İnsan Bu! Yaprak Misali: Ya Şimale Savrulur Ya Kıbleye Eğilir!
Harun Yılmaz

İnsan Bu! Yaprak Misali: Ya Şimale Savrulur Ya Kıbleye Eğilir!

“Bir damla, bir damla daha iki damla etmez; daha büyük bir damla eder.” (Tarkovski)

Kiraz ağacı şöyle bir silkinip, kızarmak üzere olan meyvelerine bakıp övündü. Tam ortasında bulunduğu tarladaki buğday ekinlerinin rüzgarla salınıp duran başaklarını küçümsedi.

Biraz da kasılarak, aslında sadece kendi lehine dua etti Allah'a; "Ne olur yağmur verme Allah’ım, meyvelerim kurtlanmasın!"

Buğday başakları şaşırdı bu duaya; "Kiraz kardeş, sen ne diyorsun? Bizim başaklarımızın dolması için yağmura ihtiyacımız var!"

“Ama, dedi kiraz, ben ne kadar tatlıyım. Kurtlu meyve veremem insanlara, yiyemezler.”

“Hem, sizden çok var, ama bu tarlada ben bir taneyim, benim meyvelerim kadar tatlı, haz verici ve lezzetli değilsiniz ki siz!” diye de ekledi sözlerinin arkasına.

Başaklar seslendi; “Evet, senin meyvelerin çok tatlı ve lezzetli, bu doğru, ama bizimle doyduktan sonra senin meyvelerini yerler. Bizimle doymamış aç karınlar, senin lezzetinle doyamaz. Sana da ihtiyaç var, ama biz insanların beslenmesinin temeliyiz.”

Kiraz, yağmasın yağmur diye duasını sürdürdü.

Buğdaylar ise yağmur istedi Rahman’dan.

Herkes neye ihtiyacı varsa onu istedi. Ancak bazen sadece kendin için istediğin, başkalarının zararına da olabilirdi. Allah, ötekinin zararına olan, ötekileri hiçe sayan, sadece kendi hırs ve arzularını tatmin etmek isteyenlerin dualarını kabul etmezdi ki. Onlar öyle zannetseler bile, rahmetten bir payları olmazdı zaten.

Her ikisi de dua ediyordu aynı Allah’a; ancak biri sadece kendi hırsı ve mutluluğu için, diğerleri de hem kendileri hem insanların yararı için.

Sonra gökyüzünü bulutlar kapladı ve yağmur bir rahmet olarak inmeye, başakları okşayıp, köklerine süzülmeye başladı.

Yağmur, kirazın meyvelerine kurt düşürse de, başaklar güldü, insanlar da sevindi yağmura… Kimse kirazın bencilliğini, sadece kendi için istemesini umursamadı, hatta hatırlamadı bile…

-o-

Bir başka hikâye:

11 Şubat 1979’da bir İslam Devrimi gerçekleşmişti İran’da (bugünkü hâli ve haklı/haksız eleştiriler konumuz değil). O günlerde bizim ülkemizde de sevinçle karşılanan 1979 Devrimi'nden sonra İran'a ticaret için giden birkaç TC vatandaşı, Devrim’in sırtına yüklendiği, onu omuzlamış kimselerden birinin, kısaca “yalın ayaklılar” diye tabir edilen bir fukaranın evinde misafir kalmışlardı.

Ev sahibi, misafirlerini çok güzel ağırladı. O zamanlar Anadolu’da da öyleydi; kendin için sakladığın hususi yemişleri, içecekleri misafirin önüne koyarlardı insanlar. Bugünkü gibi değildi…

Misafirlere yemekten sonra mandalina getirmişti ev sahibi. Mandalina yerlerken bir soru sordu; “Sizce bu mandalina Şah Pehlevi zamanında ne kadardı, şimdi ne kadar?”

Konuklar daha ucuz olduğunu düşünmüşler ve ona göre tahminde bulunmuşlardı; “10 Tümen, 5 Tümen, 8 Tümen...”

Ev sahibi fazla uzatmadan izah etti; “Hayır, Şah zamanında fiyatı 20 Tümen idi, şimdi 200 Tümen. Ama olsun, biz devrimi mandalina için yapmadık ki!”

