Yağmurun Çocuklarına...
Eda Bildek

Yağmurun Çocuklarına...

Hipnoz Ekibi’ne;,

Bir anlatış hikâyesi için ilk cümleyi seçmek ne kadar zor bir bilseniz!

Ah, bilseniz yazan için bir kelime uğruna kaç kandilin yanıp, kaç mumun eridiğini… Her kandilde yananın da her mumda eriyenin de yazanın gönlü olduğunu bir bilseniz; yeniden dönüp bakardınız okuduğunuz her öyküye, kapılıp gittiğiniz her şairin dizelerine. Oysa ben kelimeler uğruna yanmanın da yananın gönlü peşinden akıp bir nehir gibi gitmenin de ne olduğunu biliyorum.

Şimdi oturup da bilmenin ilmiyle fakat yanmanın güzelliğiyle size yazıyorum. Keşke size dönmek mümkün olsa… Keşke sizinle bir sınıfın koynunda kitapların gölgesinde ve sizin ışıl ışıl bakan gözlerinizin aydınlığında yeniden muhabbet edebilmenin yağmur mevsimine erişebilsem. 

Yağmur aydınlığında buluştum sizinle… Sizde şahit oldunuz ya, yağmuru seven bir yazarım ben.  Sahi söz etmedim değil mi size yağmur ile aramdaki aşktan.  Küçük bir kız çocuğu iken pencereme başımı yaslayıp geceler boyu yağmura okuduğum kitaplardan söz etmedim size. Sizin yaşlarınızdayken yağmur yağınca sınıftan koşup bahçede sırılsıklam olana kadar öylece durduğumu anlatmadım. Yağmur yüzümü, yanağımı, gözlerimi öperken yazdığım şiirlerden de söz etmedim size. Ceplerimin mürekkep lekeleri olduğunu, kâğıt bulamayınca okul gömleğimin üzerine şiirler yazdığımı hatta yazılıda aklıma gelen şiirleri unuturum korkusuyla yazılı kâğıdımın köşesine yazdığımı anlatmadım. Size.

Hatta âşık olduğum adamın sesini ilk yağmurlu bir gecede duyduğumu da anlatmadım size. Oysa şimdi kimseye anlatmadıklarımı anlatıyorum size. Çünkü siz gönlümde kimsenin dokunmadığı yerlere dokundunuz. Bana çok eski, özlediğim, bulmaya çalıştığım Eda’yı hatırlattınız. Hatta yaşattınız. Bunu Öğretmeniniz ve onun açtığı kapıdan istekle girmiş olan sizler yaptınız.  Ne kadar güzel bir ekip olmuşsunuz. Ellerinize kalem, kâğıt ne de güzel yakışmış. Onca bedenleri büyük, fikirleri küçük kalmış yetişkine duruşunuz, tavrınız, sözleriniz, sorularınız nasıl da ders verecek büyüklükteydi. İşte bu yüzden Hipnoz Ekibi  olarak beni nasıl heyecanlandırdığınızı anlatamıyorum bile.

Epeydir kimseye mektup yazmadığımı hatta neredeyse 2 yıldır hiç aşk metinleri yazmadığımı da kimseciklere söylemiyorum. Şimdi size içimi döküyorum.  En sevdiğim vakitte yani gece henüz başlamışken, en sevdiğim müzikleri açıp, sizi gözlerimin önüne getirerek yağmur kokusunu içime çekerek size yazıyorum.

Bir bilseniz ne kadar çok isterdim eskiye dönmeyi. Sizin oturduğunuz sıralara oturup tahta başında gelecekten söz eden öğretmenlerimi dinlemeyi. O sıralardaki heyecanım, kırılganlığım, inancımla bugünlerin hayallerini düşlemeyi. Tamda bu itirafta bulunmuşken size bütün gönlümle söylüyorum:

Lütfen, bugünlerin kıymetini bilin. Bugünlere kıymet katanın kendiniz olduğunu bilin. Her güzelliğin kaynağının kendi gönlünüz olduğunu bilin.  

