İslam ve Batı’da Kadın
Zeynep Ataselim

İslam ve Batı’da Kadın

İnsanlık tarihi zalimlerin sayısız zulümleri ile doludur. Kimi mazlumlar tarihin çeşitli zamanlarında zulme tahammül zilletini çiğneyerek ilahi çağrıya “lebbeyk” deyip zalimlere karşı ayaklanmış ve bu uğurda nice zorluk ve sıkıntılara katlanmış, hatta canlarını bile bu uğurda feda etmekten kaçınmamışlardır.

İnsanlığın yarısını oluşturan kadınlar, bu zulümden paylarını almakla kalmamış hatta daha çok zulümlere uğramışlardır. Evrensel cahiliye hep kadın unsurunun olumsuz ya da erkeğe göre zayıf noktalarını ön plana çıkartmış, insan olması itibariyle erkekle paylaştığı ortak noktalardan sürekli kaçınmıştır. Bundan dolayıdır ki kadınlar evrensel cahiliyyenin kendilerine yüklemek istediği onur kırıcı tüm vasıflandırmalara karşı hem mücadele etmiş, aynı zamanda “erkeğin eşi” olduğundan onun çektiği tüm sıkıntılara ortak olmuş, onun yokluğunda aile çekirdeğinin bütün yükünü tek başına omuzlamak zorunda kalmışlardır. İster baba evindeki kız, iste eş konumunda, ister erkek kardeşin bacısı konumunda olsun erkeğe oranla layık olduğu konumda bulunamamış, zayıf, hor, kimi zaman uğursuz, acınacak bir yaratık şeklinde telakki edilmekten kurtulamamıştır.

Evrensel istikbarın uzantısı olan çağdaş (!) Avrupa medeniyetinde kadın gözyaşlarıyla ve türlü acılarla ağır bedellerin ardından özgürlüğüne (!) ve kişisel haklarına kavuştu (!). Erkeklerle eşit olduğunun bilincine vardı. Devlet dairelerinde, ticarethanelerde, fabrikalarda ve sosyal hayatın tüm sahalarında erkeğin yanında yer almaya başladı. Oysa kadın aldatıldığının ve bu alanda büyük bir zarara uğratıldığının farkında değildi. Eğer kazanımlarını ve kaybettiği değerleri, mantığının hakka dayalı ve adil ölçülerine vuracak olursa hiç kuşkusuz hüsrana uğradığını, mahvedildiğini anlayacaktır.

Materyalist medeniyetin sözde özgürlük davetçileri, kadını kandırıp onu baştan çıkardılar. Kadının bilinçsizliğini ve basiretsizliğini iğrenç yöntemlerle istismar ettiler. Onu erkekle kavgalı hale getirdiler. Kadın, erkeğe komplolar kurmakla uğraşır hale getirildi. Erkeklerle aynı işi yaptığı halde daha az ücret ödendi.

Sanayinin ve teknolojinin gelişmesiyle insanların temel ihtiyaçlarında olan artış, daha fazla mal üretimini ve üretilen malların pazarlanması sorununu gündeme getirdi. Üretilen bu malların pazarlanması ve bin bir hile ile tüketiciye kabullendirilmesi, insanların iradesiz bir tüketici unsuruna çevrilmesi için; duyguların, düşüncelerin, zevklerin, şehvetlerin, sanatın, basın yayın araçlarının tam kapasite ile hizmet altına alınması bir kez daha kapitalizmin kadın vücudundan yararlanmasını beraberinde getirdi. Fakat bu kez erkeğin bir ortağı, bayağı bir işçi olarak üretimde kadının beden gücünden değil de onun güzellik ve cazibesinden, bütün haysiyeti ve şerefini yitirerek ortaya koyduğu cinselliğinden yararlanılarak. Daha fazla kâr için kadının cinselliği alabildiğince istismar edildi. Çünkü kadın çekiciydi, müşteriyi cezp edici bir özelliği vardı.

Memleketin medenileşme ve kalkınmasını, kadınların sokaklarda çıplaklaşmasında gören tağuti yönetimler de bu sömürü metodunun yaygınlaşmasında ellerinden geleni yaptılar. Gazete ve televizyonlarda kadın, konumu itibariyle “cazibesine dayanılamayan, yürekler yakan, alımlı, güzel” olarak tarif edilip baştan çıkarıcılığı ile iftihar edilen örnek kadın olarak sunuldu.