-o-

İnsanların “birey” kıskacından kurtulup, “şahsiyet” olduğunu anladığı dönemler vardır. İşte bu varlık/yokluk dönemlerinde ötekinin kim olduğuna bakılmaksızın “şahsiyet” olmanın ayırdına varılır ve “kendi için istediğini (veya istemediğini) öteki için de ister (veya istemez)” insan.

17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi’nde on binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, hayatlarında hiç Gölcük’ü görmemiş, haritada sorulsa yerini gösteremeyecek insanlar “kardeşi için” bir şeyler yapmak adına buralara gelmiş, çadırlarda beraber kalmış, canını dişine takmış, arkalarında hoş, naif ve latif hikâyeler bırakmışlardı.

O depremden sonra, alanıyla ilgili yardımcı olmak için Ankara’dan bir uzman psikiyatr da gelmişti Gölcük’e.

Kendi ağzından aktaralım:

“Ben ne yapabilirim, alanımla ilgili nasıl yardımcı olabilirim diye geldim Gölcük’e. İnsanlar birbirlerine karşı o kadar iyi, o kadar candan, o kadar yardımsever, o kadar ötekinin hakkına saygılıydı ki, işte, dedim, biz böyle bir milletiz.

Orada bir çadır kurduk. İnsanlara psikolojik hizmet sunmaya çalıştık.

Orada çay demleyen ve insanlara bilâbedel çay ikramında bulunan, elinden sadece sıcak çay dağıtmak gelen bir genç vardı. Herkese çay dağıtırken, hocam buyurun, bizim için buralara kadar gelmişsiniz, diyerek bize de ikram ediyordu demlediği çaydan. Gölcük’e gelişimizin üzerinden yaklaşık 15-20 gün geçti. Canla başla hizmetimize devam ediyorduk. Genç arkadaşımız yine çay getirdi. Aldık ve teşekkür ettik. Ancak her zaman yaptığı gibi çayları yanımıza bırakıp gitmedi, bekledi başımızda. Bizi izlediğini sanıp tepki vermeyince dedi, hocam, ücretleri alayım, artık ikram değil!”

İşte yaşadığımız, bizi birbirimize bağlayan, bize kardeşler olduğumuzu hatırlatan o olağanüstü dönemlerin sıcaklığı sürerken öteki yok, benim yok, kimsin lan sen yok, benim kim olduğumu biliyor musun yok!..

İşte o zaman şahsiyetimizi bürünüyor, güzel insanlar oluyoruz. Ne zaman bağlayıcı sıcaklık azalıyor, kayboluyor, tekrar “birey” oluyoruz.

Böyle anlardan biriydi 15 Temmuz ruhu: Pragmatist siyasetçiyi, atm kuyruğuna koşanı, camide sala veren müezzini darp eden hainleri bir tarafa koyup, sadece vicdanımızla bakarsak 15 Temmuz direnişi, bu millet için anlı şanlı bir destan olmuştur. Ötekine atılan kurşunun önüne atlayan bir ruhtu 15 Temmuz direnişi.

Havadan 20 mm ölüm kusan helikopterin ateş açtığı yere doğru koşarken, “Onlara değil, bana sık lan şerefsiz!” diyen ruh, bir birey değil, tam anlamıyla şahsiyetti.

Böyle dönemlerde Mehmet Akif’in, “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez; toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.” dediği bir ruha bürünürüz.

Ancak, “Şahsiyet” olduğumuzu hatırladığımız olağanüstü günlerin sıcaklığı azalınca, “birey”e dönüşmemizi Dr. Jekyll ve Bay Hyde kadar keskin yaşıyoruz.

Gerçekten araştırılmaya, teşhise muhtaç bir durumdur bu “birey”den “şahsiyet”e geçişler, “şahsiyet”ten “birey” olmaya savrulmalar… Cennetteki yerini garantilediğini düşünenler de bu savrulmayla maluldür; çünkü, fark edemedikleri şey, hâlâ ve her hâlleriyle imtihanda olduklarını bazen kavrayamamalarıdır. Kendilerine hizmet beklerken sizden “şahsiyet” olmanızı beklerler, kendilerinin asli yükümlülüklerine gelince “birey” olduklarını fark edemezler…

“İnsan, anılmaya değer bir varlık değilken, üzerinden hayli bir zaman geçti.” (İnsan 1) amma velakin, çoğu insan, anılmaya değer olmadığı o kadim zamana, o değersiz/vahşi hâle dönüş yolunda, fark edemedi…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Hulusi OYPAN     2018-09-27
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...