Büyümek elbette güzel. Hani, toprağa attığınız tohumun günbegün filizlenip gökyüzüne doğru yapraklarını, dalını, gövdesini muhteşem bir nazla açması gibi güzel. Yahut bir kuşun kanatlarını sağa ve sola açarak gökyüzünde salınması gibi ihtişamlı… Ama büyümek aynı zamanda sancıların, yaraların, hayatın her yönünü tüm çıplaklığı ile görmek demek. Bu görmek büyük sorumluluk getiriyor beraberinde. Eğer hisseden bir gönlünüz varsa ağır geliyor büyümek. İşte bu yüzden siz büyürken çocukluğunuzu yitirmeyin. Bedeniniz, fikirleriniz, sevginiz büyüsün ama heyecanınız, inancınız hep çocuk masumiyetinde kalsın. Yıllar geçip de aynaya her baktığınızda içinizde sakladığınız o çocuk size cesaret, güven ve güzellikler aşılasın. Ellerinizden tutsun.

Tıpkı Burdur’un gönlünden nice sözler, gözler avuçlayıp da evime doğru yola çıkacakken sizinle buluştuğum an benim gönlümdeki çocuğun suskunluğunu bozup benim elimden tutması gibi. Sizin yüreğinizdeki o çocukta herhangi bir güzellikle buluştuğunuzda sizin elinizden tutsun. Laf aramızda nicedir gönlümde saklı tuttuğum o çocuk Eda ile konuşmuyordum. O sizi görünce heyecana geldi ve yeniden konuşmaya başladı benimle. Görüyor musunuz, neler borçluyum size. İşte şimdi sırf bu yüzden bile hayallerinizin peşinden koşmalısınız.

Yazmak için ne gerekli biliyor musunuz? Size bunun sırrını vereyim. Bütün söylenilmiş sözlerin ötesinde anahtar kelime yanmak arkadaşlar. Tırnak uçlarınızdan saç diplerinize kadar yanmanız gerekli.  Yanmak mı, diye soruyorsunuz değil mi? Kiminizin yaşı çok küçük ama biliyorum ki öğretmeniniz size bunu da anlatacak.  Osman Yetkin Özkan, benim kitaplarda anlattığım, o her çocuk özeldir ifadesinin kıymetini bilen o eşsiz öğretmen işte! Yanmayı öğretmeninizden öğrenin istiyorum. O anlatırken size bir kelime uğruna yanmanın ve yanarken Anka kuşu gibi küllerinden doğmanın ne demek olduğunu kulaklarınıza yanarak kemanını konuşturan o dev kemancının tınısı sokulsun ve gönülleriniz ateş denizinden hayaller büyütsün. Sonra kalemlerinizi sımsıkı tutup sizde yanarak yazın.

Eğer yanarak yazarsanız ya da hangi sanatla ilgileniyorsanız o sanatı icra ederseniz tıpkı Nazım gibi, Yahya gibi, Akif gibi bugünde anılırsınız. Gerçek şair, yazar, ressam olursunuz. Eğer yalnızca alkışlanmak için yazarsanız günün pohpohlanan ama yarına kalmayan eserleri arasında isminiz salınıp durur ve bir gün yok olup gidersiniz.  İşte bu yüzden hep gönlünüzün elinden tutup, fikrinizin peşinden koşup, rüyalarınızla seyahat edin. Sonra aranızdan Keremler, Cerenler, Efeler, Sarışınlar, Yavuzlar dünyaya ateş kokulu kelimeler fısıldasın. Yarının hayalleri olan, sevmeyi bilen çocukları, gençleri sizi dinlesin. Sizin sesinizden, hayallerinizden, sevginizden güç alıp kendi hayallerini inşa etsinler.

Sizin bunu başaracağınızı biliyorum. Sizin Türkiye’nin geleceğine umutla dokunacağınızı biliyorum. O günleri bekleyeceğimi de sizin bilmenizi istiyorum.

Bana neden Mimar Sinan, Evliya Çelebi gibi isimleri yazdığımı sordunuz ya, daracık vakitte söyleyebildiğim kadarını söyledim. Şimdi yeniden söylüyorum:

Çünkü onlar bizim geçmişimiz. Bizim gibi bu hayatın içinde yaşamış gerçek kahramanlardı. Onlardan daha iyi bize başarıyı, güzelliği, umudu anlatabilecek kimse yok. Bizim uydurma kahramanlarla avutulacak kadar değersiz kalbimiz yok. Bize gerçekten bizim gibi etten kemikten söyleyecek sözü, yaşanılacak hayali, gerçekleşmiş rüyası olan hayatlar, kahramanlar bir şeyler anlatabilir. İşte bu yüzden onları tercih ettim. İşte bu yüzden onlar gibi çocukları hayal ettim. İşte tamda bu yüzden hep yaşanmış hayatlara doğru yolculuğa çıkıyorum. Gözlerimi kapatıp hangi tarihte olmak istiyorsam orada oluyorum.  Kahramanımı bazen bir ağacın gölgesinde, kimi zaman bir pencerenin kenarında, bazı anlar bir çölde bulup da ‘Ben geldim diyorum, beni hayatın al. Hayatından bana anılar ver’ diyorum. Sonra onlarla birlikte bir o çağa bir bu çağa yolculuklar yapıyorum. Kelimelerle yanıyor, kelimelerle büyüyorum.