Bu tağuti güçlerin mantığında hür ve dini kayıtlardan soyutlanmış kadın modern kadındı, ve sosyal rolü de erkeğin baştan çıkarabilmekten ibaretti. Dün esir pazarlarında satılan kadının yerini bugün onu aratmayan ve gelişmiş sistemlerle genelleştiren kadın tüccarlarının sermayeleri almıştır artık. Kadının vücudu gazete ve dergilerin traj artırma silahı, üreticilerin reklam unsuru, patronların müşteri avında ortaya attıkları yem, düşünmesi istenmeyen insanlar için de uyuşturucu olarak kullanılacaktı.
Böylece insanlar düşünmeyecek, sorgulanmayacak ve bu sömürü saltanatı devam edecekti. Bunun açık örneğini batı dünyası ve sizde bazı islami ülkelerde müşahede etmekteyiz. Bütün bunlardan gaye kadını gerçek benliğinden, insanlığından uzaklaştıran cinselliğinde sanayi ve teknolojinin hizmetine sunulması büyük sermaye sahiplerinin tağutların hayvani duygularını tatmin edinmesiydi. Kadının özgürlüğü hep bahane olarak kalakaldı.

Kendilerini onurlu bir yaşama adamış, insani değer ve şereflerini koruyarak , kendilerini örten kadınlar bu tağuti güçler tarafından “gerici”, ”yobaz”, “geri kalmış” gibi isimlerle nitelendirilip çirkin, değersiz gösterildi. Bir kadın tepeden tırnağı batılı bir görünümdeyse değerli bir konuma girivermekte, ilerici, modern diye isimlendirilmektedir. İlericilik veya gericiliğin ölçüsü batılılaşma olarak gösterilmektedir. Kadının elbisesi şöyle olacak, ayakkabısı şöyle olacak veya kullandığı her şey yurt dışından gelmiş olacaktı. Yalnız kadınlar değil erkeler de “tüketici” bir varlık, konumuna getirdiler. Niçin? Batıyı taklit edip sadece onların mallarını tüketmemiz için.

İster erkek, ister kadın olsun halkın değer ölçüsünün giyim, kumaş tarzına dönüştüğünü görüyoruz. İnsanlar giyim tarzı, elbisenin dikişi, makyaj ve süslenmeleriyle değer kazanıyor. Kim daha iyi giyinmişse, kim daha şık geziyorsa halkın nazarında o daha değerli ve daha bir başkaydı. Avrupa sitili makyaj yapan ve giyim kuşamını oradan aldığı ilhamla belirleyen bir kadın diğer kadınların nazarında daha değerli ve prestijli sayılıyordu. Değerler hep maddi idi, maddi şeylerle ölçülmeliydi. Kadınlara modern ve ileri kadın gibi cafcaflı isimler ve aldatıcı görünümler altında ne zulümler ve hıyanetler işlenecekti.

Mukaddes İslam dini bundan 1400 yıl önce kız çocuklarının utanç vesilesi sayıldığı ve diri diri toprağa gömüldüğü bir zamanda kadının elinden tutmuş ve onu layık olduğu konuma getirmiştir. İslam erkeğe olduğu gibi kadına da hayatın bütün sahnelerinde katılım ve müdahale hakkı vermiştir. İnsan hakları açısından kadın ile erkek arasında herhangi bir fark görmemiştir. İslam hiçbir zaman kadınların hürriyetine karşı çıkmamış, kadının bir eşya ve meta olarak algılamasına karşı çıkmış, kadının kendisinden çalınan onur ve iffetini ona yeniden iade etmiştir.

