, gelirlerinin % 20’sini İsrail kara kuvvetlerine aktaran Coca Cola’yı, % 10’unu İsrail donanmasına aktaran Pepsi’yi içmeyenlerden biri olarak soruyorum aynı hassasiyete sahip olanlara; hac ve umre gelirlerinin 22 milyar doları dışındaki 418 milyar dolarını IŞİD, El Kaide, İslam Ordusu (!) gibi fitneye hizmet eden organizasyonlar kurmak, bunları silahlandırmak ve beslemek, İslam’ın izzetini zelil etmeye çalışmak için kullanan Neo-Ebu Leheb’in elindeki Kâbe’de tavaf ederken, düşünmeden onun cebine aktardıklarımızla büyük bir ibadeti yerine getirdiğimizi mi zannediyoruz? Coca Cola’nın, Pepsi’nin yaptığından daha az bir melanet midir bu? Bu şartlarda yapılan hac, bir ibadet midir, ritüel midir?

Kâbe’nin uzay üssü gibi çirkin bir yapı hâline büründürülmesine, Hz. Peygamber’in ruhaniyeti incinir diye Ravza-i Mutahhara’ya 6 km kala rayların altına keçe döşeten ecdadımıza nispet edercesine O’na tepeden bakan dev binalar yapmalarına gelmiyorum bile.

Düne kadar sapık bir mezhep olan Vahhabilik, Şia bloka karşı İslam Ordusu kurunca, cümlemiz o sapıklık ithamlarını tükürdüğümüz yerden yaladık ve sevindirik olduk. Oysa İslam Ordusu’nun asıl vazifesi, evvela Kâbe’yi post-pagan putlardan temizleyip, Allah’ın evini yeniden ümmetin hizmetine vermek değil midir? Orayı panayır haccından kurtarıp, halaskâr-ı ümmet olmalı değil midir?

Ne yapmak gerekir? Belki Peygamber kadar hassas olmak zorunda değiliz. Çünkü onun yaptıklarını tüm insanlık takip eder. Oysa bizlerin böyle bir belirleyiciliği, iz bırakıcılığı bulunmamaktadır. Kimseye hacca gitmeyin, bu hac şekli doğru değil diyemeyiz. Bunu Allah bilir.

Ancak yine de tam burada bir soru soralım; “Hz. Peygamber, bugün olsa, İslam’la savaşın finansmanında kullanılan bu tür bir hacca gider miydi? Yoksa -daha önce yaptığı gibi- tüm gayretiyle Kâbe’yi özgürleştirmeye mi çalışırdı?”

Bu yazıdan hac ibadetine karşı olduğum sonucu çıkarılamaz. Böyle bir düşünceye vereceğim bir cevapla yazımı sonlandırıyorum:

“Allah, özgür Mekke ve Medine’de hac yapabilmeyi ihsan etsin, bu haram beldelerin özgürlüğüne kavuşturulmasında bize de bir pay versin.”

 

* Hılfu’l Fudul (Faziletliler Antlaşması): Mekke’ye dışarıdan gelen bir kervan, önce sığınacak bir kabile bulmak zorundaydı. Bilinen, güçlü bir kabile kervanı koruması altına aldığında, o kervan Mekke’de ticaret yapabilirdi ve herhangi biri, kervana saldırmaya cesaret edemezdi. Oysa korumasız bir şekilde Mekke’ye giren kervanın bütün malları kısa sürede yağmalanırdı.

Bir gün Mekke’ye Yemen’den gelen Zebid kabilesinden bir tüccarın tüm malı, şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasp edildi.

Tüccar kimden yardım dilediyse, hiç kimse oralı olmadı. Tüccar ne yapacağını şaşırmıştı. Yüksek bir tepeye çıkarak bağırmaya başladı: “Sizde hiç insaf yok mu? İçinizde hakkı, adaleti bilen bir kişi bile yok mu?”

Onun bu çırpınışı, Peygamberimizin amcası Zübeyir’in ve birkaç arkadaşının dikkatini çekti. Durumu değerlendirmek için bir evde toplandılar. Aralarında, henüz genç yaşta olan Peygamberimiz de vardı. Kendi aralarında şöyle karar aldılar:

“Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe’de istîlâm ibadeti (Kâbe’nin tavafı sırasında Hacerü’l-Esved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürülemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin yapılması) ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz.” diye ahdettiler ve uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra, şu maddeleri karar altına aldılar:

1. Mekke’de zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

2. Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zalime asla müsamaha ve fırsat tanınmayacaktır.

3. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar, mazlumlarla beraber hareket edilecektir.

Kurulan bu cemiyete “Hılfu’l-Fudûl” adı verildi.

Peygamberlikle görevlendirildiğinden yıllar sonra bile, bu topluluğun çalışmalarından övgüyle söz eden Peygamberimiz: “Bugün olsa, aynı topluluğa yine katılırdım.” demişti.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...