Her yazdığım kitaba uykusuzluğumu, hayallerimi, sevgimi koyuyorum. Çünkü her çocuk özel, çünkü her insan kıymetli; bunu biliyorum. Bunun için sözcüklerimi, hayallerimi, bir kuyudan su çeker gibi itina ile zahmetle çekiyorum gönlümden.  Sizin gibi gönüllere emanet ediyorum sonra o eserleri.

Sizlerde öyle yapmalısınız.

Okuyacağınız eserleri dikkatli ve özenle seçmelisiniz. Onlarla aranızda bağ kuracaksınız. Yolculuk yapıp, arkadaş olacaksınız. İşte bunun için hayatınıza, aklınıza, gönlünüze şifa olacak kelimelerle dostluk kurmalısınız.

Düşünsenize;

Japonya ‘Yaşamak için üreteceksiniz’

İngiltere ‘Geçmişini bilmeden geleceği tayin edemezsiniz’

Almanya ‘Üretim ve yaşam disiplinle başlar’ derken bizler niçin geçmişimizi unutalım? Neden üretmeyelim?

Peki, 7 yaşındaki Stefan, Claudia ve Klaus ‘Üretim ve yaşam disiplinini’ öğrenirken bizim ülkenin çocukları niçin kendi tarihini, tarihinin bilim adamlarını bilmekten yoksun kalsın? Sizler yarının umudu, bugünün kıymetisiniz çocuklar. Sizler isterseniz yarınları güzelleştirebilir ve bugün içeriği güzel olmayan, bir bilgisi olmayan eserlere karşı dur diyebilirsiniz.

Bunu yapmalısınız.  İşte bu yüzden bu kitapları yazıyorum. İstiyorum ki, ailelerinize, öğretmenlerinize sizler güzelliklerden söz edin. Sevmekle hayatın güzelleştiğini, öfkenin hiçbir şeyi çözmediğini, söz vermenin bir borç olduğunu anlatın. Sizler isterseniz büyüklerin kalplerini iyileştirebilirsiniz. Ben size inanıyorum.

Sizlere daha çok şeyden söz etmek isterdim. Keşke zaman olsaydı da kırlarda birlikte dolaşıp gökyüzünün uçsuz bucaksız bir deniz gibi olduğundan söz etseydik. Yahya Kemalin Celile’yi kıskandığı için bir gece vakti fırtına varken denizde yaptığı yolculuktan konuşsaydık. Toprağın kalbinden söz etseydik mesela. Karıncaların birbirleri ile selamlaşarak yollarından ilerlediklerini birlikte inceleseydik. Eğer daha önce fark etmediyseniz lütfen bir kez olsun dikkatle bakın onlara. Yahut yağmurlu bir sonbahar günü sıcacık çayların eşliğinde şiirler okusaydık.  Bahar gelirken mektuplar yazsaydık.  Bir masanın başına toplanıp da yeni projeler yapsaydık.

Bahçede su savaşları yapsaydık, yakar top oynasaydık gülüşmelerimiz birbirine sarılsaydı da ardından oturup bir şiir yazsaydık. Adına sevgi, barış, dostluk deseydik. Yaşadık sayıyorum hepsini. Şimdi gözlerimin önünde yüzleriniz… Öğretmeninizin sesine, sözüne karışan gülüşmeleriniz Keman sesine karışıyor hayalimde. Sizleri sevmenin güzelliğini kelimelerle anlatabiliyor muyum hiç bilmiyorum. Ama işte söz verdiğim gibi sizi yazmaya gayret ediyorum.

Edebiyat nedir, arkadaşlar biliyor musunuz?

Virginia Woolf'un ceplerini taşla doldurarak Ouse nehrine bıraktığı bedenidir.

Sylvia Plath'in fırına sokup boğduğu dünyaya 'ağır' gelen kafasıdır.