Ne yazık ki zaman geçtikçe İslam’ın dar görüş sahiplerince yanlış yorumlanması, cahillik, bilinçsizlik, ehil olmayan yöntemler, İslam’ın hızla yayılmasıyla İslam’a sokulmaya çalışan bid’ atler ve dinde var olmayan çeşitli sınır ve kuralların kadınlara zorla dağıtılması, çoğu dindar geçinen çevrelerde kadının yeniden hor, aşağılık, eli hamurlu ve eve hapsolunması gereken bir varlık konumuna getirdi. Bu durum ülkemizi sömürmek ve çıkarlar sağlamak ve bu çıkarlar doğrultusunda toplumun yapısına, siyasi ve kültürel açıdan sızmanın yollarını arayan Emperyalizm ve yerli iş birlikçilerinin işine gelmiş; kadının bu konumunu bahane edinerek “eşitlik”, “özgürlük” sloganlarının çekici cazibesinin ardına gizlenip çıplaklık ve sorumsuzluk kültürünü yaymaya ve insanlarımızın zihinlerini zehirlemeye vesile teşkil etmiştir.

Emperyalizmin yerli işbirlikçileri bu konuda ellerinden gelen yardımı esirgememiş bu vesile ile aile yuvalarının temellerini dinamitleyip toplumu manevi çöküntüye sürüklemişlerdir. Hatta bu yerli diktatörler kadınların hicab ve tesettürlerine müdahele edecek kadar ileri gitmiş, zora ve şiddete başvurmaktan çekinmemişlerdir. Kadınların “kadın özgürlüğü” ve “sanat etkinliği” kılıfları altında metaya dönüştürmek, böylece gerçek kimliğinden soyutlayarak batının maddeci felsefesinin mezbahasında kurban etmek istemektedirler.

Bu ahlaksız zihniyet kadını mahvetmekle kalmadı, ihanetler neticesinde çok geçmeden İslam ülkelerin şehirleri gazinolar ve gece kulüpleriyle doldu. Caddeler, sokaklar, parklar, eğlence ve spor merkezleri, sahiller ve benzeri alanlar sömürü düzerlerinin alçakça planının tezahür merkezlerine dönüşerek iffetsizlik, ahlaksızlık ve fesat yuvaları haline geldi. Genç nesil bu merkezlerde uyuşturularak zihinler dumura uğratıldı. Emperyalistlerin planlarından biri de gençleri fuhuş merkezlerine çekmekti ki bunda da başarılı oldular. Toplumun faal etkenleri olan gençlerimizi koflaştırarak onların beyinlerini düşünme ve tefekkür gücünden soyutladılar ki böylece insanlarımızı hiçbir şey umursamaz kayıtsızlar sürüsüne çevirsinler.

Kadınları iş hayatına çekmek istiyorlardı. Kadının çalışması, bir mesleğe sahip olmasının elbette ki hiçbir sakıncası yoktur. Ama onların istediği gibi değil tabi. Onların maksadı kadının da bir meslek sahibi olmasını sağlamak değildi. Maksatları kadını da tıpkı erkek gibi insani konumdan düşürmekti. Kadın ve erkek kesiminin tabii bir seyir içinde gelişmesini engellemekti. Çocuklarımızın doğru bir şekilde yetişmesini önlemekti. Bu nedenledir ki annelik mesleğini bizim gözümüzden düşürdüler. Bu mesleği annelerinden almak istiyorlardı. Annelerin vereceği o asil hizmeti, yani gelecekte memleketin kaderini eline alacak olan çocukların eğitilmesi hizmetini önlemek istediler. Çocukların annelerinin ellerinde takva ile yetişmesini, İslami terbiye ile büyümesini, milli edeple eğitilmesini istemediler; aksi takdirde daha sonra gittikleri ilkokullarla liselerde onları asimile etmek için planlanmış propaganda taktiklerini bu özel amaçla okullara yerleştirilmiş öğretmenler ve misyonerlerin çalışmalarının netice vermemesinden ve onları emperyalizmin hedefleri yönüne doğru değiştirememekten korktular, bu nedenle kadınları sahip oldukları bu asil ve büyük konumdan dışlamayı ve ham hayallerince kadınları özgürleştirmeyi (!) planladılar.

“Kadın ne diye çocuk bakımıyla uğraşsın ki?” şeklinde propaganda da yaptılar, anneleri çocuklarından ayırmak istiyorlardı, çünkü ! Çocukları götürüp bakım yuvalarına vermek istiyorlardı. Böylece anneler de onların istediği bazı şeyleri yapacaktı. Bakım yuvalarında büyüyen bir çocuk anne kucağında yetişen bir çocuk değildir artık. Ukte ve kompleksleri olacaktır. Çocuk bakım yurtlarında tanımadığı insanların ellerinde büyüyüp annesinden uzak ve anne sevgisinden mahrum düşen bir çocuk kompleksli olmaktadır. Toplumda baş gösteren bu bozulmaların çoğu bu kompleksli çocuklardan, kompleksli insanlardan kaynaklanacaktır.

İslam’da kadın da bir insan olarak toplumun yapısında erkekle birlikte faaliyet gösterebilir, çalışabilir ama bir eşya ve meta olarak değil (!). Ne onun hakkı vardır kendisini böyle bir konuma düşürmeye  nede erkeklerin onun hakkında böyle düşünmeye. İslam, insanı kofluğa ve kendi özüne yabancılaşmaya sürüklemeye her şeye karşıdır. Ve onunla mücadele eder.

İslam kadına büyük bir onur bahşetmiştir. İslam’a göre kadının onurunda Allah’ın hakkı vardır, insanların hakkı değil. Kadının hürmetine, mahremlik ve saygısını çiğnemek, hiç kimseye yaraşmaz. Onun haklarının düzenlenmesi ve herkesin onun makamını korumakla görevli oluşu, dinsel hükümler arasında yer alır. Örneğin; bir kimse kadının haysiyetine saldırır, onun namusunu kirletirse kesinlikle hadde tabi tutulmalıdır. Hiçbir şey, ne kocasının rızası ne de kadının kendi hoşnutluğu zâninin had cezasını kaldıramaz. Çünkü onun namusunda Allah’ın hakkı vardır. Namus meselesi mal gibi değildir; bir kimse birinin malını çalsa da malı çalınan affetse had cezası kalkar, oysa kadın ve kadının namusu böyle değildir. Maddeci batı ve doğu uygarlıkları kadının namusunu, mal gibi eşya gibi görmektedir. Bu yüzden bu uygarlıklar da kocanın rızası ile suçlu aklanır, zina dosyası kapanmış olur. Tıpkı eski cahiliye döneminde olduğu gibi. Fakat hanif İslam dininin gelmesiyle birlikte ne modern cahiliye ne de eski cahiliyyeye yer yoktur.

De ki: Hak geldi, artık batıl ne bir şey ortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.” (Sebe 49)

Müslüman kadın ne kalıtımsal çehreyi ne de insanlığın en adi, en alçak, en pis düşmanlarının çıkardığı tahmili çehreyi kabul etmiyor. Müslüman kadın gelenek adıyla yüklenen ve kendi zamanına verasetle gelen şeyin İslam ile hiçbir ilgisi olmadığını biliyor. Biliyor ki o kölelik döneminin gelenekleriyle ilgilidir. Bugün Batı’dan gelen şey ne “özgürlük”tür ne de “insanlık”. Ne de kadına saygıya dayalıdır. Aksine burjuvazinin uyuşturduğu, sapık-alçak güçlerin adi hilelerine dayalıdır.

Günümüz kadının sapmış ve gerici geleneklerden kurtulması için batının modernizm adıyla yaptığı sapık çağrılara olumlu cevap gereği yoktur. Onun için üçüncü bir yol daha vardır, o da İslam’dır. Hidayet nuruyla dolu olan İslam dini, doğduğu andan itibaren kadına kültürsüz ve cehalet içinde boğulan karanlık bir gölgede yaşamaktan kurtulma hakkı bahşetmiştir. Bugün de şeref ve insanlık düşmanlarının pençesinden kurtuluşun tek yolu kuşkusuz “Öz Muhammedi İslam”ın yeniden ihya edilmesiyle mümkündür. İslam’ın insanlığa hayat bahşeden yüzüne yüzümüzü dönmek ve Kur’an’ın aydınlığında, vahyin insan yetiştiren okullarında olgunlaşmakla mümkündür.

Kim izzet ve şeref istiyorsa, bilsin ki izzet ve şeref yalnızca Allah katındadır.” (10/65)

Şüphesiz insana kendi emeğinden başkası yoktur.” ( Necm 39)

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...