Tolstoy'un çok sevdiği tren garında donarak ölürken, 3 gün sonra bulunan yırtık ayakkabısıdır.  Yahya Kemal’in sevdiği kadının ardından yazdığı sessiz gemidir.  Akif’in vatan şiirleri yazıp sonra vatanından sürgün yemesidir. Ve belki de en çok Eda'nin uğruna vazgeçtiği uykularıdır. Uykularında uyuttugu gönlüdür, kelimelere saklayıp uğruna yandığı rüyalarıdır.

Edebiyat nedir biliyor musunuz, arkadaşlar?

Edebiyat sizin çocukluğunuzdur. Bir sınıfın gölgesindeki gülüşlerinizin yıllar sonra bir şarkıyla, bir fotoğrafla yahut bir cümleyle size çağrışım yapmasıdır. Edebiyat hayatın ta kendisidir. O hayatın değişik isimlerin gönlünde bir deniz gibi akıp durmasıdır.

Edebiyat Osman Yetkin Ozhan öğretmeninizin Hipnoz ekibine dönüşen öğrencileridir.  Beni okulunuzdan çiçeklerle, yağmurla, gülüşlerinizle uğurlayışınızdır. Kerem’in elinde kalan yazarın pilot kalemidir. Yahut Ceren’in elindeki yüzüğüdür. Hatta okuduğunuz yazarın gönlüdür. Yazarın gönlüne bıraktığınız gönüllerinizdir.

Sevin arkadaşlar.

İnsanlara, sevmekten, adaletten, aşktan söz edin. Çocukların kalbinden yetişkinlerin kalbine Mimar Sinan gibi köprüler inşa edin. Siz bunu yaparsınız.

Sessiz sessiz, ağır ağır, tane tane hiç durmazcasına göklerden yağmur olup gönlüme yağıyorsunuz.  Gecenin en güzel vaktinde gümüşten bir el gibi elleriniz, bana dokunmaktasınız. Bu vakitte her şey darmadağınıkken bir yazarı bu mektupla toplayan gücün ta kendisisiniz.

Demem o ki, çok güzelsiniz…

Görüyorsunuz değil mi,  erik ağacının çiçekleri bile gökyüzüne yüzünü açtı. Ve kuşlar baharı kanatlarının altına aldı. Bende ise bahar sizin gülüşünüz, gözlerinizdeki ışıkla başladı. Hoş geldiniz, ömrüme. Hoş geldiniz, gönlüme. İyi ki, kelimelerin kalbinden kalbime uyandınız. Beni de kendinize uyandırdınız.

Sizin nazarınızda henüz olmayan çocuklarımı sevdim ben. Sizi çocuklarım gibi sevdim. Sizinle yeni bir hikâyenin kalbine yolculuk yaptım ben. Bu yolculukta en kadim dostum oldunuz. Bana kardeş oldunuz. Umut oldunuz.

Demem o ki, meyvesini, çiçeğini, gövdesini, güneşini sizinle avuçladığım bir bahara uyandım ben.  Şimdi sözün kalbinde size uyanıyorum yeniden ben. Bu metni okurken sizin yüzünüzde tebessüm olduğumu görmek istiyorum ben. Güzel bir fon müziği eşliğinde içinizden birinin sesinden dökülmüş olmayı umut ediyorum. Ah, ne çok isterdim rengârenk zarfların üzerine el yazımla isimlerinizi yazsaydım. İçine bu metni kâğıdın kalbine kokular sürerek yazmış olsaydım. Ve elbette zarfın ağzını kapamadan evvel içine kurutulmuş çiçekler koysaydım. Sonra üst üste yığsaydım zarfları… Mor bir kurdele ile bağlasaydım her birini. Ve gönlümün estiği gibi bir kutuya; belki kırmızı kadife bir kutu, belki de ahşap bir kutuya yerleştirseydim onları. Sonra sizlere yollasaydım.

Ve öğretmeniniz o kurdeleleri söküp de bir genç kızın saçlarının örgülerini söker gibi adınıza ait zarfları sizin kalem tutan ellerinize uzatsaydı. Sonra siz kurutulmuş çiçeklerin, sevdiğim kokuların arasından geçerek güzel gözlerinizle kelimelerime dokunsaydınız. Ne güzel şiire dönüşürdük değil mi? Olsun, biz zaten baharın gölgesinde yağmurla tanışarak şiire dönüştük çoktan.

Sizi seviyorum…

Kelimeler ve hayat size emanet…

Kelimelere âşık şair ve hayatlar yazan yazar’dan size selam olsun…

Hepinizi yüreğinizden öpüyorum;

Osman Hocam çocuklar size emanet, siz de onlara…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...